Hepsi aynı takımdan: Yalnızlık, Ölüm, Dürüstlük ve Dostluk…

Sayı 76 – Eylül-Ekim 2017

Her şeye katlanır da insan kendisine katlanamaz. Tanımadığı insanla baş başa kalır; kendisi ile kalamaz. Yalnızlık korkusu denmiştir bunun adına. Yalnızlık korkusu, değil hakkında tartışılması, cümlede geçmesinden bile rahatsızlık duyulan bir düşmandır. Bireyler arası ilişkilerde, değinilmeyerek gözetilen bir sözsüz hukuk içeriğidir.

Yalnızlık, yaşamı etrafında örgütleyen güçlü duygulardan birisidir; çünkü, ölmeye yazgılıdır insan. Yalnızlık ölümü çağrıştırır. Hep kaçtığımız, yüzleşmeye hazır olmadığımız ve, ne hazindir ki, olacağından emin olduğumuz tek olay.

Bu nedenle, yalnız kalan insan, kendisini bir şeyler yapmaya zorunlu hisseder. Boş bir eve girdiğimizde, ilk olarak ne yaparız? Kapıyı kapattığımızda, ilk olarak yüzümüzdeki maskeyi çıkarırız tamam, ama sonra? Kendimizi meşgul etmek zorunda kalırız, yalnız olduğumuzu duyumsamak bizi hoşnut etmez.

Kendimizi meşgul edemezsek, arka planda hiç susmayan zihnimiz başrolü kapacaktır, bunu biliriz. İstediği konuya, istediği zaman dilimine, bağlantılı olsun olmasın istediği olaya, istediği coğrafyaya, hiçbir ilke gözetmek zorunda olmadan atlayabilen, arsız bir yapının anlamsız bir tekrar çorbasına maruz kalacağımızı biliriz. Zihnimiz bedenlense ve yanımıza otursa, neredeyse nefes almaksızın anlamsız anlamsız konuşup dursa kaç dakika katlanabiliriz? Böyle bir arkadaşımız olsa onunla hergün beraber olabilir miyiz? Oysa, tüm yaşamımız böyle geçer; zihnimize maruz kalır, katlanırız.

Kafamızdaki bu kalabalıktan kurtulabilmek için, yalnız kalmamak iyi bir çözümdür. Sürekli sosyalleşip aktif yaşamımızla övünebilir; bitimsiz bir misafir ağırlama zincirinde ne kadar misafirperver olduğumuzu gösterebilir; sürekli alış-veriş yapıp tanıdıklarımıza hediyeler verebilir; saatlerce televizyon izleyip herkesten saklayabilir ya da sürekli kitap okuyup bundan herkesi haberdar edebiliriz.

Doğum ve ölüm arasındaki insan bir gerilim, çatışkı varlığıdır: Beden-ruh; akıl-kalp; iç-dış; eylem-eylemsizlik. Tercih yapmak krizi geçici olarak giderir ve her çözüm hızla yeni bir krize evrilir. Biçimlenen her kriz, ana krize bir adım daha yaklaşmış olduğumuzu hatırlatır: ölüme.

Peki, sorun bu kadar büyükken kendimizi oyalamakta ne sakınca olabilir? Olası sakıncalara ve getirilere bir göz atalım. Öncelikle yalnız kalmanın tek katmanlı bir iş olmadığını saptamalıyız.

İlk olarak, bedensel yalnızlığa tahammül edememe durumunu değerlendirebiliriz.

Olumsuz yönleri:

*Yaşamı geçiştirmek.

*Sürekli ya da kesintili sosyalleşmenin beraberinde getirdiği riyakârlık. Heyhat! Riyakârlık yalnız gelmez; hak yemek, yalan, öfke vb dostları vardır.Yalnız kalmamak için görüşmeye mecbur olduğunuz, ait olduğunuza inandığınız gruptakiler korunacak, size benzemeyenler dışlanacak, eşinizin-dostunuzun sevdiği sevilecek, dedikodu yapılacak, dedikodu yapan dinlenecek…

Liste uzun. Uzun süreli dostluklar, evlilikler bu tür alış-verişlerin hafif ya da yoğun yaşandıkları ilişkilerdir.

Olumlu yönleri: Size aynalık yapacak kişi veya kişilerle ters düşme, ters düşmekten bunalma olasılıklarını artırması; kaçacak yer bırakmaması.

İkinci olarak bedensel yalnızlığın katlanılabilir olduğu yalnızlık türü gelir.

Olumsuz yönleri:

*İnsanın ruhsal gelişimi için olmazsa olmaz olan ters düşme, tartışma, anlaşamama gibi olanakların ortadan kalkmış olması.

*Sürekli televizyon izlemek, uyumak gibi aktivitelerin kişinin değersizlik, işe yaramama duygularını artırması sonucu olarak depresyona girme riski.

*Sürekli kitap okuma sonucu bilginin kazandırdığı gücün, bireysel sanatsal etkinlikte bulunmanın tetiklediği yaratıcı ve dolayısı ile ayrıcalıklı konumunun kişiyi kibirli hâle getirmesi.

Olumlu yönleri: Kitap okuma ve sanatsal etkinliğin kişiye ve topluma kültür, bilgi birikimi olarak geri dönmesi. Bedensel yalnızlık tercihi olmasına rağmen yoğun telefon görüşmeleri yapılıyorsa “ötekindeki kendisi” ile yüzleşme ve çatışmaya girme olasılığının artması.

Üçüncü ve son olarak gerçek yalnızlık üzerinde durabiliriz. Aşamalıdır; ideal uygulamada ruh-beden-akıl bir bütün olarak devrededir. Bu, sonunda ulaşılan bir aşama olarak yalnızlıktır. Olumsuz bir yanı yoktur. Yalnızca hakikat arayıcısının olumlayacağı ve hatta başarabileceği türden bir yalnızlık. Felsefenin ve dinlerin etkinlik alanı: Tanrısal yalnızlık. Antik Yunan’da erdemli yaşamın ulaşması gereken doruk nokta olarak kabul edilen Teoria yaşamı. Teoria yaşamında Tanrısal görüye ulaşılmıştır. Geleneğimizde buna Temaşa etmek denir; Theos’un yani Tanrı’nın seyredişine ulaşılmıştır. Teoria’nın en önemli özelliği özgür ve zorunluksuz olması, pratik hiçbir amaç gütmeyen bir bakış olmasıdır. Bilimde o nedenle teori kavramı vardır: Bilim basit ve yalın bir biçimde “Neden” sorusunun yanıtı arar, amacı sorusundadır. Orhan Hançerlioğlu’nun, mutlaka okunmasını önerebileceğim “Düşünce Tarihi” isimli eserinde, Aristoteles’in işte tam da bu nedenle felsefeye Theologie dediğine değinilir. En Tanrısal bilgi.

Felsefesiz bir din anlayışı, yıkıcıdır; din kavrayışı barındırmayan felsefe ise hırçındır; ikisinin ortak yönü ise dışlayıcı olmalarıdır.

Aristoteles “Nikomakhos’a Etik” isimli kitabında, erdemlilerin en erdemlisi olan ve Teoria yaşamını sürdürebilen Bilge’nin yalnız kalamayacağını ve insanlarla temas halinde olması gerektiğini görerek, “mutluluk bir teori olsa gerek” çıkarımına ulaşır. O zaman, “Bilgeler söylediklerini işlerine, yaşamlarına taşıyorlar mı yoksa lafta mı kalıyor bir bakmalı” der.

Tam da bu nedenle, Aristoteles’in, fronesisi (phronesis) yani pratik bilgeliği, daha alt bir tür bilgelik olarak ele aldığını söyleyenlere aldırış etmemeli. Aksine, o pratik bilgeliğin indirgenmesine karşıdır. Neden biliyor musunuz? Çünkü, Politika’sında, pratik bilgeliği birey için, teorik bilgeliği politika için, Devlet’in yönetilmesi için zorunlu görür. Ütopya gibi ama, ütopyayı olanaksız görmekten distopik bir topluma geçiş yaptık; biraz hayal kuralım ne çıkar!

Belki de daha iyi yöneticiler seçebilmek için, bizi yönetenlerden sürekli şikayet etmeyi bir kenara bırakabilir, kendimizi gözlemleyebiliriz. Bu toplumun, “hak üzere olmak kaygısını” hatırlaması ve uygulamaya koyması gerekli. Bolca okuyan, kişisel gelişimi dert edinmiş, eğitimli bireylerde bile bu kaygının dillere yalnızca pelesenk edildiğini görüyoruz. Oysa sağlaması çok basittir: Her koşulda hakta durabilenin endişe, kaygı ve korkusu kalmaz; kâbus görmez. Bir bakın yaşamınıza, bu sayılanlar hâlâ var mı, varsa henüz hakta duramadığınız yerler var demektir.

Aristoteles bu nedenle “İyi insanın rüyaları da iyi olur” demiştir. Bir dakika, o kadar kolaylıkla geçmeyin bir sonraki satıra, lütfen! Adam iki bin beş yüz sene öncesinde bunu söylemiş; psikanaliz, Freud, Jung filân yok henüz ortalıkta. Hayran olsanıza! En iyi yalnız kalma yöntemidir bu, yani hayran olmak: Öyle bir yalnızlık ki orada siz bile yoksunuz, bu nedenle de dönüştürücüdür, kalpleri iyileştirerek onları gönül hâline getirir.

Aristo’nun dediği gibi birçok kişi ile dostluk olanaklı değildir, adil olmayan kişi dostluk edemez. Dostluk edebilecek kişiye geleneğimizde Refik denir. Refakat kelimesi aynı kökten gelir, hani şu hasta olunca bize eşlik eden. Hasta olduğumuzu kabul etmiş olmak ön koşuldur burada. Hasta olduğumuzu ya da yumuşatarak söyleyelim, daha sağlıklı olabileceğimizi bize söyleyen, hissettiren, imâ edebilen bir dostu neden istemeyiz? Endişe, kaygı, korku yaygın, hem de öylesine yaygın ki: Artık körfezlerde kurulmuş büyük şehirlerin, deniz suyu ölçümlerinde biotayı (fauna+flora/hayvan+bitki) değiştirecek denli yoğun anti-depresan kalıntısı saptanıyor. Yine de biz başarı ile, bize hakikati söyleyebilecek olandan kaçıyoruz, küsüyoruz ona. Koca Nazım ne güzel bir şiir yazmış küsmek üzerine:

“… Küsmek; seni seviyorum’dur.

Vazgeçememektir.

Beni anlatır küsmek.

Kızdım ama hala buradayımdır, gitmiyorumdur, gidemiyorumdur.

Küsmek; nazlanmaktır, yakın bulmaktır, benim için değerlisindir…”

Buraya kadar dile getirdiklerimi yapılabilir/ulaşılabilir kılacak türden bir yalnızlıktan da söz edip, meseleyi marjinalleştirerek yazıyı sonlandırayım. Tam anlamıyla olmasa da soyut bir yalnızlıktır bu: Kişinin kendisinin de olmadığı türden bir yalnızlık. Düşüncenin kendi üzerine dönerek “ben” ya da “ötekindeki ben”i nesne olarak alabildiği; eş deyişle, düşünenin kendisini düşünceye ödünç olarak verdiği bir düşünme şekli. Ben özne değil nesnedir artık. Alışkanlık haline getirilebildiğinde, kalabalıklar içinde de etkinleştirilebilen, sağaltıcı bir yalnızlık türü.

Eğer kendimizi düşüncemize konu edeceksek ameliyat maskesi takmakta fayda vardır. Çünkü girişeceğimiz iş diseksiyon değil oto-viviseksiyondur. Anestezi uygulamak acıyı azaltır ama anestezi olmazsa hedefe daha hızlı gidilir.

Yüzeysel olarak ele aldığım, son aşamadaki yalnızlığı başaran kişi için, yalnız olmak ile başkalarıyl a olmak arasında anlamlı bir fark kalmaz zira o herkesle kendisidir: kendisinden razıdır.

Eylemlerimiz sahici bir ağızdan çıkma cümleler gibi olmalı: Logos. Cümlenin öznesi ile yüklemi barışık olmalı. Yüklemi ile barışabilen Özne’dir, başkalarının cümlelerinde özne olmamayı  olgunlukla kabul edebilen.

 

* Bu yazı 21 Eylül 2017 tarihinde Gazete Duvar‘da yayımlanmıştır.