Happening ve Performans

Sayı 74 – Mayıs-Haziran 2017

Sanat ne zaman gerçekleşir? İlk sezgi sanatçıya ulaştığında mı? Bu sezgilerin bir eskize dönüşmesinde mi? Tüm eskizleri unutup sanatını icra edeceği araçlarının önüne geçtiğinde mi? Eseri hayata geçirme anında mı? Yoksa eser tamamlandığında mı? Hatta Marksist bir tavırla eserini sergilendiğinde ve izleyici onu kendine ait kıldığında mı? Çünkü bir eserin toplumsallaşma yoluyla değer kazanması bu anda olacaktır. Bir sanat eseri, sanatçının hangi durumunda doğum/yaratım evresinde olur?

Eğer sanat eseri, bir peygamberin vahye mazhar olduğundaki gibi, sanatçının kalbine ilk ilham olduğu anda olup bitmekteyse, ilham olunanın görünüşe çıkması sanat açısından bir önem taşımayacaktır. Zira sanat, bir etkinlik olarak sanatçının kalbinde olmuş ve bitmiş kabul edilecektir. Oysa güzel sanatları, felsefî düşünme etkinliğinden ayıran tahayyülde henüz sezgi durumunda bulunan bir ilhamın veya fikrin gerçeklik olarak, sanat eseri olarak dışlaşmasıdır.

Bu dışlaşma sanatçının malzeme kullanımında yetkin olduğu ve kendini en dolaysız şekilde ifade edebildiği biçimde olacaktır. Bir mermerin heykele, tuval ve boyaların resme, notaların müziğe vb. dönüşmesinde olduğu gibi. Sanatın, bir eser olarak dışlaşma mecburiyeti vardır.[1] Zira sanat ifade kazanmak zorundadır. Sanat, sadece bir fikir veya ilham olarak kaldığında, sanat olma niteliği taşımaz. Çünkü güzel, sanatçının ifadesi ve onu ortaya koyması (dışlaştırması) ile gerçeklik kazanır. Böylece duyular önüne gelmeyen sanat, ancak sanatçının kendisi için ve zorunlu olarak ancak sezgilerde belirgin olmayan, puslu bir şekilde durur. Öyleyse tek başına ilham, sanat olma niteliği taşımaz ve sanatçı ilhamı dışlaştırmak ve nesnel bir gerçeklik kazandırmak zorundadır.

Ancak, ilhamın bir fenomene dönüşmüş olması da onu sanat yapmaz. Sanatsal ifade kendini güzel olarak ortaya koymak durumundadır. Çünkü sanat güzel olan bir şeyin ifade olmayıp, bir şeyin güzel olarak ifadesinde bütünlenir.[2] Görünüşe çıkışın bir fikrin ortaya konuluşu olarak bir deneme veya eskiz olması sanatın zorunluluğu açısından yetersizdir. Nihayetinde eskizin duyusal açıdan hoşa gitmesi ve izleyicide güzel olarak algılanması da yetersizdir. Zira sanatçı, ifadesinde tam uygunluğu aramalıdır. Eskiz ise tam uygunluğun kendisi değil, arayıştır. Ve sanatçı arayışta değil, buluşta tatmin olur. Sanatın ifadesi açısından “arayış” bir eksikliktir. Eskizi, eskiz yapan arayış, yani eksikliğin iktizâsı nihayetlendiğinde eserin yaratımına geçilecektir. Eskiz daima bir kâğıt üzerinde olmayabilir. Eskiz ile ortaya konulan arayış, bulunacak olanın sezgisini taşır. Ve yine bu arayış sanatçıyı esere taşıyacak olan bir yol haritasıdır. Eskizin sanat eseri olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Yine de eserden kopuk olduğu da söylenemez. Eskizin tamamlanması ile tuvale ilk vuruş arasında sanatçı ara durumdadır. Bu durumdayken sanatını icra etmeye ne başlamıştır, ne de henüz başlamadığı söylenebilir.

Taş yontulmaya, tuval boyanmaya, notalar duyulmaya başlandığında etkinlik başlar. Ancak sanat burada henüz bir faaliyettir ve kendini bütünlememiştir. Sanatsal ifadenin gerçekleşme süreci vardır ve süreç tamamlanmadığında tuvalden bir sanat eseri olarak söz edilemez. Çünkü onda işlemekte olan ilham veya fikir henüz bütünlenmemiştir. Bu süreç tamamlanıp eser kendini ortaya koyuncaya dek ancak eskiz olarak vardır. Sanatın bu anda bir olgusallık kazandığını yine de söyleyemeyiz. Çünkü etkinlik sürmektedir ve olması beklenen henüz olmuş değildir. Şüphesiz eserin ortaya çıkma süreci sanatsal bir etkinlik olarak doğum sürecidir. Ancak doğum gerçekleşene kadar kadına anne denilmediği gibi, sanatçı da ilhamı bir fenomen; dışsal bir gerçeklik olarak ortaya koyuncaya dek sanat eseri var değildir. Dolayısıyla bu aşamada henüz sanat gerçekleşmiş olmaz.

Öyleyse “Sanatın doğumu, onun tamamlandığı anla sınırlıdır” sonucuna ulaşmış olurum. Hâlbuki sanat şüphesiz bir etkinliktir ve onun yaratım süreci tamamlandığında artık onda bir etkinlik kalmamıştır. O artık sanatçıdan bağımsızdır. Sanatçıya işaret eder, ancak bu işaret dolaylılık içerir. Sanatçı eserinde ancak dolaylı olarak vardır. Ve sanat eseri, sanatçının kendisi değildir. Eğer eserden yola çıkarak müessiri bulabileceğimiz iddiasını güdersek, her sergi bir empati seansına dönüşür. Ve eserin kendisine Tanrısal bir ifade olarak bakamayız. Onu anlamanın yolunun sanatçının zihnini okumaktan geçtiği yargısı oluşabilir. Bunun ise tutarsız bir yönelim olacağı kanaatindeyim. Çünkü eserin müessirini anlamak ondaki bilinci ve sanatsal farkındalığı kapsamayı gerektirir. Bu ise çok yüksek bir iddiadır. Çağdaş Sanatın, eseri izleyiciyle yalnız bırakan ve izleyicinin onu anlamak istediği gibi anlamasına izin veren keyfiyet Romantik sanat ve öncesinde bulunmaz. Romantik döneme ait eserlerde izleyici için bir tüketilemezlik vardır. Romantik sonrası ise eleştireldir ve sanatçı eleştirdiği durumu açıkça ifade eder. Bu ifadesiyle o sanatının önünde durur. Sanatçı, eserini anlayabilmenin kolay bir yolunu sunar izleyiciye. Ve bu kolaylık sanatın anlaşılması için gereken önbilgiyi ve sanatsal şuuru dışarıda bırakır. Yine bu nedenle Modern Sanat tarihsizdir. Çünkü onun yapıtları şu anda ve burada olmaktadır. Önceleyen bir bilgi, bilinmesi gereken bir sanat tarihi olmamalıdır; izleyici onu eve taşımamalı, o anda dâhil olmalı ve o anda tüketmelidir.

Böyle olduğunda bir sanat eserinin bütünlenmesini izleyicilere borçlu olduğunu; anlaşıldığı ve o anda izleyiciyle buluştuğu zaman tamamlandığı sonucuna ulaşırız. Yine de izleyici bir neticeyi görmektedir. Güzel sanatlar içinde sanatın doğum anını izleyiciyle buluşturabilen bir ifadeye rastlamak güçtür. Resim gibi heykel de, izleyiciyle ancak sanatçı onu tamamladıktan sonra buluşabilmektedir. Bir şiir okunması veya müzik eserinin icraatı her ne kadar ortaya canlı bir etkinlik koysa da, yine önceden tamamlanmış olan eserin yeniden icrâ edilmesiyle sınırlıdır. Belki tüm sanat etkinlikleri içinde caz müziği, tam bir doğaçlama (improvÎsâtion) ile icrâ edildiğinde performans olarak değerlendirilebilir.

Happening veya performans sanatı, sanatın doğum anını izleyiciye yaşatmayı hedefler. İlkin Allan Kaprow ile ortaya koyulan bu sanatsal ifade, özünde teolojik bir durumun yansımasını da taşır.[3] Dinsel olarak happening veya performans aynı şeyler değildir. Happening bir doğuşun, anlık bir oluşumun ifadesini taşır. Performans ise o “Bir anlık durumun” dışavurumu olarak ifadedir. Happening yaşantı, performans yaşamdır. Sanatın, dini anlamanın anahtarı olduğu unutulmazsa[4], bu ifade biçimlerinin kutsal metinlerdeki ilk durumlarını yakalamak kolaylaşır.

İncil’de Pavlus’un Şam’a yaptığı yolculuk sırasında yaşadığı deneyim bir happeningdir. Pavlus’un yaşadığı deneyim, bu yolculuğa çıktığında taşıdığı amaçla ilgisizdir. Deneyim kendi beklentilerine aksi olarak ve hiç beklemediği bir anda olmuştur. Pavlus’un bu güçlü deneyim sonrasındaki tüm hayatı bu deneyimin performans olarak değerlendirilebilir. Pavlus, Îsâ’yı arzulamaz, onu aramaz ama onu doğrudan deneyimler.[5] Ve o anda Pavlus’un yanında bulunanlar kendisine ne olduğunu anlamazlar. Çünkü happening sanatçının kendi karanlığında gerçekleşir. Performans ise, Pavlus’un veya sanatçının kendi içsel deneyimini ifade etme etkinliğidir.

Muhammed’in vahye ilk mazhar oluşunda yaşadığı korku dolu deneyim happeningdir. Ardından titreyerek eve koşmasıyla başlayan ve son nefesine kadar süren yaşamı ise onun performansıdır; Hacca gidişi, savaşları, vaazları, hicret… İnen her âyet happeningin bir devamı niteliğindedir. Asr-ı Saâdet[6], müminler (izleyiciler) için bir performanstır. Bu nedenle performansın tamamlanması vefat olarak adlandırılır. Zira vefat, ahde vefâ göstermektir. Ahit ise kendisine fıtratıyla ihsan edileni gerçekleştirmek sûretiyle tamam olur.

Happening ile performans arasındaki bu ayrım İbn’ül Arabî’nin terminolojisinde ahit ve akit olarak ayrılır.[7] Yine bu ayrıma göre sanatın doğuşu kazâ (başa gelme) sûretindendir. Ve onun iktizâsı olan kader, yani sanatın ifade aracı olarak sanatçının üslubu bir biçimdir. Buna göre happening kazanın iktizâsı olarak ahittir. Ve performans sanatçının (mukadderin) kaderi yani kendisini ifade biçimi olarak sergilediği etkinliktir. Ve bu etkinlik sanatın doğum anına bağlı olarak biçimlendiğinden ahde binaen akit iledir.


Dipnotlar:

[1] G.W.F. Hegel, Estetik Dersleri. Cilt 1.

[2] Saliha Özcan Erden. AAV Toplantıları, 2 Ocak 2017.

[3] Allan Kaprow, The Legacy of Jackson Pollock.

[4] Metin Bobaroğlu, AAV Toplantıları, Aralık 2016

[5] İncil, Resullerin İşleri 9:1-7

[6] Asr-ı Saâdet, Hz. Muhammed’in yaşadığı döneme verilen isimdir.

[7] Muhyiddin İbn’ül Arabî, Fusûsü’l Hikem. İsmail Bahsi