Hermes

Sayı 1 - Aydınlanma Sorunu

Hermes ya da Ermes, ya da Merkür Trismejist. Tod adını da alan ve İslam aleminde İdris (Terzi) adı verilen bu kişiliğin gerçekten yaşamış bir filozof olup olmadığı bilinmemektedir. Hermes’in Eski Mısır’ın ermişlerinden olduğu zannedilmektedir. Yunanlılar ona “üç kez büyük Hermes” anlamına gelen “Hermes Trismejist” ya da “Merkür Trismejist” adını vermişlerdir. Hermes, bazen gizli gerçekleri elinde tutan bir”zümrenin” adı olduğu gibi, bir Tanrı olarak da Merkür (eltarit) gezegeninin adı olarak kullanılmıştı. Hermes, eski Mısır’da “Tanrılar dönemi” denilen ve şeflerin Tanrı, Kral ve Rahip oldukları bir dönemin kişiliklerinden biri de sayılmaktadır.

Musa ve Orfe’nin de ilk yararlandığı ışıklar, Hermes’in eserleridir. “İlk Ateş” ve “Işın Kelam” doktrini bütün Mısır ermişlerinin merkezi ve en yüksek noktası olmuştur.

Hermes’in yazı ve düşünceleri daha çok eski Mısır tapınaklarında yapılan İsis ve Osiris törenlerindeki gizleri kapsar.

Hermes’te dinleri ve felsefeyi etkileyen birçok iz bulabiliriz:
“Düşüncelerimizin hiçbiri Tanrı’yı kavrayamaz; ve hiç bir dil onu tanımlayamaz; cisimsiz, görülmez ve şekilsiz olan; duyularımızda yakalanamaz. Tanrı, bazı seçilmiş kimselere, kendi en yüce yetkinliğinin ışınlarını algılamaları için, doğal şeylerin üstüne yükselme fakültesini bağışlayabilir; fakat bu seçilmiş kimseler, kendilerini titreten ve maddesiz olan görünümü halk diliyle ifade için söz bulamazlar.
Bunlar, insanlığa ancak, kendi gözleri önünde evrensel hayatın bir hayaliymiş gibi geçen yaratıkların ikinci nedenlerini açıklayabilirler. Fakat ilk neden örtülü kalır; ve biz onu ancak ölümü geçtikten sonra anlayabiliriz.” “Hermes, eşyanın kendisini toptan gördü. Görünce anladı; ve anlayınca kendini göstermek ve ilham etmek gücüne sahip oldu. Bilgelikte sükut ederek ve aynı zamanda konuşarak, bütün alemin süresince bir şeylerin aranmış olması için düşündüğünü yazdı; ve yazdığının büyük kısmını sakladı; bu surette kardeşi olan Tanrılara, kendine tören alayları tertip etmelerini emrederek yıldızlara yükseldi.”

Bir eserinde Osiris’le karşılaşması ve onunla konuşması anlatılır: Osiris sorar:
-Gördüğünü anladın mı?
Hermes cevap verir:
-Hayır.
Osiris:
-En önce gördüğün “nur” her şeyi güç halinde kapsayan ve bütün varlıkların örneğini kendinde saklayan Tanrısal zihindir.
Daha sonra; içine daldığın karanlıklar içinde yeryüzünün insanları oturan ve madde alemidir. Fakat derinliklerden fışkırdığını gördüğün ateş, Tanrısal
“Kelam”dır. Tanrıdır. Kelam “Oğul”dur. Bunların birleşmesi “Hayat”tır. Hermes sorar:
-Artık beden gözüyle değil, ruh gözüyle görüyorum, bu nasıl oluyor?
Osiris:
-Ey tozların evladı, çünkü “Kelam” sendedir. Sende işiten, gören, hareket eden kutsal ateş ve yaratıcı töz olan “Kelam”ın kendisidir, (Hermes’in vizyonundan).

Hermes’e göre bilimin iki anahtarı vardır:
1- “Dış, eşyanın içi gibidir; küçük, büyük gibidir; bir tek kanundan başkası yoktur ve işleyen ‘Bir’ dir.”
2- “İnsanlar ölümlü Tanrılardır; ve Tanrılar ölümsüz insanlardır.”

Kahinliğe, yıldızlar bilimine, hekimliğe, doğal tarih ve felsefeye kadar tüm bilgiler Hermes adı altında Miladın II. yüzyılına kadar akıp gider.

Hermes öğretisini daha yakından tanımak için bir de onu tarikat cephesinden inceleyelim. Eski Mısır dininde biri halkın, diğeri rahiplerin inandığı iki türlü inanç vardır. Halk inancında, insan ve hayvan şeklinde birçok Tanrı kabul edilirdi. Oysa, rahiplere göre, bir tek Tanrısal kuvvet vardır ki, bu kuvvet, bütün insanlarda da gizli olarak mevcuttur.

Benimsediği Tanrı düşüncesi soyut (mücerret) bir yüceliğe ve özelliğe sahiptir.
Bunlara göre bir tek yüce ışık vardır bu herkesin “ruh” ve vicdanında gizlidir. Herkes bunu arayarak kendisinde keşfedip çıkarabilir.

Söylenene göre Tod, mabedinde topladığı cemaate: “Asıl insan nurdur. Belki insanlar bu nuru tanımazlar ve belki onu ihmal ederler. Fakat gerçek budur. Osiris nurdur, nurdan gelmiştir, nurda oturur. Nur her yerde gizlidir. Her kayada ve her taşta gizlidir. Bir insan, nur olan Osiris ile birleştiği zaman, tikel tümel ile birleşmiş olur. Ve o zaman nuru, perdeler arkasında gizlense de her şeyi görür. Başka her şey fanidir. Fakat nur bakidir. Nur insanın hayatıdır. Her insan için bu nur, her şeyden yakındır. Çünkü onun kalbindedir. Her insan için, gerçekte her şeyin üstündedir. Çünkü insan, “içine” bakar bakmaz, onu nurunu görür. Her ayinin amacı budur. “Fakat ben, ayinleri kaldırmak için gelmedim. Onları tamamlamaya geldim.” Bir insan “bilgi” sayesinde ayinlerin üstüne yükselir ve Osiris’e ererse, nura, o her şeyin başlangıç ve sonu olan ve baştan başa nur ile çağlayan Amon-Ra’ya varır.

Osiris gökyüzündedir, aynı zamanda her insanın “kalbin”dedir. Kalpteki Osiris, gökyüzündeki Osiris’i tanırsa, o zaman insan, Tanrı olur ve parçalanan Osiris tekrar toplanır.

Mısırlıların yüksek kişileri, resmi toplantılarına katılmak isteyen yabancıları birtakım sınavlardan geçirirdi; bu sınavlara göre, başka başka derecelere yükselen müritler, gizli gerçeklerin gizlerini, simgelerini yavaş yavaş açmayı ve
nihayet kendileri de “ermiş”ler arasına girmeyi başarırlardı.
Bu sınavlar oldukça korkunçtu ve daha çok irade gücünü ve ülküye sadakatin derecesini ölçmeye yarardı. Soğukkanlı ve ereğine “her ne olursa olsun ulaşmak” isteyen hariciler, bu esrarlı ve korkunç denemelere dayanır ve gizli bilimleri öğrenmeye layık olduklarını ispat ederlerdi.

MISIR İNSİYASYONU

Mabedin kapısında “Tanrıça İsis kucağında kapalı bir kitap olduğu halde yere oturmuş, murakebe yapar vaziyetteydi. Yüzü peçeliydi. Heykelin alt bölümünde şunlar yazılıydı.
-BENİM PEÇEMİ HİÇBİR ÖLÜMLÜ KALDIRAMAMIŞTIR.
“Okült sunağının kapısında iki sütun bulunmaktaydı. Kırmızı, varlığın Osiris’in ışığına doğru tırmanışını; siyah da maddenin içine hapsoluşunu temsil etmektedir. Bu düşüş mahvoluşa kadar varabilir.”
Başrahip böyle söyler ve devam eder: “Bizim bilimimize ve doktrinimize ulaşmayı başarmış kişi hayatını ortaya koymuş olur.” “Zaaf sahibinin veya kötünün elde edeceği şey çıldırma veya ölümdür.” “Güçlüleri ve iyileri bekleyen nimet ise hayat ve ölümsüzlüktür.” “Bu kapıdan nice ihtiyatsız kişi girmiştir, ama dışarıya canlı çıkamamıştır. Çünkü bu kapı, üzerine bir kapandı mı bir daha açılmaz, geri dönüş yoktur.”
Eğer aday bütün bunları göze almışsa içeri alınır, hizmetkarlara teslim edilir. Kişi bir hafta boyunca, mutlak bir sessizlikle ilahi dinleyerek, en gösterişsiz işlerde arınma temrinleri uygulayarak çalışır.

Sınav akşamı aday hiçbir çıkış deliği olmayan karanlık bir hole götürülür. Holün iki yanında insan vücutlu; aslan, boğa, yırtıcı kuş ve yılan başlı heykeller dizilmiştir. Yolun sonunda, yüz yüze durmuş iki mumya ve bir iskelet yer almaktadır. Şakirtler konuşmadan parmakla, içinden ancak sürünülerek geçilecek bir deliği gösterirler ve sorarlar: “Sunağın kapısı hala kapanmadı, istersen geri dönebilirsin, ama delikten geçmek arzusundaysan geri dönmemecesine bu yola devam etmek zorundasın.”
Aday devam etmeye kararlıdır. Şakirtler ona yanık bir lamba verip sunağın kapısını kapatırlar. Aday zorlukla sürünürken şu sesi duyar. “Bilime ve kudrete göz diken akılsızlar burada telef olup giderler.” Bu söz yedi kez tekrarlanır. Aralık genişler, ama bu kez de gitgide dikleşerek inen bir yokuş halini alır. Sonunda kendini dibinde bir delik bulunan huni şeklinde bir çukurun karşısında bulur. Demir bir merdivenden inen aday son basamağa varınca kendisini korkunç karanlıklar beklemektedir. Gözüne sol tarafındaki bir yarık takılır. Basamakları fark eder. Basamaklardan çıkmaya başlar, bu spiral merdivenlerin sonunda kendini, dev heykel sütunlarla desteklenmiş bir dehlize bakan bronz parmaklıklar önünde bulur. Duvarlar sembolik fresklerle süslüdür (on birer fresk). Parmaklığı, yüzünde şefkat ifadesiyle Pastofor (Kutsal Sembol Muhafızı)
açar.

Birinci sınavı başarı ile geçtiği için kutlanır ve kendisine galerideki kutsal resimlerin anlamları anlatılır. Bu resimlerin altında birer harf ve birer sayı bulunmaktadır. Bunların her biri “üçlü kanun”a aracılık ederdi. Yani, her birinin “Tanrısal, akılsal ve maddesel” alemde birer anlamı ve örneği vardı.

Örneğin “A” (elif) harfi bir (1) sayısına karşılıktır ve bu “göksel alemde” her şeyin kaynağı olan “Tanrı”ya; “akılsal alemde” “birlik”e; “maddesel ve doğal” alemde ise “duyular”a ve “insan”a aracılık eder. (22) harf ayrı ayrı yirmi iki gizin simgesidir.

Hermes’te ilk harf (elif-A) simgesi, elinde değnek tutan, başında altın taçla beyaz giysiler giymiş bir kahin şeklinde tasvir edilmiştir. Beyaz giysi; ruh ve zihin temizliğinin, değnek; iktidar ve egemenliğin, taç ise, ışığın simgesidir.

Tarikata girenlerin hayvan eti yememeleri ve günde birkaç kez temizlenmeleri gerekirdi. Bu tarikatta “Madde-Kuvvet-Zekâ’, “Beden-Ruh-Töz (Cevher)”, “Hayat-Kelam-Işık” gibi birbirini tamamlayarak birlik teşkil eden bir üçlük vardır.

“Yedi” sayısı kutsaldır. Gökyüzü yedi tabakadır. Yedi küre vardır. Osiris, Hermes’e “Yedi küreyi bütün hayatta göreceksin. Bunların arasında ruhlar yükselir ve düşerler. Yedi melekler Nur-Kelam’ın yedi ışınlandır. Her biri bir ruh küresini, ruhlar hayatının bir evresini yönetir.

1) “Ay” meleği, doğum ve ölümleri yönetir.
2) “Merkür”, inen ve çıkan ruhlara yol gösterir.
3) “Venüs”, aşkın aynasını tutar. Ruhlar bu aynada zaman zaman kendilerini unutur ve hatırlarlar.
4) “Güneş” meleği, ebedi güzelliğin zafer meşalesini yükseltir.
5) “Mars”, adalet kamçısını sallar.
6) “Taç”ı giyen “Jüpiter”, “Tanrısal Zihin” olan en yüce gücü, sultanlık değneğini tutar.
7) “Satürn”, evrensel bilgeliğin yuvarlağını taşır.
Osiris bu evreler arasında yükselişi ve düşüşü uzun uzun anlatır ve devam eder: “Güçlü olanların bazılarının “kendi”leri güçtürler ve “Baba”ya kadar yükselirler.

Voltaire, Felsefe sözlüğünde Hermes ile ilgili olarak şunları yazar: ” Bu eski üç kere bilge Hermes’in kitabı ihmal edilmiştir. Bütün bu tanrıbilimsel karmaşıklıkta insan usunu hayret ve itaat etmeye zorlayan neler yok ki ?”

Kaynaklar: 
Felsefe Ansiklopedisi – Cemil SENA
Büyük İnsiyeler – Edouard SCHURE
Düşünce Tarihi – Orhan HANÇERLİOĞLU