Hegel’in Diyalektiği Üzerine Bir Derleme

Sayı 89 - Kasım - Aralık 2019

Filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel (M.S. 1770-1831)’in büyüleyici ve cezbedici bulduğum çözümlemelerini birkaç satırda özetlemeye çalışmanın ne denli indirgeyici ve fakirleştirici bir işlem olabileceğini vurgulamak gerekir. Bu nedenle Hegel’in eserleri içinden kendi cümlelerinden alıntıları da içeren bu kısa derlemenin, düşünürün diyalektik felsefesi hakkında bir sezgi oluşturmaya yönelik olduğunu hatırda tutarak, diyalektiği üzerine daha açık ve kapsamlı fikir edinebilmek için düşünürün felsefesini bütünüyle göz önüne almanın gerekliliği kaçınılmazdır.  Çünkü ‘diyalektik’, bir anlamda, Hegel’in felsefesinin tümünü kapsar.

Felsefe, Varlığın kendi kendini düşünmesidir. Bu düşünme kendi kendinden beslenir. Kendi kendini işler, maddeyi ve formu kendinde bulur. Hegel’e göre kavram, bilginin upuygun formudur. Hegel’e göre diyalektik ise Varlığın gelişme biçimidir. Tümel olan kavram ise,‘Varlık’ kavramıdır.

Varlık, bir ilkenin, bir ilk-temelin kendisini açması, belli bir ereğe doğru gelişmesidir. Bütün var olanların, bütün varlık çeşitlerinin arkasında ve temelinde bulunan bu ilkeye Hegel, yerine göre ‘ide’, ‘akıl’ ya da ‘tin (Geist)’ der. Tinin ereği, sonunda kendi kendisini bulması, kendi kendisinin bilinç ve özgürlüğüne erişmesidir.

‘’Kendi için varlık, kendi kendisiyle bir ilişkisi bulunması bakımından, dolaysız bir halden ibarettir. Kendi kendisiyle bir yadsıma ilişkisi meydana getirmesi bakımındansa, belirlenmiş kendi için varlıktır, ‘bir’dir. Bu, her türlü farkı dışında bırakan ve içinde ‘başka’nın kaybolduğu bir andır.’’[1]

‘’Tin hiçbir zaman durup dinlenmez. Hep ilerleyen bir harekete kapılıp gider. Ama burada bir çocuğun doğumuna tıpatıp benzeyen bir olgu vardır. Uzun ve sessiz bir besin özümlemesinden sonra ilk soluk, büyüme demek olan ilerlemenin aşamalı gidişini kırar ve o zaman çocuk doğar. İşte bunun gibi, Tin’de ağır ağır ve sessizlik içinde yeni biçimini olgunlaştırır. Sonra, önceki dünyanın yapısına ait kırık parçaları birbiri arkasına eritip dağıtır. Yeni Tin’in başlaması, birçok kültür biçiminin geniş ölçüde yıkılışının ürünüdür. Yine birçok çaba ve gerginliğin kıvrıla büküle giden bir yol sonundaki ödülüdür. Tin, art arda gelen biçimler içinde açılıp yayıldıktan sonra gene kendine dönen bütündür. Kendi soyut kavramı haline dönen bütündür. Bununla birlikte bu bütünün gerçekliği şundadır ki, onun anları haline gelen oluşumlar yeniden gelişir ve kendilerine biçim verirler. Ama yeni ortamları ve yeni anlamları içinde.’’[2]

Hegel’in düşüncesinde diyalektik, Varlığın kendini gerçekleştirmesini sağlayan, daha doğrusu Varlığı gerçekleştiren devinimdir. Ancak bu devinim, aynı zamanda, kavramında Varlığı kavrayan kavramın da devinimidir. Varlık ve kavram, mutlak biçimde aynı şeyler oldukları için, aynı devinim ikisini de kendine katar.

‘’Diyalektiğin düşüncenin yapısını meydana getiren bir yasa olması ve anlık olarak düşüncenin kendi kendini yadsıyıp kendi kendisi ile çelişmesi, mantığın temel noktalarından biridir. Mantıksal düşünce, içine girdiği karşıtlıkların uzlaşmasını kendi içinden çıkarabilme umudunu yitirerek, bu karşıtlıkların başka bir biçim altında çözümünü sağlamakla görevli olan tine başvurur.’’[3]

‘’Düşüncenin gelişmelerinin hareket noktası ve dürtüsü olan şey, onun tümel öze ulaşmak için duyduğu istek ve bundan aldığı doyumdur. Düşünce için gelişmek demek, kendi içeriğini ve belirlenimlerini, onlara saf düşüncenin özgür biçimini vererek yakalamaktan başka bir şey değildir. Şu anlamda ki, burada ‘özgürlük’ onların iç zorunluluğuna uygunluktur.’’ [4]

Diyalektiğe dikkat etmeyen bakışın gözünde, bir yanda nesne kendi özgün mantığıyla kendi dünyasında, her türlü bilgiye ilgisiz yaşamını sürer, öte yanda düşünme ya da özne, söz konusu nesnenin bilgisine ulaşabilmek için var gücüyle, ardı ardına yeni yöntemler, araçlar, aletler, stratejiler ve oyunlar üretip uygulama yolunda kendini tüketir. Oysa nesnenin bilgisi gibi bir şey varsa eğer, bu olanağın koşulu, ‘düşünme’nin ya da ‘kavram’ın, ‘nesne’ ya da ‘varlık’la aynı devinimi paylaşmasında yatar.

Felsefe, hakikati, ‘töz’ olarak, yani kendi ile özdeş, ‘bir ve aynı’ olan bir gerçeklik biçiminde imgelemiş, tasarlamış, düşünmüş ve anlamıştır. ‘Töz’ün bir başka niteliği de zaman ve mekân içinde kendini değişmeden, başkalaşmadan, dönüşüme uğratmadan, bozulmadan ve eksiltip artırmadan saklayarak sürdürmesidir. Hakikat, hangi zaman, hangi mekân söz konusu olursa olsun birdir, aynıdır ve kendi ile özdeştir. Dolayısıyla ‘töz’ olarak algılanan hakikat, zaman boyutundan yoksun, zaman dışı, insan hakikati söz konusu olduğunda da tarih dışı bir gerçekliktir. Ayrıca, Hegel, hakikatin yalnızca bir ‘töz’ olmadığını, aynı zamanda, aynı ölçüde bir ‘özne’ olduğunu belirtiyor. ‘Özne’ ise, kendisiyle hiçbir zaman tam olarak örtüşmeyen, kendi kendisine tam tamına eşit olmayan, hiçbir zaman kendi kendisiyle mutlak biçimde özdeşleşmeyen bir gerçekliktir. Hiçbir zaman ‘bir ve aynı’ olmayan, hiçbir zaman ‘yerinde’ olmayan bir gerçeklik. Bunun nedeni, ‘özne’nin, özünden zaman içinde, tarih içinde var olması, başka bir deyimle ‘zamansal’ ve ‘tarihsel’ olmasıdır. Dolayısıyla ‘hakikat’, aynı zamanda, aynı ölçüde hem ‘töz’ hem ‘özne’dir’ önermesi, ‘hakikat, aynı zamanda, aynı ölçüde hem aynı hem başkadır’ önermesine eştir.

‘’Tin kendine döner ve kendini nesne kılar. Düşüncenin bu nesneye doğru yönelişi, ona düşüncenin biçimini ve belirlenimini verir. Onun kendini içinde yakaladığı bu kavram, bu biçim, ondan yeniden ayrılan bu mantık, yeniden onun nesnesi haline gelir. Etkinliği yeniden bunun üzerine yönelir. Böylece, biçimlenmişi biçimlendirme yolundaki bu sürekli eylem, ona daha çok belirlenim verir, onu daha işlenmiş, daha derin kılar. Somut olmak bakımından bu gelişme, bir gelişme dizisidir, ama bu dizi, soyut sonsuza giden doğru bir çizgi olarak değil, bir daire, bir kendine dönüş olarak tasarımlanmıştır. Bu dairenin çevresi bir sürü daireden oluşur. Bütün, kendi üzerine kıvrılan büyük bir gelişmeler zinciridir.’’ [5]

‘’Gerçekten, saf düşünceyle uğraşma gereksinimi, insan tininin uzun bir yol almış olmasını gerektirir. Denebilir ki, bu gereksinim, doyurulup bitmiş gereksinime duyulan, gereksinimleri olmama zorunluluğuna duyulan gereksinimdir. Ve bu gereksinim, maddenin, ‘görü’nün, hayal gücünün, iştihanın, iç güdülerin, ‘isteme’nin somut ilgilerinin -düşüncenin belirlenimlerinin içine sarılmış oldıkları bu maddenin- soyutlanıp atılması gereksinimi evresine erişmiş olmalıdır. Kendine erişmiş, sadece kendi için olan düşüncenin sakin alanlarında, halkların ve bireylerin yaşamını harekete geçiren çıkarlar susar.’’[6]

Özne olarak birey, her an bir biçimden bir biçime, bir oluştan bir oluşa, bir durumdan bir duruma, bir görünümden bir görünüme, bir kişilikten bir kişiliğe, bir konumdan bir konuma geçen, durmaksızın kendini dönüştürerek sürdüren bir gerçekliktir. ‘Özne’yi, sürekli dönüşen, kendini dönüştüren gerçeklik olarak tanımlayabiliriz.  Bu anlamda özne, hiçbir zaman, ‘kendisi’ olamayan, kendisine ulaşıp kendisiyle örtüşmeyen bir gerçekliktir. Ancak birey, tüm bu değişim, dönüşüm sürecine karşın, yaşamının her evresinde ‘aynı’ kalır. Birey, yaşamı boyu, ‘kendisi’dir. Yani ‘töz’dür.

‘’Doğada aklın eseri zorunluluğa zincirlidir. Ama Tin’in ülkesi özgürlüğün ülkesidir. İnsan yaşamının bağını meydana getiren ne varsa, insan için değer taşıyan ne varsa hepsi tinsel tabiattadır. Tinin bu ülkesi de ancak doğrunun ve iyinin bilinci, yani İde’ler bilgisi sayesinde var olur. Evrenin gizli özü, hakikat sevgisine karşı durabilecek güce sahip değildir. Onun önünde evren, kendini açığa vurmak ve tabiatının zenginliklerini, derinliklerini ortaya sermek zorundadır. İnsan, ‘Tin’ demek olduğuna göre, kendini en yüksek şeylere layık görme hakkını ve yükümünü taşır.’’[7]

Hakikat, diyalektik olduğu için hem aynı hem başkadır. Gerçeğin kendisi diyalektiktir. Bu noktada, Hegel felsefesinde gerçeği boydan boya yöneten diyalektiğin ünlü üçlüsünü hatırlatabiliriz. ‘Kendinde’, ‘kendi için’ ve ‘kendi yanında’. ‘Kendinde’ olan, kendi kendine eşit, kendi kendisiyle özdeş gerçekliktir. Örneğin “Ben = Ben”. Dolayısıyla, ‘kendinde’ olan, henüz hiçbir dolayım tanımamış, hiçbir biçimde kendinden çıkmamış, kendine yabancılaşmamış, Hegel’in ‘doğal’ diye nitelediği bir veridir.

“‘Ben’, içinde her tikelliğin yadsınıp ortadan kaldırıldığı saf ‘kendi için’ varlıktır, bilincin, içinde yalınlığı ve saflığı ile var olduğu doruk noktasıdır. Ben, düşünür halindeki düşüncedir. Bütün şeylerin gelip içinde toplandığı ‘boşluk’tur. Her türlü tikel öğeden soyulan, ama bütün şeyleri içinde kuşatan tümeldir. Hayvan ‘ben’ diyemez. Yalnız insan ‘ben’ diyebilir. Çünkü insan düşünce demektir. Şimdi, ‘ben’de içsel ve dışsal olan çoğul bir içerik vardır ve bu içeriğin gelişip bir kıvama girişine göre biz birtakım duyulur görülür, tasarımlar, anılar vb. taşırız. Ama ‘ben’, ya da aynı şey demek olan düşünce, bütün bu şeylerle vardır. O şekilde ki, insan her zaman düşünür, sadece bir görü taşıdığı zaman bile. Böylece insan, bir nesneyi ele aldığı zaman, onu genel bir nesne olarak ele alır, dikkatiyle başka şeyden seçip ayırdığı ve -burada genel, salt biçimsel bir genelden ibaret bile olsa- gene de soyut ve genel bir varlık diye kavradığı belirlenmiş bir bireysel şey olarak ele alır.’’[8]

 ‘’Tinin ilkesi, varlığının saf ve özdeş temeli düşüncedir. Düşüncenin çelişkiye düşmesi ve özne ile nesnenin karşıtlığında yolunu şaşırması evrimlerde olur. Bu ise, düşüncenin, ilkesi içinde kendini yakalamak yerine, kendi karşıtına bağlanıp kalması gibi bir durum doğurur. Ama bu durum sadece anlığın bir durumu olup, bu sonuç karşısında düşüncenin daha yüksek bir gereksinimi ortaya çıkar. Düşüncenin, deyim yerindeyse, kendi kendisini terk etmemesine ve bilincini taşıdığı bu düşüş halinde bile, kendinde ve karşıtların çözümünü bulabilene değin, kendine sadık kalmasına dayalı bir gereksinim.’’ [9]

Hegel felsefesinde, dolayımsız biçimde, kendini olduğu gibi sunan gerçeklik, ‘doğal’ gerçekliktir. ‘Kendinde’ olan, bir anlamda, kendinden hiçbir şey bilmez. Daha doğrusu, ‘kendinde’ olan, kendisinin bir olanaklılıklar bütünü, gücül (potansiyel) belirlenimleri içinde barındıran bir gerçeklik olduğunun farkında mıdır? Tohum, tohum kaldıkça, gerçekte ne olduğunu ne kendisi ne biz bilebiliriz. İçinde taşıdığı gücül varlığı, ağacı, ortaya çıkarmadıkça (‘kuvve’den ‘fiil’e dönüştürmedikçe), köke, fidana, gövdeye, dala, çiçeğe, meyveye gerçekleşme olanağı tanımadıkça, varlığını ‘tohum = tohum’ biçiminde sürdürecektir. Olanaklarını, yani kendisini gerçekleştirebilmesi için tohumun kendini yadsıması, bir biçimde yok etmesi, dolayısıyla ‘kendisine yabancılaşması’ gerekir. İşte gerçeğin bu tür, kendi kendini yadsıma, değilleme sürecine girmesine Hegel ‘kendi için’ aşaması adını verir. ‘Kendi için’ olan, veriyle, dolayımsızla ve doğalla yetinemeyen gerçekliktir. ‘Doğal’, her zaman durağan, hareketsiz, statik olan gerçekliktir. İnsan bu yüzden ‘doğal’ bir varlık değildir. Ancak ‘kendi için’ aşamasına ayak basmak, kendini, verilmiş biçimiyle yadsıyıp içinde taşınılan bir gerçekleşme olanağını tanımak belli bir ‘istem’i varsayar ki bu konu Hegel’in diyalektik anlayışının hem en temel hem de en karanlık cephesini oluşturur. Söz konusu istem ‘tanınma istemi’dir.

‘’İnsanı bir yandan günlük edimselliğe ve dünyanın zamansallığına kapılmış, gereksinim ve sefillik altında ezilmiş, doğanın tehdidiyle yüz yüze kalmış, amaçlara ve zevklere saplanmış, doğal içgüdülerinin ve tutkularının egemenliği altında sürüklenir durumda görürüz. Öte yandan insan, ebedi İde’lere, bir düşünce ve özgürlük ülkesine yükselir. Kendisine irade olarak yasalar ve tümel belirlenimler verir. Dünyayı yaşayan, yeşerip serpilen edimselliğinden soyar ve soyutlamalar halinde eritip çözer. Tin, doğanın kargaşası ve hoyratlığı karşısında hakkı ve onuru olurlar, doğanın kendisine çektirdiği sefillik ve zorbalığı geri yollar.’’[10]

Hegel’e göre tin, kendini tanımak, kendini tanıtmak ister. Bu yüzden tin, ‘aynı zamanda’ ve ‘aynı ölçüde’ töz olduğu kadar öznedir de. İnsan da tinin devinimine en yakın, tini devindiren ‘sonsuzluğun tedirginliği’ni kendi içinde en güçlü biçimde taşıyan varlık olduğu için, insan ‘özne’dir. Kendini tanımak, kendini tanıtmak ister. Bu yüzden kendisiyle yetinemez, ‘kendinde’ kalamaz. Tutkuyla ‘kendi için’ olmayı amaçlar. Kendinde, olduğundan, göründüğünden çok daha başka ‘şeyler’ (olanaklar, çehreler, betiler, istekler, arzular, amaçlar, ülküler, düşler, beklentiler, incelikler, yetenekler, bilgiler, hünerler, v.b) olduğunu hem kendi gözünde hem ötekinin gözünde ispat etmek, sergilemek ve ortaya çıkarmak ister. Kısaca, ‘özne’, kendinin hiçbir biçimiyle, hiçbir biçiminde doygunluğa ve huzura eremez. Çünkü kendinin her biçimi, her belirlenimi, değeri ne olursa olsun, son çözümlemede, özneyi tikel bir varlık görünümüyle sunar. Oysa ‘özne’, ‘sonsuzluğun tedirginliği’ ile dürtülen, yani ‘evrenselliğe’ ulaşmaya çabalayan varlıktır. Özne, bu yüzden, şu ya da bu belirlenimde bir süre konaklayabilir belki, ancak bir belirlenime yerleşemez. Yerleşirse özne olmaktan çıkar, gerçeğin bir parçasına, basit bir nesneye dönüşür. Bu gözlemlerden, Hegel’in, insanı, daha genel olarak da tini, neden, etkin ‘olumsuzluk’ diye adlandırdığı anlaşılıyor.

‘’Varlıkla hiçliğin birliği. Saf varlıkla saf hiçlik aynı şeydir. Hakikat olan ne varlık ne de hiçliktir. Varlığın hiçliğe, hiçliğin varlığa -geçmesi değil- geçip kaybolmuş olmasıdır. Ama bir o kadar da hakikat, onların farklılaşmaması değil, ‘aynı şey olmayışları’, ‘mutlak şekilde farklı’, ama aynı zamanda ayrılmamış ve ayrılamaz oluşlarıdır ve her birinin hemen ‘dolaysızca kendi karşıtında kaybolması’dır. Şu hal de, onların hakikati, bu birbirinde dolaysızca kayboluş ‘hareketi’dir. Bir geçiştir. Halden hale geçiş, oluş. Öyle bir hareket ki, içinde varlıkla hiçlik farklıdır, ama bu fark da dolaysızca eriyip çözülüvermiş bir farktır.’’[11]

Özne ‘kendi için’ olma sürecinde kendinin her belirlenimini, er ya da geç yadsıyıp, değilleyip, yıkıp, yok edip yeni bir belirlenime atılacaktır. Dolayısıyla ‘özne’, tanımı gereği, ‘yıkıcı’ bir varlıktır. ‘Olan’ı, ‘veri’yi, ‘doğal’ı yıkmayan özne değildir, herhangi bir ‘şey’dir. Yani bağımlı, belirlenmiş, koşullanmış, boyun eğmiş, sinmiş, korkmuş, kendine sırt çevirmiş, kısaca özgürlüğünü yitirmiş bir gerçekliktir. Hegel’in felsefesinde ‘özgürlük’, ‘kendi için’ aşamasında devinen öznenin niteliğidir. Hegel’e göre, kendi kendini, olduğu haliyle yıkmayan ve yadsımayan özgür değildir. Özne, özgür olduğu için, kendi kendisiyle yetinmediği için ‘oluşum’ halindedir. Oluşum halinde olmaksa kendi kendini ‘üretmek’tir. ‘Üretim’, olumsuzluğun yıkımını varsayar.

Tinsel dünya, kendinde ve kendi için olan bir dünyadır. Ancak kültür ve uygarlık tarihinde (devlette, bilim, sanat, din ve felsefenin tarihinde) gelişip ilerleyen tine yükseldiğinde tam anlamıyla kendi için ve kendinde bir dünya olur. Başka bir deyişle ide, tinsel alandaki gelişmesinde tek bir insanda değil, birey üstü oluşumlarda asıl kendini bulur. Asıl burada bilinç ve özgürlüğüne erişir. Devlette, bireyin istenci ile genel istenç tam bir uyum halindedir. Devlet doğrudan doğruya genel istencin gerçekliğidir. Bu, istencin somut bir gerçeklik kazanmasıdır. Devlet, tek tek istençlerin bir toplamı değil, canlı ve akıllı bir tümdür.

‘’Bir bilgi, ancak bir bütünün ‘an’ı olduğu zaman doğrulanır. Bunun dışında sadece bir varsayım ya da öznel bir kanıdır. Yalnızca bilginin tek tek parçalarını kucaklayan felsefi yazılar ancak bir takım bireysel kanıları ve inançları dile getirir.’’[12]

Hegel şunu sorar. Mutlak bağımsızlığın koşullarını tam olarak karşılayan nedir? Ve filozof şöyle yanıtlar. Sadece denk ve bağımsız kişiler arasında ki karşılıklı tanınma. Karşılıklı tanınma özdeş-olmayış koşulunu karşılar, zira her iki kişide birbirine denk ve birbirinden bağımsızdır. Doğası gereği, böyle bir tanınma ‘ben’i ve ötekinin kendilerinin denk ve bağımsız statüsünü kabul etmesini gerektirir. Karşılıklı tanınma özdeşlik ilkesini de yerine getirir. Çünkü ‘ben’, sadece öteki aracılığıyla öz-bilinçli hale gelir. Tıpkı başkasının ‘ben’de kendini gördüğü gibi, ‘ben’de kendini başkasında görür. Bu karşılıklı tanınma, tin olarak öz-bilinçten başka bir şey değildir. Zira tin, denk ve bağımsız kişiler arasındaki karşılıklı tanınmadan ortaya çıkar. İşte bu, iki ben arasındaki öz-bilincin tek bir eylemidir ki bu eylemde her ‘ben’, tıpkı ötekinin kendini onda tanıdığı gibi, kendini ötekinde tanır. Hegel’e göre biz bendir, ben bizdir. Bu nedenle Hegel, ‘ben’in mutlak bağımsızlığını sadece tin olarak öz-bilinç aracılığıyla gerçekleştirdiği sonucunu çıkarır.

İnsan ya da bilinç, kendini evrensel bir varlık olarak tanıma, tanıtma istemiyle devinir. Bilincin, kendinin evrensel bir gerçeklik olduğunu kendi başına, kendi köşesinde, yalnızca kendi kendisinin bildiği, daha doğrusu hissettiği bir gerçeklik biçiminde deneyimlemesi bilinci doyurmaz.  Bilinç, ‘kendinin bilinci’ konumuna yükselmeyi amaçlar. Başka bir deyimle, kendi evrenselliği ya da özgürlüğüyle ilgili öznel bilgisini hakikate dönüştürme çabasındadır. Bu amacına da ancak başka bir bilincin kendisini tanımasıyla ulaşabilecektir. İşte bu amaç yönünde çabalayan iki bilinç karşılaştığında, aralarında bir ölüm kalım doğar. Bu savaşta bilinçlerin her biri, ötekinin gözünde, kendinin evrenselliğini, mutlak özgürlüğünü kanıtlayabilmek için her şeyi göze almaya, kendi kendini yok etmeyi bile göze almaya hazırdır.

Ben’in kendi özgürlüğünü kurma girişimi, diyalektiğin çıkış noktasıdır. Ben, gerçek özgürlüğünün neye dayandığını keşfetmeden önce çeşitli deneyim aşamalarından -tanınma ihtiyacı, yaşam/ölüm mücadelesi, efendi/köle çatışması- geçmek zorundadır. Bu diyalektik aracılığıyla ben, er ya da geç solipsist (tekbencilik) kabuğunu kıracaktır. Sonunda ben, özgürlüğünün başkasına denk ve bağımsız bir statü vermesi gerektiğinin ve kendi özgürlüğünün bir başkası aracılığıyla elde edilen denk ve bağımsız varlıkların öz-farkındalığına dayandığının farkına varacaktır.

‘’Düşünmek, bir şeyi tümellik biçimine koymak demektir. Kendini düşünmek demek, kendini tümel diye bilmek, kendine tümelin belirlenimini vermek, kendine ilişkin olmak demektir. Pratik özgürlüğün öğesi bunun kapsamında vardır. Tin, doğal isteklerinden, maddeye batmışlığından sıyrılmak zorundadır.’’ [13]

Hegel’in felsefesinin hem bir ‘Varlıkbilim’ (Ontoloji) hem bir ‘İnsanbilim’ (Antropoloji) olduğu görülebilir. Bu düşüncenin engin derinliğini, tükenmez zenginliğini yapan da söz konusu iki boyutu, birbirlerini tam tamına tamamlayan boyutlar biçiminde içermesinde yatar. Varlık-bilimsel açıdan ‘kendi için’ aşaması ortaya belirli bir sorun çıkarır.  Neden bir belirlenimin yadsınması, değillenmesiyle ‘hiçlik’e değil de yeni bir belirlenime açılınır? Özne kendini, bir hali, bir görünümü, bir belirlenimiyle ortadan kaldırdığında neden hiçliğe yuvarlanmaz da yeni bir belirlenimle ortaya çıkar? Hegel’in felsefesinde ‘her belirlenim bir yadsımadır’ ancak aynı zamanda, ‘her yadsıma bir belirlenimdir’. Bu demektir ki, A ortadan kaldırıldığında B, B ortadan kaldırıldığında C, C ortadan kaldırıldığında D … ortaya çıkıyorsa, A, B, C, D belirlenimlerinin ya da betilerinin başlangıçta var olduğu varsayımı kabul edilmiştir. Başka bir deyimle tin (mutlak, hakikat) ‘tümüyle’, ‘bütünüyle’ başlangıçta verilmiştir. Ancak, tıpkı ağacın tohumu gibi, potansiyel, sarılı ve örtük biçimde verilmiştir. Tin başlangıçta ‘kendinde’dir. Kendini tanıma, kendini tanıtma istemiyle ‘kendi için’ aşamasına geçtiğinde, kendini örtük durumdan açık duruma, daha baştan içinde barındırdığı tüm olanakları, birbiri ardından gerçekleştirmeye, edimselleştirmeye başlar. Hiçbir belirlenimde yerleşip duramaz. Çünkü kendisini bulabilmesi için, içindeki tüm belirlenimleri, olanakları ortaya çıkarması gerekir.

“Ancak bizim diyalektik adını verdiğimiz, aklın yönettiği yüce devinimdir. Birbirlerinden katı bir biçimde kopmuş ve bu kopuk halleriyle ortada görünenler (‘tecelli’ edenler, ‘zuhur’ edenler) kendiliklerinde kendileri ne ise o olarak, söz konusu yüce devinime girerken birbirlerinin içine girerler. Böylelikle, kopukluklarının varsayımı ortadan kalkar.”[14]

Özne kendinin sonuna değin ilerlemedikçe, kendini mutlak biçimde tüketmedikçe doygunluğa yani kendisine erişemez, ‘kendi yanına’ yerleşemez. ‘Kendi yanına’ yerleşmekse, kendinin, belirlenimlerinin tümü olduğu bilincine ermek, içindeki olanaklarının tümünün mutlak biçimde gerçekleştiğinden emin olmaktır. Bu yüzden özne kendini tamamlamadıkça yani ölmedikçe, kendi yanına yerleşemez. Eğer kendinde daha edimselleşmemiş gücül belirlenimler kalmışsa, özne henüz kendini tümüyle gerçekleştirememiştir. Bu gözlemlerden, ‘özne ancak öldüğünde gerçeğine ulaşır’ sonucu çıkarılmamalıdır. Ancak özne, ölümlü olduğu için, Heidegger’in yetkinlikle dile getirdiği gibi, ‘ölüme yönelmiş’ varlık olduğu için, kendinin şu ya da bu çehresinde gerçeğini bulan bir gerçeklik değil, bir çehreden bir çehreye durmaksızın geçen varlık yani saf geçiş, saf devinim olduğu bilincine varır. İşte bu yüzden Hegel’in gözünde ‘hakiki olan, olanın tümüdür’.

’’Tinin yaşamı, ölüm karşısında korkuya kapılan ve kendini yıkımdan arı tutan yaşam değil, ona katlanan ve onda kendini sürdüren yaşamdır. Tin, hakikatini ancak kendini mutlak yırtılış içinde bularak kazanır. Tin, tıpkı bir şey için önemsiz ya da yanlış dediğimiz ve o şeyle ilişiğimizi kesip başka şeyle uğraştığımız zamanki gibi, olumsuzdan yüz çeviren ‘olumlu’ halindeyken böyle bir güç olmaktan uzaktır. Tin, ancak olumsuzla yüz yüze durduğu ve onda oturduğu zaman böyle bir güçtür. Bu oturma, onu varlık haline büründüren büyüdür.’’ [15]

Hegel diyalektiği, mantıksal bir zorunlulukla, ‘bitimlilik’i içerir. Tin, aynı zamanda özne olduğu için, insan bireyi gibi, bir gün, tamamlanacak, bitecek, ölecektir. Burada Hegel diyalektiğinin en önemli varsayımlarından birini, ‘tarihin bitimliliği’ izleğini buluyoruz. Hakiki olan, başlangıçta örtük olarak verilmiş tüm olanaklarının açılması, gerçekleşmesiyle tamamlanır. Hakiki olan tamamlanmalıdır. Son gözlem, Hegel’in felsefesinin neden, zorunlu olarak, dizge biçiminde oluştuğunu anlamamızı sağlıyor. Dizge, ruhun devinimi ya da yaşamı boyunca kat ettiği tüm uğrakları, eklemli biçimde içinde soğuran ‘bütün’ yani Hegel’in felsefesinin ‘tümü’dür.

Kaynakça:

  1. Hegel Seçme Parçalar (Kitap), Çev. Hüseyin Demirhan
  2. Diyalektik (Makale), Ragıp Ege (Not: Prof. Dr. Ahmet Cevizci’nin editörlüğünü yaptığı Felsefe Ansiklopedisi’nin 4. cildi için hazırlanmıştır. Ekim 2005)
  3. Hegel (Kitap),Frederick Beiser
  4. Felsefe Tarihi (Kitap), Prof. Macit Gökberk

Dipnotlar:

[1] Hegel, Küçük Mantık, Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi, Hegel – Seçme Parçalar

[2] Tinin Fenomenolojisi s.15-16, Hegel – Seçme Parçalar

[3] Hegel, Küçük Mantığa Giriş, Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi s.11, Hegel – Seçme Parçalar

[4] Hegel, Küçük Mantığa Giriş, Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi s.11-12, Hegel – Seçme Parçalar

[5] Hegel, Küçük Mantığa Giriş, Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi s.11, Hegel – Seçme Parçalar

[6] Hegel,Mantık Bilimi s.13-14, Hegel – Seçme Parçalar

[7] Hegel, 22 Ekim 1818 Söylevi, Hegel – Seçme Parçalar

[8] Hegel, Küçük Mantığa Giriş, Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi 2. Baskı, Hegel – Seçme Parçalar

[9] Hegel, Küçük Mantığa Giriş, Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi s.11-12, Hegel – Seçme Parçalar

[10] Hegel – Estetik Dersleri I. s.70-73, Hegel – Seçme Parçalar

[11] Hegel – Mantık Bilimi, Birinci Bölüm s.77-79, Hegel – Seçme Parçalar

[12] Hegel, Küçük Mantığa Giriş s.14-15, Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi, Hegel – Seçme Parçalar

[13] Hegel, Felsefe Tarihi Dersleri, s.113, HEGEL – Seçme Parçalar

[14] Hegel, Mantık Bilimi I, ‘Diyalektik’, Ragıp Ege

[15] Hegel, Tinin Fenomenolojisi, s.29-30, HEGEL – Seçme Parçalar