Hegel Felsefesinde Yabancılaşmanın Anlamı ve Rolü*

Sayı 63 - Ekim 2015

Aşağıdaki yazı Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2011 Güz, 12. sayıdan alıntılanmıştır.

 

Hegel’de Yabancılaşma’nın Anlamı:

Hegel’in eserlerinde yabancılaşma’ya karşılık gelen iki kelime vardır. Bunlardan biri Entfremdung; yabancılaşma, diğeri Entäußerung; dışsallaşma’dır.[1] Dışsallaşma kendini dışa vurma, açığa çıkarma demektir. Hegel yabancılaşmayı Tinin Fenomenolojisi adlı eserinde ele alır. Fenomen’in açığa çıkan, kapalı kalamayan anlamına geldiğini göz önünde bulundurursak Hegel’in bu eserde tinin yabancılaşmasını, dışsallaşmasını ya da açığa çıkışını anlattığını söyleyebiliriz.

Hegel’de yabancılaşma dağılma anlamına gelir, basit bir bileşimin dağılıp daha karmaşık bir bileşim haline gelme sürecidir.[2] Bu ifadede atıfta bulunulan “bileşim”in tin olduğu söylenebilir. Tin dağılarak ya da yabancılaşarak daha karmaşık bir hal alır. Tekrar yukarıdaki iki kelimeye dönecek olursak:

“Entäußerung ve Entfremdung terimlerinin bizzat kendilerinde yeni hiçbir şey yoktur. İngilizce “yabancılaşma” (alienation) sözcüğünün Almancaya doğrudan çevirileridir. İktisat teorisi üzerine çalışmalarda, bir metanın satışını göstermek ve doğal hukuk üzerine çalışmalarda, bir yerin en eski halkına ait (aborjinal) özgürlük kaybına, özgürlüğün, bir toplumsal sözleşmenin sonucunda ortaya çıkan topluma devredilmesine ya da o özgürlükten yabancılaşmaya gönderme yapmak için kullanılmıştı.” [3]

Yabancılaşma sözcüğünün iktisat ve toplumsal sözleşme ile ilişkili olarak kullanılmış olması oldukça anlamlıdır. Çünkü yabancılaşma, başta Rousseau ve Marx olmak üzere birçok düşünür tarafından en fazla iktisat, toplumsallığa geçiş veya siyaset bağlamında konu edilmiştir. Rousseau ve Marx yabancılaşmayı sadece bu alanlarla ilişkilendirerek sınırlandırmış ve ona olumsuz bir anlam yüklemişlerdir. Oysa Hegel söz konusu yaklaşımları büyük ölçüde içine alan çok daha geniş bir yabancılaşma alanı düşünmüştür ve yabancılaşmaya olumlu bir anlam yüklemiştir.

Toplumsallığa geçişi düşünecek olursak; tek tek bireylerin kendilerine ait güçleri devrederek devlet’i oluşturmaları bir tür yabancılaşmadır. Hegel de böyle düşünür. Fenomenoloji’deki;

“…yabancılaşma ilk kez Mutsuz Bilinç bölümünün (Unhappy Consciousness) sonunda karşımıza çıkar. Burada bir Tanrı’ya karşı koyan bireysel bir bilinçle karşılaşırız. Sonraları bir Yasal Durum’da, bir imparatora karşı koyan insanlar söz konusudur. Her iki durumda da Hegel bize der ki, “bireylerin karşı koyduğu gerçeklik aslında kendi yabancılaşmış yapılarıdır.”[4]

Devletin de tinin yabancılaşma sürecinde oluştuğunu, tinin görünür hale gelme biçimlerinden biri olduğunu biliyoruz. Devletin ortaya çıkışıyla birey büyük ölçüde özgürleşmiş ve istenci doğrultusunda eyleyebileceği bir ortama kavuşmuştur.

Devlettir ki… birey Özgürlüğünü onda bulur ve yaşar… Çünkü Devlet evrensel, özsel İstencin ve öznel İstencin birliğidir… Bu birlikte yaşayan bireyin… bir değeri vardır… Dünya tarihinde ancak bir Devlet kurmuş halklar söz konusu edilebilir. Çünkü anlaşılmalıdır ki Devlet Özgürlüğün, saltık son Ereğin olgusallaşmasıdır…”[5]

Devletin olmaması halinde karmaşa ve düzensizliğin hâkim olduğu bir ortam söz konusu olurdu ve böyle bir ortamda insan kendini geliştiremezdi. Tin kendini bilim, uygarlık vd. olarak gösteremezdi.

Ancak Rousseau, Hegel’den farklı olarak uygarlığı, Hegel’de olduğu gibi, insanın özgürlük mücadelesinin bir aşaması olarak değil, insanın zincirler içinde olmasının ana nedeni olarak görmüştür. Rousseau’ya göre antik çağların tikel toplumlarından Hristiyanlığın yarattığı genel topluma geçiş insanın ilerlemesinin değil; düşüşünün bir işaretidir.”[6]

Rousseau siyaset, bilim ve sanat alanındaki gelişmelerin getirdiği mutsuzlukları ve sorunları yabancılaşma ve yabancılaşmanın sonuçları olarak görmüş ve son derece olumsuz bir tablo çizmiştir. “…ilim, edebiyat ve sanatlar insanları bağlayan zincirleri çiçeklerle örter; hür yaşamak için doğmuş görünen insanların damarlarında taşıdıkları hürriyet duygusunu söndürür; onlara kölelik hayatını sevdirir; onları medeni milletler dediğimiz kütleler haline sokar.[7] Rousseau’nun sözünü ettiği olumsuzlukların insanlığın ilkel döneminde var olmadığı açıktır. Fakat bu, ilkel dönemde hiçbir olumsuzluk olmadığı anlamına gelmez ve insanlık tarihine sadece olumsuzlukları göz önüne alarak bakmak, tek taraflı, eksik bir bakmadır.

Rousseau’nun ardından Marx’ın görüşüne geçebiliriz. Yabancılaşma kavramı “iktisadi ya da toplumsal bir türde her çalışmaya ve her insan etkinliğine ayrılmaz bir biçimde bağlı olan kompleks özne-nesne ilişkisine göndermede bulunur.[8] İnsanın etkinlikle var olan, açığa çıkan bir varlık olması onun sürekli etkinlikte bulunmasını gerektirir. Bu klasik iktisatçıların birey hakkındaki görüşünü anımsatır.

Klasik iktisatçılar bireyi, kendi başlarına birer amaç olarak görülen para birikimi ve zenginlik için doğal olarak çabalayan insanlar olarak gösterdiler. Bu birey, iktisadi başarı için büyük bir çabayla çalışmalı, giderek daha fazla üretmeli, başkalarıyla rekabet etmeli ve sermaye biriktirmek için lüks tüketim zevkinden vazgeçmeliydi…[9]

Marx Hegel’i bu konuda eleştirir. Onun bu noktada ortaya çıkan birtakım olumsuzlukları görmediğini dile getirir. Hegel’in gerçekte klasik iktisat teorisinin doruklarında durduğunu ve insanın onunla kendisini yarattığı süreç olarak gerçek bir çalışma anlayışına sahip olduğunu, ama yalnızca olumlu taraflarını göz önünde bulundurduğundan çalışmanın kapitalist toplumdaki olumsuz yönlerine dair hiçbir kavrayışının olmadığını[10] söyler. Marx’a göre kapitalist ekonomi sistemi dört çeşit yabancılaşmaya neden olmaktadır. Çalışanlar kendilerinin değil de işverenin denetiminde olan emeklerine, ürettikleri ürünün kendilerine değil de işverene ait olması sonucu bu ürüne, bu ikisinin sonucu olarak kendi kendilerine ve diğer insanlara yabancılaşır.

İnsanın kendi emek ürünlerine, kendi yaşamsal etkinliğine, kendi cinsil varlığına yabancılaşmasının dolaysız bir sonucu da şudur: insan insana yabancılaşmıştır. İnsan kendi kendisinin karşısında iken, onun karşısında olan ötekidir. İnsanın kendi emeğine, kendi emek ürününe ve kendi kendine ilişkisi için doğru olan şey, insanın öteki insana ve onun emek ve emek nesnesine ilişkisi için de doğrudur.”[11]

Görüldüğü üzere Marx yabancılaşmayı olumsuz olarak görürken Hegel hem olumlu olarak görmüş hem de yabancılaşmayı sözünü ettiğimiz alanları (siyaset, bilim, iktisat) da içine alacak biçimde çok daha geniş bir alanla ilişkilendirmiştir. “Fenomenoloji’de “dışsallaşma” terimi, çok yüksek bir felsefi genellik düzeyinde kullanılır…”[12] Hegel sadece insan dünyasına ait ürünlerin (devlet, bilim, siyaset, iktisat vd.) değil, aynı zamanda doğa’nın da Tin’in yabancılaşmasıyla oluştuğunu söyler.

“Onun görüşüne göre, doğa da tarih de, tinin “dışsallaşmalar”ıdır. Fakat doğa, ebedi bir dışsallaşmadır; onun devinimi de sözde bir devinimdir… Hegel’in teorisinde doğanın gerçek bir tarihi yoktur… …Hegel’e göre, insanlık tarihi başlayana kadar yeryüzünün tarihi tamamlanmıştır.”[13] Bu nedenle yabancılaşmaya ilişkin irdelemeler doğa üzerinde değil insanlık tarihi üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Tarih, Doğa ve Yabancılaşmanın Olumlanışı:

Hegel’e göre doğanın sürmekte olan bir tarihinin olmaması onun yabancılaşmaya tabi olma sürecinin büyük ölçüde tamamlandığını düşündürür. Çünkü “Doğadaki değişimler, ne denli sonsuz “bir çokluk” içinde olsalar da, yalnızca her zaman kendini yineleyen bir döngü gösterirler. Doğada güneşin altında yeni hiçbir şey olmaz”[14] Dolayısıyla yabancılaşma kendini daha çok tarihte göstermektedir.

Hegel’in tarihin çeşitli aşamalarında ortaya çıkan sorunları, mutsuzlukları, acıları yok edilmesi gereken olumsuzluklar olarak görmemesinin nedeni de onların olumlu bir süreç olan tinin yabancılaşma sürecinin birer parçası olmalarıdır. Bu onların var olmanın ve oluşun da birer parçası oldukları anlamına gelir. Hatta Hegel onlar olmadan dünyada bir değişimin, gelişmenin olamayacağını dile getirir ve “Dünya Tarihi bir mutluluk sahnesi değildir. Ondaki mutluluk dönemleri boş sayfalardır, çünkü bunlar karşıtlığın askıya alındığı uyum dönemleridir,”[15] der. Karşıtlık ne kadar keskinse yabancılaşma da o denli çoktur ve tarih aynı oranda büyük olaylara ve değişimlere gebedir.

Hegel, yabancılaşmanın modern dünyanın erken döneminde doruk noktasına ulaştığını ileri sürer:… …“pratik”in dünyasında-, (kamu yararına olduğu varsayılan) siyaset ile (kişisel çıkarla ilgili etkenlere bağlı olan) iktisat arasında bir çatışma ortaya çıkacaktır…. …“teori”nin dünyasında- ise, aydınlanma ile dinsel inanç arasındaki semada bir savaş patlak verecektir.”[16]

Burada, Hegel’den sonra yaşanan gelişmelerin onun tasarladığından çok farklı olduğu ve Hegel’in öngörülerinin gerçekle örtüşmediği yönünde eleştiriler bulunduğunu söylemeliyim.

Hegel tarihin daha iyi, daha eksiksiz bir duruma doğru bir ilerlediğini düşünür.[17] Çünkü tarih devam ettikçe Tin’in kendini tanıma süreci tamamlanmaya doğru gitmektedir ve özgürlüğe yaklaşılmaktadır. Tarihin her aşamasında kendini gösteren yabancılaşma (yabancılaşmalar) yeni ve daha ileri bir durumu doğurur. Bu yeni durum da kalıcı değildir. Yeni yabancılaşmalarla her defasında daha ileri bir seviyeye ulaşılır. “Hegel, tek tek tarihsel toplumlar ve onlarla irtibatlandırılan dünya görüşleri ya da tin’leri, buna paralel terimlerle, yani olumsuz yönlerini atarken, onların olumlu yönlerini kendisine dâhil etmek suretiyle, daha öncekileri diyalektik olarak aşan toplumlar ve dünya görüşleri diye anlar.”[18] Bu sürecin devam edebilmesi, söz konusu sorunları ve mutsuzlukları da kaçınılmaz olarak doğuran karşıtlıkların varlığına bağlıdır. Bu nedenle Hegel sözü edilen sorunlara da olumlu bakar.

Günümüz koşullarına birden bire ulaşılmadı ve ulaşılamazdı da. Bu aşamaya gelmek için yabancılaşmanın sağladığı çeşitli dönemlerden geçtik ve her yabancılaşma bir gelişme ile sonuçlanarak aşıldı, aşılıyor. Yabancılaşmanın gelişmeyi nasıl sağladığını devlet örneğine bir kez daha değinerek daha yakından bakalım. Devletin bireylerin kendilerine yabancılaşmış güçlerinin bir toplamı olduğunu söylemiştik.

Kişi ve devlet bir bütün olduklarını görebilmek için birbirlerinden ayrılmalı ve güçsüz kalmalıdır. Eğer taraflardan biri diğer tarafla arasındaki ilişkiyi ve ona olan bağımlılığını görmüş olsaydı, bu, gelişmeyi durdururdu. Bu durum da, her iki tarafın gerçekliğinin, öneminin ve gücünün altını kazardı.”[19]

Bireyler ve toplumlar devletle ayrılıkları yardımıyla kendilerini geliştirirler. Devletin kimi zaman koruyan, güvence altına alan, kimi zaman engelleyen, sorun yaratan faaliyetleri bireylerin amaçları doğrultusunda çalışarak gelişmelerini sağlar. Zamanı geldiğinde devletin kendileri olduğunu anladıklarında ise özgürleşirler.

Devlet bizim kendi inşamız olmasaydı, eğer, dışsal ve keyfi bir otorite olsaydı, yani özerk bir yapı olsaydı, asla özgürleşemezdik. Devlete uyarken en derin şekilde kendimize, rasyonel kişiliklerimize uyarız. Ancak, bunu en başından görmüş olsaydık, düzen sağlamak için ihtiyaç duyacakları otoriteyi ve gerçekliği onlara bahşetmezdik.[20]

Bu örnekte de görüldüğü gibi yabancılaşma ve gelişme[21] arasında önemli bir ilişki vardır ve her yabancılaşma tinin kendine yabancılaşmasının birer parçası olduğu için tarihteki gelişmeler tinin kendine yabancılaşmasının sonucudur.

Görüldüğü üzere yabancılaşma, Hegel felsefesinin merkezinde yer almaktadır. O varlığın ve oluşun zorunlu koşuludur. Bu zorunluluğu daha iyi gösterebilmek için yabancılaşmaya daha yakından bakmak gerekir.

Karşıtını Kendinden Çıkartma:

“Yabancılaşmaya ilişkin çalışmalarda çoğunlukla yabancılaşma tam olarak nedir? Neden ve nasıl gerçekleşir?” gibi soruları yanıtlamaya odaklanmış bölümlere rastlanmaz. Bu sorulara yanıt olarak kabul edilebilecek az sayıdaki cümlenin ise açıklanmaya, temellendirilmeye muhtaç olduğu fark edilir. Bu önemli noktanın yüzeysel olarak geçilmesi yabancılaşmaya dair ileri sürülen diğer fikirlerin güvenilirliğini olumsuz yönde etkiler. Hegel felsefesinde yabancılaşmanın ele alınışı yabancılaşma kavramına önemli bir aydınlık getirmektedir. Bu nedenle kavramın Hegel felsefesinde daha ayrıntılı irdelenmesi önemlidir.

Daha önce “Hegel, Tin’in üç aşamasından söz eder,” demiş ve bu aşamaların neler olduğundan söz etmiştik. Bu aşamalardan ilki “kendinde tin ya da kendinde şey” (ding an sich) olarak da adlandırılabilecek olan öznel tin aşamasıydı. Bu aşamada tin soyut bir öz durumundaydı. Bu aşmada saf soyutlama olan tin arı bir varlık halindedir ve Hegel’e göre “… arı varlık ve arı Yokluk aynıdır. Gerçeklik olan ne Varlık ne de Yokluk, ama Varlığın Yokluğa ve Yokluğun Varlığa geçmiş olmasıdır.”[22] Dolayısıyla bu aşamada tin ya da diğer bir deyişle kendinde şey bir gerçekliğe sahip değildir. Yani duyulara, tecrübeye açık değildir, görünürlüğü yoktur. Bunlara bağlı olarak hakkında bilgi edinilmesi de mümkün değildir.

“Kendinde-Şey o hakkında onda her şeyin bir olduğundan başka hiçbir şeyin bilinmediği Saltık ile aynıdır. Buna göre bu kendilerinde-Şeylerin içinde ne olduğu hiç kuşkusuz çok iyi bilinir; böyle olarak gerçekliksiz, boş soyutlamalardan başka bir şey değildirler.”[23]

Bir şeyin bir gerçekliğinin olabilmesi ve bilinebilmesi için bir belirlenimi olması, Ona ilişkin ‘-dir’, ‘-dır’ gibi yüklemlerle biten yani yargı bildiren cümlelerin kurulabilmesi gerekir. “Şeylere… …tüm belirlenimden yoksun hiçlikler olarak düşünüldükleri düzeye dek kendinde denir. Bu anlamda hiç kuşkusuz kendinde-Şeyin ne olduğu bilinemez. “Çünkü Ne?” sorusu belirlenimlerin verilmesini ister.”[24]

Belirlenimi olmak “Bir Şey” olmaktır. ‘Bir şey’den söz edilebilmesi için o şey olmayan bir şeye yani o şeyden başka olan’a, o şeyin başkası olan’a ihtiyaç vardır. Çünkü bir şey olan başka olmayan’dır. Kendisinin başkası olmayandır; “öyle ki tek bir belirli Varlık yoktur ki yalnızca bir belirli –Varlık olarak belirlenmiş olsun ve bir belirli Varlığın dışında ve öyleyse kendisi bir Başkası olmasın.”[25] Daha önce Belirleme’nin olumsuzlama olduğunu söylemiştik. Belirlemek, belirlenen şeyin dışındakileri değillemektir yani olumsuzlamaktır. Onları olumsuzlayarak belirlenen şeyi olumlamaktır. “Bir şey” dendiğinde onun dışındakine “bir şey değil”, “başkası” denmiş olur. Böylelikle bir şey belirlenerek var olur ve bir gerçeklik kazanır. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; Tin’in bilinebilmesi, bir gerçekliğe sahip olabilmesi için belirlenmeye dolayısıyla, başkası’na, olumsuzlamaya ihtiyacı vardır.

Bu nedenle Tin var olmak için kendi başkasını kendi içinden kavramsal bir zorunluluk ile çıkarmalıdır. Çünkü var olan her şey kendi varlığını başkalarından ayrımına borçludur. Örneğin ‘Süt’ kendi belirlenim ve niteliğini ‘Ayran’, ‘Tabak’, ‘İnsan’ gibi sonsuz sayıdaki ‘Süt Olmayan’dan ayrımına borçludur. [26]

Bir şey’in “o olmayanı”, “değili”, “olumsuzu”, “başkası” çoktur ama “bir şey” bir tanedir. Bu “bir taneliği” ile “bir şey”dir ve vardır. Tin de var olabilmek için kendi Başkası’nı kendi içinden çıkararak belirlenmelidir.

“Hegel’e göre varlık eğer gerçekten var olacaksa, belirlenimli olmalı ve soyut kendindeliğini geride bırakmalıdır. Gerçek şudur ki, arı varlık bir soyutlamadan ibarettir ve var olan her şey öncesiz ve sonrasız kavramsal bir zorunlulukla belirlenimlidir yani kendi başkasından yalıtılmış soyutluğu içinde var değildir.[27]

Hegel, eserlerini kaleme aldığı Almancada “başkası” yerine “andere” sözcüğünü kullanmıştır. Hegel’in Türkçe çevirilerinde “Başkası” olarak geçen sözcük “Öteki” olarak da anlaşılabilir. Andere’nin sözlük anlamı: 1. a) kendi olmayan, ikinci, başkası; b) kendi olmayan, sonraki, önceki. 2. benzer olmayan, değişik başka türlü, farklı olarak belirtilmiştir.[28] Yabancılaşmanın etimolojik incelemesi göz önüne alınırsa andere’ye yani başkası’na rahatlıkla yabancı da denebilir.

Dolayısıyla tin var olmak için kendi yabancı’sını kendi içinden çıkarmalıdır. “Kendi kendisinin yabancısı”, “kendi kendine yabancı olmalı” yani yabancılaşmalıdır. Böylelikle belirlenir, var olur, bilinir hale gelir, kendi bilincine ulaşır. Kendi bilincine ulaşması kendi kendisini bilmesi, kendi kendisinin nesnesi olmasıdır.

Bilinç deneyiminde olandan başka hiçbir şey bilemez ve kavramaz; çünkü deneyimde olan yalnızca tinsel tözdür, ve dahası, bilincin ‘kendi’sinin nesnesi olarak böyledir. Ama Tin nesne olur, çünkü Tin kendine bir başkası olma, e.d. kendi ‘kendi’ – sinin nesnesi olma ve bu başkalığı ortadan kaldırma devimidir. Ve deneyim tam olarak bu devime verilen addır: Burada dolaysız olan, deneyimlenmemiş, e.d. soyut olan – ister duyusal varlığın isterse salt düşünsel yalının soyutu olsun –kendine yabancılaşır ve sonra bu yabancılaşmadan kendine geri döner ve böylelikle şimdi ilk kez edimselliği ve gerçekliği içinde betimlenir ve aynı zamanda da bilincin bir iyeliği olur.”[29]

Görülen o ki; Belirleme ve onun kapsamındaki olumsuzlama yabancılaşma sürecine dâhildir. Hatta yabancılaşmanın kendisidir. Bu bağlamda yabancılaşma ise Var olma’nın vazgeçilmez koşuludur. Çünkü:

“…olumsuzlamanın yaratma sürecinin ta kendisi olduğunu aklımızda tutmamız gerekir. Çünkü bir nesnenin olumlu özelliği belirlenmelerinden meydana gelir. Taşın özelliği beyaz, ağır, sert, v.b. olmasıdır. Ve bütün bu belirlemeler olumsuzlama olduğuna göre, demek ki bir şeyin olumlu özelliği olumsuzlamalarından meydana gelir. Dolayısıyla olumsuzlama, olumlu bir varlığın özünün ta kendisidir. Ve dünyanın var olabilmesi için her şeyden önce olumsuzlama gücü, “olumsuzlamanın olağanüstü gücü” gereklidir.”[30]

Yabancılaşma bu nedenle gerekli ve önemlidir. Son olarak bütün bunların çalışmanın diğer bölümlerinde sözü edilen bazı noktalarla bütünleşebilmesi adına şunları belirtelim: Hegel varlığın diyalektik yapısını keşfetmiştir, demiştik. Varlık diyalektik bir yapıya sahiptir ve yabancılaşma da diyalektiğin kendisidir. Diyalektik “karşıtlar halinde olagelen ve amacı bu karşıtların birleşmesi olan varlık ve düşüncenin hareketidir.”[31] Burada söz konusu karşıtlar yukarıda ifade edildiği gibi tin ve tinin başkası, yabancı’sıdır.

Ona doğa demek de mümkündür çünkü tinin dışsallaşmasının, yabancılaşmasının ilk ürünü doğadır. “Doğa kendi belirlenimine göre böyle bir Başkasıdır; Tinin Başkasıdır…”[32] Birbirine karşıt olan tin ve doğanın diyalektiği devam eder. Diyalektik:

“…hareketin ereği, İdenin kendisini bulmasıdır. Başlangıçta ide sadece bir imkandır, kendi kendine olan bir İde’dir. Fakat İdenin kendisini bilmesi için içeriğini geliştirmesi, ilk önce duygusuz ve uyuşuk tabiatta kalması, sonra da tinde (tinsel varlıkta) kendisini bulması gerektir. Bunun için de İde birtakım anlar ve şekillerden geçer. İde, sonunda kendisini bulması için, uzun bir yolu geçecektir. Kendini göstermesi ile İde gerçeklik kazanır, soyutluktan kurtulup hakikat olur.”[33]

Tin kendisine yabancılaşarak doğayı oluşturmasının ardından yabancılaşmaya devam eder ve hem var ettiği hem de kendisinden geçerek var olduğu uzun yolu yani tarihi oluşturur; bu yolculuk tarihin sonuna, yabancılaşmanın tamamlanmasına kadar devam eder.

 

Notlar:

* Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları, Sayı 24

 


[1]  Michael Inwood, Hegel Dictionary, Blackwell Publishers, Massachusetts, first. 1992, s. 35-36

[2]  Michael Inwood, Hegel Dictionary, s. 36

[3]  Georg Lukács, Tinin Fenomenolojisi’nin merkezindeki felsefi kavram olarak Entäußerung (dışsallaşma), (Young Hegel’den alınmış bir metin), Çev. Doğan Barış Kılıç, Baykuş Felsefe Yazıları Dergisi, Sayı 2, Alef Yayınevi, İst. Mayıs 2008, s. 129 (127-161)

[4]  Philip J. Kain, Hegel’in Görüngübilimi’nde Bireyin Özgürlüğü, Gücü ve Kültürel Yapılanması, Çev. Ayşe Çevik, Monokl: Hegel Özel Sayısı (Yıl II, Sayı IV-V), YKY, Yaz-Sonbahar, 2008, s.148 (148-159)

[5]  G. W. F. Hegel, Tarih Felsefesi, s. 36

[6]  Faruk Yalvaç, Hegel’in Uluslararası İlişkiler Kuramı: Dünya Tini, Devlet ve Savaş, Phoenix Yayınevi, Ank. 2008, s. 37

[7]  Jean Jacques Rousseau, Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 11. Baskı, İst. 2009, s. 44

[8]  Georg Lukács, Tinin Fenomenolojisi’nin merkezindeki felsefi kavram olarak Entäußerung (dışsallaşma), s. 130

[9]  Walter A. Weisskopf, Yabancılaşma ve İktisat, Çev. Çağatay Koç, Anahtar Kitaplar Yayınevi, Birinci Basım İst. Eylül 1996, s. 51

[10]  Georg Lukács, a.g.e. s. 143

[11]  Karl Marx, Yabancılaşma: 1844 El Yazmaları, Çev. Kenan Somer, Ahmet Kardam, Sol Yayınları, 3. Baskı Ank. 2007, s. 29

[12]  George Lukács, a.g.e. s. 130

[13]  George Lukács, Tinin Fenomenolojisi’nin merkezindeki felsefi kavram olarak Entäußerung (dışsallaşma), s. 133-134

[14]  G. W. F. Hegel, Tarih Felsefesi, s. 47

[15]  G. W. F. Hegel, Tarih Felsefesi, s. 27

[16]  Richard Gun, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde Tarihin Başlangıcı ve Sonu, Çev. Ömer Şirin, Baykuş Felsefe Yazıları Dergisi, Alef Yayınevi, Sayı 2, İst. Mayıs 2008, s. 177 (162-186)

[17]  G. W. F. Hegel, Tarih Felsefesi, s. 47

[18]  David West, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, Çev. Ahmet Cevizci, Paradigma Yayıncılık, İst. 2005, s. 72

[19]  David West, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, Çev. Ahmet Cevizci, Paradigma Yayıncılık, İst. 2005, s. 72

[20] Philip J. Kain, Hegel’in Görüngübilimi’nde Bireyin Özgürlüğü, Gücü ve Kültürel Yapılanması, s.148-149

[21] Gelişme derken, ona kendinde olumlu ya da olumsuz gibi nitelikler atfetmekten kaçınıyorum. Hegel Tarih’in geri dönülmez bir şekilde ileri doğru gittiğini söylediği için her Gelişme’nin olumlu olduğu söylenebilir.

[22]  G. W. F. Hegel, Mantık Bilimi, s. 61

[23]  G. W. F. Hegel, Mantık Bilimi, s. 91

[24]  G. W. F. Hegel, Mantık Bilimi, s. 91

[25]  G. W. F. Hegel, Mantık Bilimi, s. 88

[26]  Enver Orman, Hegelci Diyalektikte Bir Şey ve Başkası, Kutadgubilig Felsefe Bilim Araştırmaları Dergisi, Dergâh Yayınları, Sayı: 9, Mart 2006, s.103 (99-120)

[27]  Enver Orman, a.g.e. s. 106

[28]Der Grosse Duden, Bibliographisches İnstitut, Mannheim/Wien/Zürich, 1970, s. 41

[29]  G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 41-42

[30]  W. T. Stace, Hegel Üstüne, s. 68

[31]  Macit Gökberk, Hegel’in Devlet Felsefesi, Felsefe Arkivi, İst. Üniv. Ed. Fak. Felsefe Bölümü Dergisi, Çık. E. Von Aster vd. Cilt I, Sayı 2-3 İstanbul 1946, (98-129) s. 106

[32]  G. W. F. Hegel, Mantık Bilimi, s. 89

[33]  Macit Gökberk, a.g.e. s. 106-107