Hayallerin Koçbaşı

Ütopya - 2018

Kimin ütopyasıdır bu insan böyle

Çabalar durur Tanrı’ya benzemeye

Ütopyayı gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal diye tanımlarken dikkatli olmak gerekir. Çünkü her hayal, gerçek kadar bir “var” dır, bir “varlık”tır. Varlık olmayı, var olmayı nesnel gerçeklikle sınırlamak; “var olmak, algılanmaktır” diyen Berkeley, “öznellik gerçekliktir, gerçeklik öznelliktir” diyen Kierkegaard ve onlar gibi düşünen pek çok kişiye haksızlık olurdu.

Biz,
hayaller ve onun en rafine, en uç “örgütlenmesi” olan ütopyalarımızla
“ontolojik hakikatin” nesnel gerçeklikle özdeşleştirilemeyecek kadar “engin”
olduğunu kavrarız. Bu kavrayışla, varoluşumuzu, içinde bulunduğumuz verili
düzeni, nesnel gerçekliğin ötesinde, aşkın biçimde görerek daha “bütünsel” bir
yaşamı kurmanın olanağına kavuşuruz.

Bunun
böyle oluşu, hemen hemen her ütopyanın, içimizdeki tanrısal/kusursuz/ideal olan
ile bağlantılı bir “düşünülmüşlük” niteliği taşımasındandır. Ütopik olanın bu
niteliği, her ütopyaya bizi, gündelik hayatın mutlak hakikatmiş gibi görülen
gerçekliğinin üzerine sıçratacak bir “düşünsel tramplen” işlevi kazandırır. Bu
sayede gündelik hayat aşılırken, gündelik ben de aşılır. İçimizdeki tanrısal
ideal olanı, hayaller, tasarılar üzerinden de olsa deneyleyebilen bir tin
eşliğinde “evrensel ben’in varoluşsallığında olunmaya” başlanır.

Ayrıca
bir ütopyanın gerçekleşmeyecek oluşu, böyle bir varoluşsallığın
gerçekleşmeyecek oluşuyla aynı şey değildir. Şurası açık ki, gerçekleşen her
şey, “maddesel kayıtlılığın işleyişinin” kendinde onaylanmasıdır. Oysa ütopyasının
içindeyken insan, manevi, ideal ve tanrısal olanın da içindedir ve bundan ötürü
daha en baştan bu “maddesel kayıtlılığa” bir “kafa tutuş” ve onu olabildiğince
“kökten” dönüştürme potansiyelli bir tavır alıştır.

Daha
üst bir bakışla, her ütopya bir bakıma, insan ruhunun “maddesel forma” iltica
etmeyi sürdürmekte zorlanmasının yarattığı “asil ve asi” hayallerdir. Adeta,
maddesel ilineksel âlemin kusurlarına muhatap olan Ruh’un zihinsel düzlemde
oluşturduğu, Tanrı ile insanın kurgusal “bir aradalığıdır”.

Zaten
nasıl ki, insanın içindeki tanrısal/ideal/kusursuz olanla ilişkiden doğan
ütopyalarla dışarıya, hayatına biçim vermeye çalışmak, her şeyi biraz daha tanrısallaştırmak,
biraz daha Tanrı’ya benzetmek anlamına gelecekse, aynı zamanda bu durum, Tanrı’nın
bir “ütopyası”nı yürürlüğe sokmak anlamına da gelecektir.

Nasıl
yani, Tanrı’nın bir ütopyası mı var denecek olursa, buna âcizane evet deriz.
Tanrı’nın da bir ütopyası vardır. Tanrı’nın bu ütopyası insandır.

 Tanrı’nın mutlak tekil çaresizliğinden doğmuş
bir ütopyadır insan.

Tanrı’nın
bir başka Tanrı yaratma imkânsızlığının içindeki imkânı kullanılabilir kılan
bir ütopyadır insan.

Varlık
ve yokluk arasında “inayetle” kurulan bir “ütopik simetri”dir insan.

Dahası,
Mutlak Varlık olan Tanrı’nın, sonsuz bilgisiyle, yokluk tezgâhında” “kendi
suretinde” yokluktan dokuduğu –kurguladığı–, ilahi bir ütopyaya karşılık gelen
bir “varlık”tır insan.

Hiç
kimse ikinci bir Tanrı olamayacağına göre bu en başından, sonuna kadar bir
ütopyadır. İlahi olması da bu hakikati değiştirmez. Hatta gerçekleşmeyecek
oluşu hakikatini de değiştirmez. Ancak, bu “ilahi ütopya”yı
gerçekleştirenlerden değil de, en “yakın” şekliyle mümkün kılanlardan söz
edilebilir ki, bunlar insan-ı kâmillerdir. “Tam” gerçekleştirmeye kalkanlar
ise, Tanrı’nın mutlak tekliğinin, “mutlak zorunluluğu gereği” Hallac-ı Mansur
gibi o anda yanarlar.

Ütopyalar
ütopya olarak kalmalıdır.

Ama
şunu da söyleyelim, ideal tanrısal olanı içinde barındıran ütopyaların, bu “katışıklı”
dünya hayatı içinde hiçbir zaman tam anlamıyla ve saflığıyla gerçekleşmeyecek
oluşu, ütopyaları, var olan gerçek üzerindeki arındırıcı, yüceltici,
mükemmelleştirici etkisinden azade kılmaz.

Bir
ütopya gerçekleşmese de gerçeği değiştirir.

Gerçekleşmeyen
şey, değiştirmeyen şey değildir. Ütopyalar, hayallerimizin “koçbaşı”dır.
Onlarla kaleyi yerle bir edemeyiz, ama kapısını zorlarız, hatta kırarız.

Bu
noktada asıl olan, ütopyanın, gerçekleşmesi mümkün olmayan uçuk bir hayal,
saçma bir tasarı olarak algılanması değil, buna rağmen ütopyaya gösterilecek
bağlılık, kararlılık ve inançtır.

Bu
bağlılık, kararlılık ve inanç gösterildiğinde ütopya gene ütopya olarak
kalabilir, ama dışarı aynı dışarı olarak kalamaz.

Simurg
masalını bir hatırlayın isterim. Sürülerle kuş, Sultanlarını bulma hayaliyle
yola çıkarlar. İnanç yetersizliğinden bu hayale bağlılık ve kararlılık
gösteremeyen kuşların çoğu türlü türlü vadilerde dökülür kalır. Ama içlerinden
otuz kuş sonuna kadar hayallerine bağlı kalarak gideceği yere varır. Sultanlarını
bulamazlar ama çok değerli bir şey bulurlar, kendi hakikatlerini. Bu, Sultan’ı
bulmak gibi bir şeydir.

Ütopik
olanın “tam” gerçekleşme mümkünsüzlüğü, ne ütopik düşünmeyi ne de düşünülen
ütopyanın gerçekleştirilmeye çalışılmasının önünde bir engeldir. Ütopyalar daha
önce de vardı, günümüzde de vardır. Çünkü bir ütopyayı kurduran şeyin en
dipteki kaynağı, insanın içinde taşıdığı tanrısal öz’ün “ahenkli düzenine”
duyduğu bitmek bilmez özlemdir.

İnsan,
içinde hissettiği bu tanrısal özün “ahenkli düzenine” özlem duydukça, ütopyalar
dün olduğu gibi bugün de kurulmaya devam edecek, dünya ve insanın kendisi var
olduğu koşullardan daha “ideale” doğru dönüştürülmeye uğraşılacaktır.

Ütopyalar
olmasa insanın, “katı gerçekliği” daha mükemmele doğru değiştirmek, dönüştürmek
için zihnine, gönlüne akın eden hayalleri “uçbeysiz” kalırdı.

Bu
uçbeyi olmadan da insan, öznel ve nesnel gerçekliğin derinliklerine inerek yeni
keşiflerde bulunamaz, kendini ve dışarıyı değiştirecek ilhama da ulaşamazdı.

Ütopyasız
insan, sabahsız güne benzerdi, kendini tazeleyip yenileyemezdi.

Ütopyasız
hayat, ışıksız tünele benzerdi, yönünü bulup aydınlığa çıkamazdı.

Öyleyse
var olsun ütopya, hayalse de.

Öyleyse
yaşasın ütopya, gerçekleşmese de.