Henri Bergson ve Duygu Ahlakı

Sayı 87 - Temmuz - Ağustos 2019

Fransız yaşam bilimci ve
felsefecisi Henri Bergson, yakın zamanlarda evrimci okulun en etkili savunucusu
olarak, “Dirimselcilik” veya “Bergson’cu İstemcilik” olarak bilinen ve
özellikle Fransa ve Latin Amerika’da olmak üzere seçkin yandaşlar kazanan
felsefi bir dizge geliştirdi. Bergson’un en ünlü yapıtı “Yaratıcı Evrim”in yanı
sıra yine önemli çalışmaları olan “Zaman ve Özgür İstenç”, “Özdek ve Bellek”
ile “Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı” bulunur.

Yerle gök gibiydi “yüzeysel ben”
ile “derin ben”. Zaman, saat kadranlarının ölçebileceği bir şey değildi. Bir
ağaç, kabuklarını soymakla tanınamaz, parça bütünü anlatmaya yetmezdi. Hiçbir
engel yoktu ki iradeyle aşılmasın, hiçbir güzellik yoktu ki hakikatin siması
olmasın. “Akıl gözü” başka, “iç gözü” başkaydı ve gözler ancak ruhun anlamaya
hazır olduğu şeyleri görebilirdi. Olacak olan, olmadan önce keşfedilemez, zekâ
tek başına evreni kavramaya yetmezdi. Kâinat sonsuz, insan aklı sınırlıydı.
Hakikate ancak sezgi ile ulaşılabilirdi. Geçmiş ve geleceğin çocuğuydu
“şimdi”.  Yaşanan her saniye ruh haline
yeni bir biçim verir, hafızasız bir bilinçten söz edilemezdi. Yaşamak,
yaşlanmaktı. Mademki ölü değildi, derinlerinden gelen müziği duymaya çalışmalı,
en zayıf titreşimin üstüne titremeliydi. Mademki herkes gibi kendi hayatının
sanatçısıydı, “yüzeysel ben”ini kazıyıp “derin ben”ini ortaya çıkarmalıydı.
Çevresindeki varlıklara karşı takınacağı tavır buna bağlıydı. Ya “yüzeysel
ben”inin menfaat ipleriyle bedenini hareket ettirmeye razı olacak ya da “derin
ben”ine kaçarak kölelikten kurtulacaktı.

Bergson, ruhunu göğün rengini
verdiği hür sularda yüzdürürken, pozitivizmin kancaları rengârenk giysilerini
giymiş onu bekliyordu. Oltaları tutan eller farklı olsa da misinalar bir
noktada birbirine karışıyor ve yemlerini birleştiriyorlardı: Madde. Ağzındaki
kancaları fark edene kadar çok kan kaybetti Bergson. Kaçmaya çalıştıkça daha da
derine saplandı kancalar:

“İlmi
bilgiden başka bilgi yoktur.”  

“Tek
bilgi vasıtası zekâdır.”

“İlmi
bilgi, hadiseler âlemi ile sınırlıdır ve bilimlerin en küllisi matematiktir.”


Müstakil bir bilinç yoktur.”

“Bilinç,
beyin hareketlerinin bir sonucu olup, maddi âlemi temsil eden bedenin
emrindedir.”  

“İrade
ve hürriyet vehimden ibarettir.”

1883 yılında Pascal Lisesi’ne 24
yaşında bir öğretmen tayin edildi: Bergson. Zaman buldukça şüpheciliğini
şehirde bırakıp kendini kırlara atan bu genç öğretmen, evrendeki ahengin de
yardımıyla söktü kancalarını. Ruhunu zenginleştirip maddenin üstesinden geldi.
Derinlerinde kaynayan şefkat, yardım ve şükran duygularını gün yüzüne çıkardı. Ruhun
doğal iklimi olan sevinci “hayata güven” istasyonunda buldu.  Şiirin şimşeğiyle hakikatin üstüne düşen
gölgeleri kaldırdı. “Derin ben”iyle evrensel ilhamın pencerelerini açarak kâinatla
bütünleşti. Kendini tanımayan insanın kendine ve çevresine uyum sağlayamayarak
komik bir karaktere dönüşeceğinin altını çizdi. Pozitif bilginin insanı ahlaki
gerilikten kurtarmaya yetmeyebileceğini ileri sürerek, sezgiyle elde edilen yeni
bir bilgi türünü hatırlattı. Zekâsının dış âlemin çeperlerine takılı kalması
yüzünden insanın kendini tanımaya fırsat bulamadığını, bu yüzden Tanrı’yı
içinde hissetmesine engel olan enkazlardan bir türlü kurtulamadığını vurguladı.
Ona göre insan insanlığında mesafe kat ederek Tanrı’ya doğru şahlanmalıydı.

Ve materyalizme başkaldırdı
Bergson. Tekerleklerinin devir sayısı hesaplanan bir makine değildi insan. Her
an yenilenen iç dünyası bir kimya maddesi gibi tahlili edilemezdi. Yüzme
bilmeyen bir annenin çocuğunu kurtarmak için kendisini denize atmasını uygun
görmeyen akıl, iç dünyamızı çölleştirmekten başka ne işe yarardı? Bir
düşüncenin derinliği, bir heyecanın büyüklüğü kalori miktarıyla hesaplanabilir
miydi? Özgürlükleri için canlarını feda eden insanların kahramanlığını, sinir
sisteminin cesaret hislerini uyarması olarak algılamak mümkün müydü? Demek ki
bizi bilinecek nesnenin etrafında dolaştıracak değil, nesneye nüfus etmemizi
sağlayacak bir bilgiye ihtiyaç vardı. Bu bilginin anahtarı ise sezgiden başka
bir şey değildi.

1914’de Vatikan, Bergson’un kitaplarını
kara listeye alarak Katoliklerin okumasını yasakladı. 1924’te toplumla
ilişkisini kesip evinde inzivaya çekilen büyük düşünür, sekiz yıl sonra evinden
çıktığında “Ahlak ve Dinin İki Kaynağı” adlı eserini tamamlamış bulunuyordu.
Hayatın sırrını arayan bu eserde inanmış bir ruhun şiirsel bir dille
harmanlanmış düşünceleri yer alıyor, 
XIX. yüzyılın hayata karşı mukavemetini kaybetmiş insanına ümit
aşılıyordu.

Ona göre Tanrı’yı içinde hissetmek
de kafi değildi. İnsanın daha üst bir makama çıkmaya, Tanrı’nın elinde bir
aksiyon vasıtası olmaya ihtiyaç vardı. Ancak o zaman yaşama sevinci duyabilir,
en küçük bir yorgunluk hissetmeden aşkla insanlığın hizmetine koşar, Tanrı
sevgisini insanlara taşırdı.

Aklın kölelerinin “Aklı akılla yıktın!” diyerek cephelerini
kuvvetlendirmek istediklerini gören Bergson, onlara şöyle cevap verir: “Madem ki aklı akılla yıktım, demek ki aklın
son durağı, nihai amacı intihar etmekmiş.”

Bergson da tıpkı Nietzsche gibi
önemli politik içerimleri olan bir ahlak tasnifi yapar. Gerçekte iki tür ahlak
olduğunu ileri süren Bergson için aslında iki tür toplum vardır. Bunlardan
birincisi kapalı ya da totaliter toplum, diğeri ise açık ya da demokratik ve
özgür toplumdur. Söz konusu iki farklı toplum düzeni iki ayrı ahlak türüne
vücut verir. İlki statik ahlakı anlatır. Burada bir kurallar ve yükümlülükler
sistemi olarak ortaya çıkan, kapalı ahlaktır. Böyle bir ahlak genel, ortak ve
gündelik ahlak sistemidir. İşini ve mesleki sorumluluklarını yerine getirmek,
başkasının malına, canına zarar vermemek vb. türünden kolektif bir
alışkanlıklar bütününe indirgenen ortak ve gündelik ahlaktır.

Bu toplumsal ahlakın temelinde,
Bergson’a göre, toplumun kendi varlığını koruma ve sürdürme, istikrarını temin
etme eğilimi bulunur. Toplum, bu kapalı ahlak anlayışıyla bireylerine toplumun
yerleşik ve standart pratiklerini kabul etmeleri için baskı yapar. Bu yüzden,
bu ahlakta özgürlük ve yaratıcılık en alt düzeydedir. Muhakkak ki iyi disipline
edilmiş bir yurttaşta artık bir yükümlülük değil, alışkanlık söz konusudur.

Bergson bu kapalı ahlakın karşısına
yeni bir ahlak türü çıkarır: Açık ahlak…

Bu ahlak, gerçekte bir duygu
ahlakıdır. O kahramanın veya azizin vicdanında somutlaşır. Bu yüzden onun bir
özgürlük ve değer ahlakı olduğunu ileri süren Bergson açısından, kahramanlar ve
azizler, kitlenin alışkanlıklarından uzaklaşarak, bir atılım içinde yeni değerler
yaratan çığır açıcılardır. Kahramanın veya azizin yeni değerler yaratma
faaliyetinin temeline sevgiyi, yaşam atılımını ve heyecanı yerleştirir. Bu
heyecan, yaratıcı bir heyecandır.

Bergson heyecanın sadece değer
yaratmadığını, aynı zamanda değerlerin yayılmasına da hizmet ettiğini söyler.
Zira bu çığır açıcıların heyecanı bulaşıcıdır; toplum veya kitle ondan gelen
çağrıyla uyanır. O, yarattığı örnekle, yaptığı çağrıyla kitleyi ideale
yöneltir. Bundan sonra toplum artık katı kuralların, yükümlülük ve alışkanlığın
zorlamasına boyun eğmez. Aziz ve kahramanın ahlakı, açık bir ahlaktır; o,
herkese bütün insanlığın iyiliğini ve mutluluğunu hedefleyen değerleri
gösterir. Ona göre, bu ahlakı yaygınlaştırmanın yolu, baskı yerine özgürlüğe
başvuran, sevgiyi temel alan, yaratıcılığı teşvik eden açık toplumu
güçlendirmektir.

Başlangıçta kapalı ahlakın
temsilcileri bu ahlaka karşı çıkarlar. Atina’nın tutucuları Sokrates’in derslerinden
rahatsız olurlar, Filistin’in dinsel otoriteleri İsa’nın vaazından endişe
duyarlar ve Sokrates’le İsa’nın sonunda öldürülmüş olmaları da bir gerçektir.
Ama onlar yeryüzüne ortadan kalkmayan tohumlar atmışlardır.

Aslında Bergson için gerçekte iki
farklı ahlak var mı acaba? Çünkü sosyal alışkanlıkların bütünü olan kapalı ahlak,
kahramanın ahlaksal girişimini şiddetle engelleyebilse de geçmişin büyük
ahlaksal yeniliklerinin bir tür soğuk ve donuk, kurallar haline getirilmiş
sonucundan başka bir şey değildir. Gerçekten yeni ahlaklar sonunda törelere
girerler, kendilerini ortaya çıkaran heyecanı yitirip, kural ve geleneklere
dönüşerek katılaşmaya doğru giderler. Kahraman ve azizin ahlakı, fışkıran kaynağında
alınan, yaratıcı gençliğinin en canlı anında kavranan ahlaksal atılım, oturmuş
kuralların rahatlığı içinde uyuşukluğa gitme tehdidi ile karşı karşıya bulunan
cömert yürekleri silkip uyandıran bir atılımdır. Bu atılımla yükselen insan,
bir süre sonra bu durumu da kurallarla ve dondurarak statik hale getirebilir ve
o zaman ihtiyacımız olan yeni bir atılım ve bunun için lokomotif olacak sezgisi
güçlü bir kahramandır.

Peki Bergson’un ahlakı dayandırma
iddiasında olduğu hayat atılımı, o duygusal cömert atılım acaba başka türlü de
anlaşılıp yorumlanamaz mı? Gerçekten bazılarına göre hayat atılımı tamamen
farklıdır. Örneğin Friederich  Nietzsche,
hayatın değerleri adına bir sertlik ahlakının, bir anti-ahlakın savunuculuğunu
yapmaktadır. Bergson da hayatın doğal atılımı en yüksek ifadesini azizlerin
merhamet dolu bağışlarında bulmasına karşılık Nietzsche aynı hayat atılımı
adına acıma ve sevgiyi mahkûm etmektedir. Çünkü ona göre acıma, güçten düşürücü
bir acı kaynağıdır. Sevgi ise zayıfları yapay biçimde varlıkta tuttuğu için
doğaya aykırıdır.

Görüldüğü gibi doğal içtepi üzerine
gerek bir ahlak, gerekse bir ahlak tanımama dayandırılabilir. Hayat atılımının
kendisi hiçbir zaman bir ahlak ilkesi değildir. O, ancak onu onaylayan veya mahkûm
eden bir değer yargısı sayesinde ahlak ilkesi olur. Örneğin Nietzsche ve
Schopenhauer’ın her ikisi de buyurgan, zalim ve bencil bir yaşama isteğinin
varlığını kabul ederler. Ancak Schopenhauer, bu isteği mahkûm eder ve acıma
duygusuna üstün bir yer verir. Buna karşılık Nietzsche, onu onaylar ve bir
eylem ilkesi olarak tesis eder. O halde belki de doğal içtepiyi reddetmeye veya
yüceltmeye karar verdiğimiz yargının kendisi, doğal içtepinin alanına ait
değildir. Belki de başka bir plana aittir.

Bergson’a göre sezgi, gerçeği bilme yetisidir. Gerçeği doğrudan doğruya
kavratacak olansezgiden başka hiçbir
yol yoktur. Çünkü gerçek, özdeksel doğa değil, ruhsal doğa, eş deyişle yaşamdır.
Yaşam, evrenin kuruluşuyla başlamıştır ve özdeğin tüm engellerine karşın yolunu
açarak, onun durgunluğunu alt edip kimi yerde onu kımıldatarak akıp gitmektedir.
Bu kesintisiz, bölümsüz ve sürekli akışa Bergson “süre” (Os. müddet, Fr.durée) demektedir.

İşte bu “süre”nin bilgisini kavramak
için bu süreyle birlikte yaşamak, onun içinde olmak ve onunla birlikte akmak
gerekir ki bunu ne us ne de bilim gerçekleştirebilir. Çünkü us ve bilim
sinematografik olarak çalışırlar. Bir film, arka arkaya dizilmiş durgun ve
bölümsel resimlerden oluşur. Us ve bilim, filmin akışını durdurarak bu
resimleri tek tek incelerler ve bilgiler saptarlar. Ne var ki akışın bizzat
kendisini, eş deyişle yaşamı hiçbir zaman kavrayamazlar. Demek ki us ve bilim,
sadece, durgun ve bölünebilir olan “özdek” üzerine bilgi edinebilirler, yaşam
üzerine bilgi edinemezler (Bergson geleneksel ruh- özdek karşıtlığı yerine aynı
şeyi ifade etmekle birlikte yaşam- özdek karşıtlığını koymaktadır).

Bergson, bölümsüz olan “süre”
tasarımını tanıtlamak için, bütün yapıtlarında niceliğe karşı niteliği, çokluğa
karşı yeğinliği, uzaya karşı zamanı savunur. Ona göre, evrendeki her değişme,
bir sayı çoğalması değil, bir yeğinlik (şiddet) artışıdır. “Bilincin Araçsız
Verileri” adlı yapıtının önsözünde şöyle der: “Amacımız, deterministlerle indeterministler arasındaki tüm
tartışmaların nitelikle niceliği birbirine karıştırmaktan ileri geldiğini
göstermeye çalışmaktır.”
  

Bergson’a göre nicelik bölümlü,
nitelikse bölümsüzdür, bundan ötürü de “süre”ye uygundur. Şöyle der: “Gerçek süre, nitelikseldir.”

Bergson’a göre zaman, uzay gibi
özdeksel değildir. Uzay özdekseldir, çünkü özdeksiz uzay ve uzaysız özdek (eş
deyişle, yer kaplamayan özdek) yoktur. Oysa zamanı bölen, parçalayan, onu
aylara ve yıllara ayıran us ve bilimdir. Us ve bilim, zamanı uzaya bağlamakla
(örn. ay, ayın, yıl ise dünyanın uzayda yer değiştirmesidir) onu
özdekleştirmektedir. Demek ki us ve bilim, hiçbir şeyi özdekleştirmeden
inceleyemiyor. Yaşamsal akışın, eş deyişle “süre”nin kavranmasıysa özdekleştirilmeden
gerçekleşmelidir, çünkü “gerçek süre, daima zaman adı verilmiş olan şeydir”. Bunu
kavrayabilecek olansa sadece sezgidir.

Bergson’a
göre sezgi, kendi bilincine varmış içgüdüdür: Zekâ + içgüdü sezgiye ulaşır.
Bergson’a göre us ve bilim sadece fiziksel – kimyasal yasalar üzerine kurulu düzeneksel
açıklamalar sunar, bunların ötesine geçemez. Yaşam ve bilinç ise bunların
ötesindedir. Olgusallık her zaman bir oluş durumundadır; hiçbir zaman duruk ya
da dinginlikte değildir. Olgusallığın yaptığı hiçbir şey önceden saptanamaz. O
sürekli olarak bir evrimsel değişim durumundadır. Giderek bilim için bile henüz
bilinmez olan yeni yasalar yaratır. Başlıca oluşturucu niteliği yaşam ya da
bilinç olarak kavranan bir dirimsel dürtüdür (elan vital) – bir nitelik ki
ancak insanın sezgisi aracılığı ile anlaşılabilir. İnsanın anlığı duruk gerçeklerden
başka bir şey kavrayamaz ama sezgisi sürekli olarak değişen yaşam sürecinin
kendisini ayrımsayabilir.

Olgusal
süredeki bu dirimsel dürtü ilerlemesini tıpkı bir sanatçının yeni, daha iyi ve
önceden saptanamaz yapıtlar yaratması gibi daha yüksek düzeylere doğru
ilerlemesini sürdürmektedir ve giderek insanın ölümsüzlüğü düzeyine bile
erişebilir. Ne fiziksel yasalar ne de herhangi bir erek-bilimsel kavram kozmik
sürecin yaratıcı etkinliğini açıklamak için kullanılabilir. Elan vital eksiksiz
olarak özgürdür, kendini (tıpkı yaratıcı bir sanatçı gibi) henüz gelecek olan
önceden saptanamaz evrene doğru ilerlerken betimler.           

Bilinç,
içgüdüde içkindir ve ruhsaldır. Bundan ötürü de ruhsal yaşam akışını sadece o
kavrayabilir. Bergson, “Ruhsal Güç” adlı eserinde ruhun ölümsüzlüğünü
savunurken şöyle der: “Bizler, örgenliği
aşan bir bilinç düşüncesine ne kadar alışırsak ruhun bedenden sonra yaşamasını
da o kadar doğal buluruz. Şüphesiz insan bilincinde, onun beynine kaydedilmiş
şeylerden başka hiçbir şey bulunmasaydı, bilincin bedenin alınyazısını
izlediğini ve onunla birlikte ölüp gittiğini kabul edebilirdik. Ne var ki
bilinç, beyinle aynı şey değildir. Bilinçsel yaşam, beyinsel yaşamdan çok daha
geniştir. Bu, çok kolaylıkla görülebilir. 
O kadar ki, kanıtlama yükümlülüğü, bizden çok, bu gerçeği yadsıyanlara
düşer.”

Bu
noktada psiko-fizikçilerle derin bir ayrılığa düşer. Psikofiziksel
paralelistlerin ruh ile beden arasındaki ilişkiyi açıklarken, ruhu beynin bir
yönü olarak görmelerine, her ruhsal olayın fiziksel bir olaya koşut olduğu
görüşlerine karşıdır. Ona göre gerçek bilim zihniyeti, yer kaplayanla
kaplamayan, nicelik olarak ifade edilenle edilemeyen arasında ayrım yapmak
zorundadır. Aksi halde varlığın bir boyutu sırf ölçü ve mekân cinsinden ifade
edilecek diye kendi doğasından sökülüp yabancılaştırılır. Bergson psikolojik
olgu ve süreçlerin özerkliğini, kendine özgülüğünü ve madde ve mekân olguları
gibi ölçü ve hesaba gelmediklerini savunmaktadır. Bunu yaparken de temel
endişesi, matematik ve fizik bilimlerini yadsımak, onların yerine psikolojik
veya metafizik bir gerçeklik geçirmek değil; varlığın farklı katmanları ve
farklı gerçeklik alanları içerdiğini, birindeki kavram, yöntem ve işleyişin
diğerinde geçerli sonuç vermediğini, yanıltıcı ve özden uzaklaştırıcı olduğunu
vurgulamaktır. Bergson’a göre ruhun özünü bilinç teşkil eder. Bilincimizin bir
kabuk, bir de iç kısmı vardır. Kabuk kısmı, akıl, zekâ, mantık, bilim
tabakasıdır. Bu tabaka madde ve toplum hayatının pratik şartlarına uymaktan
meydana gelmiştir. Nedensellik yasalarına sıkı sıkıya bağlıdır. Özgürlük yok,
determinizm vardır. Fakat “iç” tarafa geçince Bergson buna “temel ben” demek
olan “moi fundamental” der, burası bambaşka nitelikte bir bilinç alanıdır.
Burada canlı fikirler sürekli bir kaynaşma, daimi bir erime ve karşılıklı bir
girişme halindedirler. Bilincin esası orijinal bir kaynaşma, özerk bir
olgunlaşma olunca onun gelecekte alacağı biçimi önceden göremeyiz. Bergson
burada madde ve hayat arasındaki başkalığa vurgu yapar. Determinizm, madde
alanında geçerli, değerli ve önemli bir yasadır ama ruh ve yaşam alanına uygulandığında,
bu olayların kendilerine özgü doğalarını kavrayıp açıklayamadığı gibi özgürlüğü
de tutsaklığa dönüştürmektedir.

Hayat
hamlesi bitkilerde müthiş bir sanatçı gibi çalışır. Renk, uyum, armoni,
çeşitlilik… Burada bilinç maddeyle karışmış halde bulunur ve henüz seçme
yetisine sahip değildir. Hayat hamlesi bitkilerden sonra hayvan türlerini
yaratarak büyük bir aşama kaydetmiştir ancak onun asıl eseri, bilinç ve
özgürlük demek olan “insan”dır. Hayat hamlesi ve ruhun, hayatın bütününde ve
insanda amacı sürekli yeniyi yaratmaktır. Ona göre hayatta arzu edilecek duygu
haz değil, yaratmadan duyulan sevinç olmalıdır.

Bergson’a
göre ruh hayatını anlamak için sadece beyin ve bedeni incelemek yeterli
değildir. “Ruh ve Beden” adlı eserinde şöyle bir örnek kullanır Bergson: “Nasıl bir piyes sözleri olmadan sadece
oyuncuların performansı ile tamamen anlaşılmazsa, ruh hayatı da sadece beynin
faaliyeti, işleyişi ve olanaklarına indirgenemez, bunlarla tüketilemez ve
anlaşılamaz. Oyuncuların sahnedeki tüm duruş ve hareketlerinde makul bir ahenk
ve düzen olduğunda kuşku yoksa da bu hareketleri doğru anlamak ve önceden
sezebilmek için piyes metninin mutlaka bilinmesi gerekir. Takdir edersiniz ki
bütün ince piyeslerde durum, işaret ve hareketlerden başka, derin ve zengin daha
pek çok incelikler ve nükteler vardır. Ruhsal hayat ise en ince bir piyesten
çok daha zengin ve renklidir.”

Bu
konuda hafıza, bilinç halleri, fizyoloji üzerinde incelemeler yaparak görüşünü
temellendirir. Kısaca özetlemek gerekirse tüm araştırmaların sonucunda onda hep
görülen ikiciliğe bir boyut da hafızada katılır. “Alışkanlıklara dayalı hafıza”ve “yaratıcı hafıza”. Yani derin ben ve
yüzeysel ben. Yüzeysel ben’in destekleyici olarak alışkanlıklara dayalı bir
hafızaya dayandığını, derin ben’in ise yaratıcı ve özgür bir hafızaya
dayandığını ifade eder. Muhakkak ki bu ben’ler sağlıklı bir işlev görebilmek
için bir beyne ihtiyaç duyarlar, ancak bununla birlikte, beyin hayatını aşarlar,
hatıraların beyinde değil, yaratıcı hafızada korunup, sentezlenip yeni
içeriklere büründürüldüğünü savunur.

Aynı
eserde öyle der Bergson: “Kendi kendime
ara sıra sorup durmuşumdur: Çağdaş bilim, mekaniğin, astronominin, fiziğin ve
kimyanın doğrultusuna yönelmek için matematikten işe başlayacağına ve sonra tüm
çabalarını özdeğin incelenmesi üzerine toplayacağına, ruhu göz önünde tutmakla
işe başlasaydı; örneğin Kepler, Galileo, Newton birer ruhbilimci olsaydılar ne
olurdu? Şüphesiz, hakkında bugün hiçbir tasarıma sahip olamayacağımız kadar üstün
bir ruhbilimimiz olurdu.”

Bergson,
“Gerçeği saltık ya da saltığı gerçek
olarak kavramaya sezgi diyorum,”
şeklinde ifade eder. Bergson’a göre evrim
de nitelikseldir, niceliksel birikimlerin niteliksel dönüşümü değildir. Çünkü
böyle olsaydı kesintili, eş deyişle bölümlü olurdu ve sürüp gitmezdi (süre dışı
kalırdı). Evrim sadece niteliksel olunca yaratıcıdır ve her an kendi kendini
yaratarak yenilemesi, yetkinleştirmesi gerekir. “Yaratıcı Evrim” adlı eserinde
bu yaratıcılığın “yaşam atılımı” (elan vital) ile gerçekleştiğini ileri sürer.  Bu noktada onun din felsefesine dayandırarak
anladığımı anlatmaya çalışayım. Din felsefesine de ikici bir bakışı var
Bergson’un. Tıpkı ahlak anlayışındaki statik ahlak – dinamik ahlak, bilgi
kuramındaki anlak ve sezgi ikiciliği gibi…

Ona
göre, “duruk din” yaşamın ezici deneyimlerine karşı bir savunma aracı olarak
insan anlağı tarafından yaratılmış bir mitler kümesidir. Örneğin, insan
yaklaşmakta olan ölümle başa çıkmada ona yardımcı olan mitleri yaratır. Ancak
insan dinsel mitler yaratabilir, çünkü sadece o ağır hastalıklara ya da ölüme
içkin olduğunu bilir, oysa insan altı türler yaşamlarını sanki yok edilemeyecek
bengi yaratıklarmış gibi tam bir dinginlik içinde tamamlarlar. İnsan, gelecek
korkusu içinde, mitleri yaratarak ve kendini ortak yarar ya da başkalarının
iyiliği için adamak yerine bencil girişimlere gömerek yazgısı ile savaşmaya
çalışır.

Devimsel
din ise dirimsel dürtü (elan vital) tarafından devindirilen ve insan istencinin
tanrısal istençle gizemli bir birlik içinde özdeşleştirilmesi üzerine dayanan
inançlardan oluşur. St. Paul ve St. Francis’in gizemsel deneyimlerinde olduğu
gibi, ruh, bir sese ve tanımlanamaz bir kişiliğe kulak verir ve onda Tanrı ile
birliğin sınırsız sevincini duyar. Bölünmez sevgisiyle gizemci insanlığı
kucaklar, insanlığın izleyecek olduğu yeni yolları ışıklandırır, tinsel
yenileşmeler getirerek bizi Tanrı’nın varoluşu ve ölümsüzlük konularında
aydınlatır.

Bergson’un
“Yaratıcı Evrim”inde Tanrı’nın doğasının sevgi olduğu söylenirken, “Ahlakın ve
Dinin İki Kaynağı”nda ise tanrısal sevginin Tanrı’nın kendisi olduğu, dünyanın
yaratıcı sevgi yoluyla varlığa geldiği, dünyanın Tanrı’nın sevgisinin bir
belirişi olduğunu bildirir.

Temel
çizgileriyle Bergson hakkında aktarabileceğim bilgiler bunlar.      

Bergson
ile ilgili okuduğum eleştirilerin bazıları gerçekten çok sert. Onun
felsefesinin bilime sırt çevirmek anlamına geldiğini, yolun sonunda mistik
sezgiciliğe varılacağını bunun da zorunlu ardılının tekbencilik (solipsizm)
olduğunu ileri sürerek eleştiriliyor.

Kendi
adıma ben Bergson’u böyle okumuyorum. Bana başka bir şeye vurgu yapıyor gibi
geliyor.  Örneğin Hz. Mevlana’yı
düşünelim. Döneminin ilmine tümüyle vakıf bir âlim… Ama o dönemde pek çok âlim
insandan onu ayıran, Mevlana yapan çok farklı bir “şey” var. O farklı “şey” yaşamı,
süreci bambaşka bir ışıkta okumak olamaz mı?  Sezgiböyle
bir şey olamaz mı?

1941 yılında vefat eden Bergson’un bilimsel bilgiye
sırtını çevirdiği ve önemsizleştirdiğini düşünmüyorum.  Ancak bilim, daha doğrusu teknoloji putlaştırıldığında
da insanlığı felakete taşıyabilir. Böyle düşündüğümde ben onun fikirlerini tek
boyutlu hale gelme tehlikesine karşı bir uyarı olarak görüyorum.