Halkla “Savaş Üzerine” Konuşmalar

Sayı 8 - Tarih Bilinci ve Kimlik Sorunu

Ojai, 17 Haziran 1945

Soran: Savaşı kötülüyorsunuz, ama yine de ona destek olmuyor musunuz?

Krishnamurti: Hepimiz bu korkunç kitle kıyımına katkıda bulunmuyor muyuz? Bizim her birimiz savaştan sorumlu; savaş bizim günlük yaşamımızın kaçınılmaz sonucu; savaş bizim günlük düşüncelerimiz, duygularımız, davranışlarımız sonucu ortaya çıkıyor. İş, toplum, din ilişkilerinde biz neysek onu yansıtıyoruz; biz neysek dünya da o.

Savaşın sorumluluğunda söz konusu olan birincil ve ikincil sorunları anlamazsak, karmaşaya düşer, kendimizi savaşın yıkımından kurtaramayız. Neye önem vermemiz gerektiğini bilmeliyiz, ancak o zaman sorunu anlayabiliriz. Bu toplumun kaçınılmaz sonu savaş; bu toplum savaşa bağımlı; sanayileşmesi onu savaşa götürüyor; değerleri savaşı yüceltiyor. Bu toplumun sınırları içinde yaptığımız her şey savaşa katkıda bulunmak dernek. Bir şey satın aldığımızda vergisi savaşa gidiyor; posta pulları savaşı desteklemeye yardım ediyor. Savaştan kaçamayız, istediğiniz yere gidin; özellikle şimdi, çünkü toplum tam da savaş için örgütlenmiş durumda. En sıradan ve zararsız iş bile, şöyle ya da böyle, savaşa katkıda bulunuyor. Hoşumuza gitse de gitmese de kendi varlığımız savaşın sürmesine yardım ediyor. Peki ne yapacağız? Bir adaya ya da ilkel bir topluluğa çekilemeyiz, çünkü bugünkü kültür her yere yayılmış durumda. Ne yapabiliriz? Vergi ödemeyerek, posta pulu almayarak savaşı desteklemeye karşı mı çıkmalıyız? Temel sorun bu mu? Değilse, yalnızca ikincil bir sorunsa, o zaman gelin bununla oyalanmayalım.

Temel sorun çok daha derin değil mi, temel sorun savaşın nedeni değil mi? Savaşın nedenini anlarsak, o zaman ikincil soruna bütünüyle farklı bir bakış açısıyla yaklaşabiliriz; anlamazsak savaşa kapılır yiteriz. Kendimizi savaşın nedenlerinden özgürleştirebilirsek, belki ikincil sorun hiç ortaya çıkmaz.

Öyleyse insanın kendi içinde savaşın nedenini keşfetmeye önem vermesi gerekir; bu keşif örgütlü bir grup tarafından değil her bir kişi tarafından yapılmalıdır, çünkü grup etkinliklerinin yönelimi düşüncesizlik, propaganda ve sloganlardır, bunlar yalnızca daha çok hoşgörüsüzlük ve sürtüşme doğurur. Nedeni herkes kendi bulmalıdır, böylece bu doğrudan deneyimleme yoluyla kendisini ondan özgürleştirebilir.

Derin düşünürsek, hepimizin savaşın nedenlerinin farkında olduğumuzu anlarız: tutku, kötü niyet, cahillik; şehvet, maddiyatçılık, kişisel ün ve süreklilik peşinde koşma; açgözlülük, kıskançlık, hırs; ayrı egemenlikler, ekonomik sınırlar, toplumsal bölünmeler, ırksal önyargılar ve örgütlenmiş din, bunlarla birlikte ulusçuluk. Her birimiz kendimizdeki açgözlülüğün, kötü niyetin, cahilliğin farkına varıp kendimizi bunlardan özgürleştiremez miyiz? Ulusçuluğa yapışıyoruz, çünkü o bizim acımasız, zalimce içgüdülerimiz için bir çıkış noktası; ülkemiz ve ideolojimiz adına, hiçbir cezaya uğramadan insanları öldürebiliyor, yok edebiliyoruz, kahraman oluyoruz; bizim gibi insanları ne kadar çok öldürürsek, ülkemiz bizi o kadar onurlu buluyor.

Çatışmanın ve üzüntünün nedeninden kurtulmak temel sorun değil mi? Önemi ilkin buna vermezsek, ikincil sorunların çözülmesi savaşı nasıl durdurabilir? Savaşın nedenlerini kendi içimizden söküp atmazsak, içsel durumumuzun dışsal sonuçlarıyla uğraşıp durmamızın ne anlamı olur? Her birimiz derinlerimize inerek içimizden şehveti, kötü niyeti, cahilliği temizlemeliyiz; ulusçuluğu, ırkçılığı ve düşmanlık doğuran nedenleri bütünüyle terk etmeliyiz. Kendimizi tam anlamıyla temel soruna vermeli, ikincil sorunlarla zihnimizi karıştırmamalıyız.

Bombay, 7 Mart 1948

Soran: Savaş çıkarsa ne yapmamızı önerirsiniz?

Krishnamurti: Öneri aramak yerine sorunu birlikte incelesek nasıl olur? Çünkü öneride bulunmak çok kolaydır, ama sorunu çözmez. Sorunu birlikte incelersek, belki o zaman savaş çıktığında ne yapmamız gerektiğini görebiliriz. Yaptığımız doğrudan bizim olmalı, bir başkasının önerisine ya da bir yetkeye dayanan bir davranış olmamalı, bir kriz anında bu çok saçma olurdu. Kriz zamanlarında bir başkasını izlemek bizim yıkımımıza neden olur. Sonuçta savaş gibi tehlikeli zamanlarda yolun sonunda yıkım vardır; ama krizin belirtilerini bilirseniz, nasıl devindiğini, nasıl ortaya çıktığını görürseniz, kriz ortaya çıktığında, öneri aramadan ya da kimseyi izlemeden hemen ve doğru hareket edebilirsiniz. Sorunuza doğrudan yanıt vermemem sorundan sakınmaya çalıştığım anlamına gelmiyor. Sizi atlatmaya çalışmıyorum. Tam tersine, bu şaşkınlık verici yıkımla karşı karşıya kaldığımızda erdemli davranabileceğimizi gösteriyorum.
Şimdi, savaş çıksa ne yapardınız? Bir Hindu, Hintli, ya da Alman, ulussever, yurtsever biri olarak, elbette silaha sarılırdınız, değil mi? Çünkü propaganda, korkunç resimler ya da buna benzer şeyler aracılığıyla uyarılır, savaşmaya hazır bir duruma gelirdiniz. Yurtseverlik, ulusçuluk, ekonomik sınırlar, sözde ülke sevgisi ile koşullanmış olduğunuz için, ilk tepkiniz savaşmak olurdu. Böylece hiçbir sorununuz kalmazdı, öyle değil mi? Yalnızca savaşın nedenlerini sorgulamaya başladığınızda sorun vardır, bu sorunlar yalnızca ekonomik değildir, daha çok psişik ve ideolojiktir.

Bütün bir savaş sürecini, savaşın nasıl çıktığını sorgulamaya başladığınızda, yaptıklarınızdan doğrudan sorumlu olmanız gerekir. Çünkü savaş ancak siz bir başkasıyla ilişkinizde çatışma yarattığınızda çıkar. Sonuçta savaş bizim günlük yaşamımızın bir yansımasıdır—yalnızca daha gösterişli ve yıkıcı bir yansıması. Günlük yaşamımızda, açgözlülüğümüz, ulusçuluğumuz, ekonomik sınırlarımız yüzünden binlerce kişiyi öldürüyor, yok ediyor, sakatlıyoruz. Dolayısıyla savaş bizim günlük varoluşumuzun yalnızca daha gösterişli bir uzantısı. Savaşın nedenini doğrudan sorgulamaya kalkıştığınızda, gerçekte bir başkasıyla ilişkinizi sorguluyorsunuz demektir; bu da bütün varoluşunuzu, bütün yaşama biçiminizi sorguladığınız anlamına gelir.

Yüzeysel değil zekice sorgularsanız, savaş çıktığında, sorgulayışınıza ve anlayışınıza göre yanıt verirsiniz. Barışçıl biri için, şiddete karşı olma ideali nedeniyle değil gerçekten şiddetten özgür olan biri için, savaşın hiçbir anlamı yoktur. Kuşkusuz bu kişi savaşa katılmaz; katılmadığı için vurulabilir, ama sonuçlarına katlanır. En azından çatışmanın bir parçası olmaz—ama idealist olduğu için değil. İdealist, hemen eyleme geçmekten kaçınan kişidir. Şiddetin karşıtını arayan idealist biri şiddetten özgürleşemez; bütün yaşamımız çatışmaya ve şiddete dayandığı için, kendimi bugün, şimdi anlayamazsam, yarın korkunç bir olay olduğunda nasıl doğru biçimde davranabilirim? Sahiplendiğime, ulusla, sınıfla koşullanmış biri olduğuma göre, açgözlülükle, şiddetle koşullanmış olan ben, bir felaket karşısında nasıl açgözlülükten ve şiddetten uzak davranabilirim? Doğal olarak şiddet gösteririm. Ayrıca, savaş olduğunda pek çok insan savaşın ödüllerinden hoşlanır: Hükümet bana bakacak, ailemi doyuracak; bu benim tekdüze yaşamımdan, ofisten, yaşamın sıkıcı işlerinden bir kopuş olacak. Dolayısıyla savaş bir kaçıştır ve çoğu insana sorumluluktan kaçmak için kolay bir yol sunar. Birçok askerin ne dediğini hiç duydunuz mu? “Tanrıya şükür. Bu iğrenç bir iş, ama en azından heyecan verici.” Savaş aynı zamanda suç işleme içgüdülerimizin açığa çıkmasını sağlar. Günlük yaşamımızda, iş dünyamızda, ilişkilerimizde hep suç işleriz; ama bunlar görünmez, çok iyi saklanmıştır, dürüstlük örtüsünün altına gizlenmiştir, yasal açıdan kabul görür; savaş bizim bu ikiyüzlülükten kurtulmamızı sağlar—sonunda şiddetli davranabiliriz.

Öyleyse savaş sırasında nasıl davranacağınız size bağlıdır; koşullarınıza, varlık durumunuza bağlıdır. Şiddetle koşullu bir adama “Savaşa katılmamalısın,” demenin hiçbir yararı yoktur. Böyle birine savaşmamasını söylemek zaman kaybıdır, çünkü bu adam savaşmaya koşullanmıştır, savaşmayı sever. Ama niyeti ciddi olan bizler kendi yaşamlarımızı sorgulayabiliriz. Günlük yaşamımızda, konuşmamız sırasında, düşüncelerimizde, davranışlarımızda, duygularımızda nasıl şiddet yüklü olduğumuzu görebilir, bu şiddetten, bir ideal uğruna değil, onu karşıtına dönüştürmeye çalışarak değil, ama onunla gerçekten yüzleşerek, yalnızca onun farkına vararak özgürleşebiliriz; o zaman, savaş çıktığında doğru davranabiliriz. Bir ideal peşinden koşan kişi yanlış davranır, çünkü tepkisi düş kırıklığına bağlı olacaktır. Buna karşın, eğer günlük yaşamımızda kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, davranışlarımızın farkında olabilirsek—onları kınamaz ama yalnızca farkında olursak—o zaman kendimizi hepsi de şiddetin birer simgesi olan yurtseverlikten, ulusçuluktan, bayrak sallamaktan, bütün bu yozlaşmış şeylerden özgürleştirebiliriz. Özgür olduğumuzda ise, adına savaş denen kriz ortaya çıktığında nasıl doğru davranacağımızı biliriz.

Bangalor, 11 Temmuz 1948

Soran: Günümüzde dünyada var olan siyasi karmaşa ve krizi nasıl çözebiliriz? Savaşı durdurmak için bireyin yapabileceği bir şey var mı?

Krishnamurti: Savaş bizim günlük yaşamımızın gösterişli ve kanlı bir yansımasıdır. Savaş yalnızca bizim iç halimizin dışavurumudur, günlük etkinliklerimizin büyültülmüş bir resmidir. Daha gösterişli, daha kanlı, daha yıkıcıdır, ama bireysel etkinliklerimizin ortak sonucudur. Öyleyse savaştan siz ve ben sorumluyuz, peki savaşı durdurmak için ne yapabiliriz? Kuşkusuz savaşı biz durduramayız, çünkü savaş başladı bile; savaş yaşanıyor, henüz temelde psişik düzeyde olsa bile. Bedenlerimizin yok edilmesine henüz az bir zaman olsa da savaş düşünce dünyasında çoktan başladı. Devinime geçtiği için durdurulamaz—sorunlar çok sayıda, çok büyük ve yaşanmakta. Ama siz ve ben, evin yandığını gördüğümüz için, yangının nedenlerini anlayabilir, oradan uzaklaşabilir ve alev almayan, yeni savaşlar doğurmayacak farklı malzemelerle yeni bir yerde yeni bir ev kurabiliriz. Bütün yapabileceğimiz bu.

Siz ve ben savaşı neyin yarattığını görebiliriz, ve eğer savaşı durdurmakla ilgileniyorsak, savaşın nedeni olan kendimizi dönüştürmeye başlayabiliriz. Savaşın dinsel, siyasi ya da ekonomik nedeni nedir? Kuşkusuz ulusçuluğa, ideolojiye ya da belirli bir dogmaya duyulan inanç. İnancımız değil, birbirimize karşı iyi niyetimiz, sevgimiz olsaydı, birbirimizi düşünseydik, savaşlar olmazdı. Ama biz inançlarla, fikirlerle ve dogmalarla besleniyoruz, bu yüzden de hoşnutsuzluk yaratıyoruz. Bugünkü krizin çok farklı bir doğası var; biz insanlar ya günlük etkinliklerimizin sonucu olan sürekli çatışma ve savaş yolunu izlemek ya da savaşın nedenlerini görerek onlara sırtımızı dönmek durumundayız.

Savaşın nedenleri güç, konum, saygınlık, para arzusudur; ulusçuluk denen hastalıktır, bayrağa tapmaktır, örgütlenmiş din hastalığıdır, bir dogmaya tapmaktır. Bütün bunlar savaşın nedenleridir; siz bir birey olarak herhangi bir örgütlenmiş dine sarılırsanız, güç hırsınız varsa, kıskançsanız, sonunda yıkımı yaşayacak bir toplum yaratmaya zorunlusunuz demektir. Sorumluluk yine sizin, liderlerin değil, Stalin’in, Churchill’in ya da bir başkasının değil. Sorumluluk sizin ve benim, ama biz bunun pek farkında görünmüyoruz. Bir kez yaptıklarımızın sorumluluğunu gerçekten duyumsarsak, bu savaşlara, bu insanı şaşkınlığa düşüren sefilliğe çabucak bir son verebiliriz! Ama gördüğünüz gibi ilgisiziz. Günde üç öğün yemek yiyoruz, işimize gidiyoruz, küçük ya da büyük birer banka hesabımız var, “Tanrı aşkına, bizi rahatsız etmeyin, bizi rahat bırakın,” diyoruz. Yükseldikçe daha çok güvenlik, kalıcılık, dinginlik, rahat bırakılmak, her şeyi olduğu biçimiyle korumak istiyoruz; ama şeyler oldukları gibi korunamazlar, çünkü korunacak hiçbir şey yok. Her şey bölünüyor. Bunlarla yüzleşmek istemiyoruz; savaştan bizim sorumlu olduğumuz olgusuyla yüzleşmek istemiyoruz. Barış üzerine konuşabilir, konferans verebilir, bir masanın çevresine oturup tartışabiliriz; ama içimizde, psişik olarak güç, konum istiyoruz; açgözlülüğümüz bizi dürtüyor. Entrikalar çeviriyoruz, ulusumuza tapıyoruz, bizi ölmeye ve birbirimizi yok etmeye istekli kılan inançlara, dogmalara bağlıyız. Sizce böyle insanlar için, sizin ve benim için dünyada barış olabilir mi? Barışın olması için bizim de barış içinde olmamız gerekir. Barış içinde yaşamak düşmanlık yaratmamak demektir. Barış bir ideal değildir. Bence ideal yalnızca bir kaçıştır, sakınmadır, ‘olan’la çelişik bir durumdur. İdeal, ‘olan’ karşısında doğrudan eyleme geçmeyi engeller. Barışın olması için sevmemiz gerek, ideal bir yaşam sürdürmemiz değil, ama şeyleri oldukları gibi görmeye, onları dönüştürmeye başlamamız gerek. Her birimiz psişik güvenlik aradığımız sürece, bu aradığımız güvenlik—yiyecek, giyecek ve barınak—yok olacaktır. Biz var olmayan bir psişik güvenlik arıyoruz; bunu, yapabildiğimiz ölçüde, güç, konum, ünvan aracılığıyla arıyoruz—bütün bunlar psişik güvenliği yok ediyor. Dikkatli bakarsanız bunun apaçık bir gerçek olduğunu görürsünüz.

Dolayısıyla dünyaya barış getirmek, bütün savaşları durdurmak için bireyde, sizde ve bende devrim olmalıdır. Bu içsel devrim olmadan ekonomik devrim yapmanın hiçbir anlamı yoktur, çünkü açlık bizim psişik durumlarımızla—açgözlülük, kıskançlık, kötü niyet ve sahiplenmeyle—doğurulan ekonomik koşulların haksız bir biçimde ayarlanmasının sonucudur. Üzüntüye, açlığa, savaşa son vermek için psişik bir devrim olmalıdır ve bununla yüzleşmeyi çok azımız istiyoruz. Barış üzerine tartışmalar yapacağız, yasalar tasarlayacağız, Birleşmiş Milletler gibi yeni örgütler kuracağız; ama barışı elde edemeyeceğiz, çünkü konumumuzdan, yetkeden, paradan, maldan, aptalca yaşamlarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Sırtını başkalarına dayamak bütünüyle anlamsızdır; başkaları size barışı getiremez. Hiçbir lider, hiçbir hükümet, hiçbir ordu ve hiçbir ülke bize barış getirmeyecek. Bize barış getirecek olan içsel dönüşümdür; bu da bizim eyleme geçmemizi sağlar. İçsel dönüşüm soyutlanmak, eylemden kaçınmak demek değildir. Tam tersine, doğru düşünme olanağı doğar, ama kendinin bilgisi yoksa doğru düşünme de yoktur. Kendinizi bilmeden barışın olması söz konusu değildir.

Dışınızdaki savaşa son vermek için içinizdeki savaşa son vermeye başlamalısınız. Kiminiz başınızı sallayıp “Katılıyorum,” diyeceksiniz, ama dışarı çıkıp son on ya da yirmi yıldır ne yapıyorsanız yine aynısını yapacaksınız. Yalnızca sözel düzeyde katılıyorsunuz ve bunun hiçbir önemi yok, çünkü dünyadaki sefillikler ve savaşlar, sizin sıradan bir onayınızla son bulmayacak. Ancak siz tehlikeyi fark ettiğinizde, sorumluluğunuzu anladığınızda ve sorumluluğu bir başkasına atmadığınızda son bulacak. Acıyı görürseniz, hemen eyleme geçmeniz gerektiğini görürseniz ve ertelemezseniz, kendinizi dönüştürürsünüz; barış ancak siz kendinizle barış içindeyseniz, komşunuzla barış içindeyseniz gelebilir.

Bombay, 19 Şubat 1950

Soran: Birleşmiş Milletler ve Dünya Barış Örgütü aracılığıyla, bütün dünyada insanlar üçüncü bir dünya savaşını önlemek için bireysel ve toplu olarak çaba gösteriyorlar. Sizin girişiminizin onlarınkinden farkı ne ve kayda değer bir sonuç elde etmeyi umuyor musunuz? Savaş önlenebilir mi?

Krishnamurti: Gelin önce apaçık olguları gözler önüne serelim, sonra konunun derinlerine inelim. Savaş önlenebilir mi? Siz ne düşünüyorsunuz? İnsanlar birbirini yok etmeye çalışıyor; komşunuzu yok etmeye çalışıyorsunuz—kılıçlarla değil belki, ama onları siyasi, dinsel ve ekonomik bağlamda sömürüyorsunuz. Toplum, topluluk ve dil düzeyinde bölünmeler var, bütün bunlarla ilgili gereğinden çok kargaşa yaratmıyor musunuz? Siz savaşı önlemek istemiyorsunuz, çünkü kimileriniz savaştan para kazanacak. Kurnaz kişiler para kazanacak, aptallar da daha çok para kazanmayı isteyecek. Tanrı aşkına, bunun çirkinliğini, acımasızlığını görün. Her ne olursa olsun kazanç sağlamak gibi koyulmuş bir amacınız varsa, sonuç kaçınılmazdır. Üçüncü dünya savaşı ikinci dünya savaşından doğar, ikinci dünya savaşı birinciden doğmuştu, birinci de daha önceki savaşların sonucuydu. Nedeni sona erdirmeden yalnızca belirtilerle uğraşmanın hiçbir önemi yoktur. Savaşın nedenlerinden biri ulusçuluktur, egemen hükümetlerdir, bunlara eşlik eden bütün o çirkin şeylerdir—güç, saygınlık, konum ve yetke. Ama çoğumuz savaşa son vermek istemiyoruz, çünkü yaşamlarımız eksik, bütün varoluşumuz bir savaş alanı, çatışma bitmek bilmiyor, yalnızca karımızla, kocamızla, komşumuzla değil—kendi içimizde de sürekli bir şey olmak için uğraşıyoruz. Bizim yaşamımız bu; savaş ve hidrojen bombası yaşamın yalnızca şiddet dolu ve gösterişli yansımalarıdır. Varoluşumuzun bütünsel önemini anlamadığımız ve kökten bir dönüşüm gerçekleştirmediğimiz sürece dünyada barış olamaz.

Şimdi ikinci sorun çok daha zor, çok daha dikkat etmenizi gerektiriyor— ama bu ilkinin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Çoğumuz kendimizi dönüştürmeye pek dikkat etmiyoruz, çünkü dönüşmek istemiyoruz. Durumumuzdan hoşnutuz ve rahatsız edilmek istemiyoruz. Olduğumuz gibi kalmakla yetiniyoruz, işte bu yüzden çocuklarımızı savaşa yolluyoruz, askerlik eğitimi alıyoruz. Hepiniz banka hesaplarınızı kurtarmak istiyorsunuz, malınıza sarılıyorsunuz—ve bunu şiddet karşıtlığı adına, Tanrı ve barış adına yapıyorsunuz—bunlar kutsallık yüklenmiş saçmalıklardır. Barışla ne demek istiyoruz? Birleşmiş Milletler’in üye ulusları örgütleyerek barışı sağlamaya çalıştığını söylüyorsunuz; bu, gücü dengelediği anlamına gelir. Barış arayışı bu mudur?

Saanen, 3 Ağustos 1972

Krishnamurti: Dün gözlemleyen ve gözlemlenen üzerine konuşmaya çalıştık, korkarım bu daha karmaşık bir hal aldı—her birimizin söylenenleri anladığından emin değilim. Ama ne yazık ki konuşmacının söylediklerini anlamaya çalışıyorsunuz, değil mi? Kafanıza takmayın. Konuşmacının söyledikleri önemli değil. Konuşmacı şunları söylüyor: Bütün karmaşıklığıyla varoluş sorunu var—savaş var, günlük yaşamımızda şiddet var, dinsel bölünmeler var, din adamlarının ve bunların Tanrının ne olduğuna yönelik fikirlerinin neden olduğu bölünmeler var. Ulusal bölünmeler, ırka bağlı nefretin neden olduğu bölünmeler var.

Ev yanıyor, yalnızca sizin eviniz değil, herkesin evi yanıyor. İnsan belli bir yaşa kadar para biriktirebilir, bir daire, bir ev alabilir, karmaşaları atlatmayı umabilir; ama konuşmacının anlatmaya çalıştığı şeyi anlamak yerine, her birimizin biz olan dünyayı, bir parçası olduğumuz dünyanın sorunlarına bakması daha iyi olmaz mı? Dünya sizden farklı değil, dünya sizsiniz, dünyayı biz kurduk—kaosu, belirsizliği, sefaleti, acıyı, karmaşayı—biz oluşturduk, bu bizim dünyamız. Dolayısıyla konuşmacının anlatmaya çalıştığı şeyi anlamaya çalışmak yerine, bu sorunlardan birini, yani sizin sorunlarınızdan birini ele almak daha iyi olmaz mı? Bu daha iyi değil mi? Yoksa bununla ilgili kuşkularınız mı var? Sorunlarınız yok mu? Söylediğimi size kabul ettirmek istemiyorum, bu başka bir sorun yaratır, zaten yeterince sorununuz var.

Dolayısıyla sorununuz anlaşıldığında, gerçekten çok ama çok ciddi bir biçimde ele alındığında, siz ve ben tam anlamıyla buluşuruz. Ama eğer siz gözlemleyeni ve gözlemleneni anlamaya çalışırsanız—aslında anlatmak istediğim de bu—daha çok karmaşaya düşersiniz.

*

Soran: Öfkeyi ve karmaşayı gördüğümde—karmaşayı açık bir biçimde gördüğümde—gördüğüm şey artık açıklıktır; karmaşa değil, açıklıktır. Açıklık karmaşanın sona ermesidir.

K: Beyefendi diyor ki, karmaşayı gördüğümde, onu bütünüyle gözlemlediğimde, ötesine geçmeyi istemeden, üstesinden gelmek için bir yol bulmaya çalışmadan, ya da karmaşayı açıklığa kavuşturması için bir başkasından yardım istemeden, karmaşayı açık olarak gördüğümde artık açıklık vardır. Açıklık olduğunda ise, kuşkusuz karmaşa yoktur.

S: Bir soru sorabilir miyim—savaşın zulmünü açık olarak gördüğümde, bunu görmek zulmün sonu olmaz mı?

K: Elbette hayır. Bekleyin bayım. Zulmü, savaşı açık olarak görürüm, bütün nedenlerini, bütün yapısını, orduyu, donanmayı, yatırımı, izliyor musunuz?—bütün hepsini, ulusçuluğu, liderlerin gururunu, siyah beyaz sorununu ve buna benzer şeyleri—açık olarak görürüm. Bu algıda açıklık vardır, ama savaş yine de devam eder. Öyleyse savaşla ilişkiniz nedir? Bunu açıkça görüyor musunuz, anlıyor musunuz? Öncelikle, bunu açıkça görüyor musunuz? Yoksa açıkça gördüğünüz yalnızca bir fikir mi? Bunu açıkça görmek isterseniz, herhangi bir ulusal gruba—siyasi, dini, ekonomik bir gruba—ait olamazsınız. Herhangi bir gruba, dine, lidere ya da topluluğa ait olmadığınız için açık olarak görebilirseniz, o zaman zulüm olgusuyla, savaşla ilişkiniz nedir?

S: İçimizdeki zulümden söz etmiyorum.

K: Elbette.

S: Zulmü açık olarak gördüğümde zulüm sona erer.

K: Evet, bunu söyledik. İçimde zulüm yok—lütfen dinleyin—içimde zulüm yok, çünkü onun bütün işleyişini görüyorum, artık onunla işim kalmadı, anlıyor musunuz, yalnızca sözel olarak değil. Öyleyse zulümle, savaşla, öldürmeyle ilişkim nedir?

S: Hiç yok—yok—sizin için bitti.

K: Bunlarla hiçbir ilişkim var mı? Elbette yok. Bekleyin—adım adım gidelim. Hiçbir ilişkim yok, ama yine de devam ediyor. Bunlarla ilgili bir şey yapmam gerek, “Benim bunlarla ilişkim yok” deyip geçemem. Doğru mu? Peki ne yapmalıyım? Açığım, herhangi bir gruba, ırka, kültüre, dine, lidere ait değilim, çünkü bunlar zulmün bir parçası, ve bu zulüm savaşı doğurdu. Savaşa katılmadığım için bir ilişkim yok, hiçbir bağlantım yok, ama buna karşın bir pul bile alsam parası savaşa gidecek. Psişik olarak savaşla bir ilişkim yok, ama bir şey yapmam gerek, benimle ilgisi yok diyemem.

S: O zaman ne yapmalıyım? Siz bu durumda mısınız?

K: Evet bayım—ya siz? Hemen kolayca bu durumda olduğunuzu söylemeyin. Bunun anlamı tamamen tek başınıza durduğunuz anlamına gelir, değil mi? Eğer yetkeniz yoksa, birini izlemiyorsanız, herhangi bir şeye bağlı ve bağımlı değilseniz—çünkü bir gruba, fikre, bir insana bağlı olmak düşmanlığı ve zulmü besler. Dolayısıyla açıkça görüyorsanız ve “İlişkim yok, ama yine de bir şey yapmam gerek, bu dünyada yaşıyorum, öylece oturup bu kötü dünyada benim yapacak bir şeyim yok diyemem” diyorsanız ilişkiniz nedir? Ne yapmam gerekiyor? Bu sizin sorununuz mu? Barışçı değilsiniz, izliyor musunuz? Peki ne yapacaksınız? Hadi beyler! Ne yapmam gerektiğini söyleyin. Ne yapmalıyım?

S: Bayım, anlayış açık olursa sanırım eylem gerçekleşir.

K: Evet, bu eylem nedir?

S: Bireysel bir eylem olmalıdır.

K: Bekleyin—bireysel mi olacak? Yoksa bireysel değil insani mi olacak— bireyle insan arasındaki farkı görüyor musunuz? Burada bir ayrım yapmak istiyorum, izninizle. Bireyle insan arasındaki fark nedir? Bakın bayım siz Avrupa’da yaşıyorsunuz, bir başkası Hindistan’da, bir diğeri Asya’da—her birinin sorunu sizinkiyle aynı, biraz değişikliğe uğramış olabilir, ama aynı sorunlar—şiddet, açlık, haz, seks, savaş, yarın endişesi, belirsizlik, anlıyor musunuz? Varoluş acısı—ister orada olsun ister burada. Bunlar insanlığın sorunları, değil mi? Ama ben, yani birey bunu özel bir konu gibi yorumlayabilirim. Koşullarına bağlı olarak, huyu, karakteri ve mizacı bireyin kendisidir.

Dolayısıyla ister kahverengi, siyah, mor olun, ister Hindu olun, insan çok daha büyüktür, çok daha geniştir; siz bütün insan ırklarının toplamına yani insanlığa aitsiniz. Ama kendinizi birey olarak ayırdığınızda, bir bölünme yaratırsınız, bu nedenle çatışma ve buna benzer şeyler olur. Peki insan olarak savaş sürüp giderken ne yapmanız gerekir? Devam edin bayım.

S: Onunla özdeşleşirsiniz.

K: Yapamam—nasıl kendimi onunla özdeşleştirebilirim? Savaş, ulusçuluk, askeriye, mühendisler, bilim adamları tarafından yaratıldı, savaş malzemelerine olağanüstü büyük yatırımlar yaptılar. Bütün uluslar bunu yaptı; bu onların kirli bir oyunu. Bütün bunları anladım, şimdi insan olarak ne yapmalıyım—anlıyor musunuz?

S: Çatışmanın doğasını anlamak çok zor bir şey. Siz çatışmanın, ikiliğin doğasını ortaya çıkarmaya çalışacaksınız.

K: Ne yapmam gerekiyor bayım? Bu ikilikle ilgili bir sorun değil—ne yapmam gerekiyor?

S: Ne yapmamam gerektiği üzerine konuşmak daha iyi olmaz mı?

K: Ne yapmamam gerekir? Tamam, ne yapmamam gerektiğiyle başlayalım. Pul satın almamam mı gerekir? Arabayla gezmemem, vergi vermemem mi gerekir, savaş karşıtı propagandalara, gösterilere mi katılmam gerekir? İzliyorsunuz, değil mi? Soruma yanıt vermiyorsunuz—ne yapmam gerekir?

S: Şimdi buradayken savaşla ilgili bir karar vermenin gerekliliğini anlamıyorum. Oraya gittiğimde, eğer gidersem, ne olursa olsun bu anlayışa benzer bir karar veririm.

K: Sorunuzu anladım bayım. Diyor ki; ben şu an orada değilken bu soruyu niye soruyorsunuz? Orada değilim derken ne demek istiyorsunuz? Bu konuyu açık olarak göremiyorum demek mi istiyorsunuz?

S: Evet, doğru.

K: Bu nedenle açık bir biçimde görmüyorsunuz. İnsanlar gözyaşı döküyorlar, anlıyor musunuz bayım? Çocuklar yakılıyor, bütün ormanlar yok ediliyor ve biz burada oturup “Bunu görmüyorum” diyoruz. “Bunu görmüyorum” dediğimde bendeki sorun nedir? Evim yanıyorsa ve bunu görmüyorsam, bendeki sorun nedir? Bu bir kaçınma mıdır?

S: Eğer olanları görürseniz, bunlara direnmeniz gerekir, bunlara karşı savaşmanız gerekir.

K: Bayım, lütfen bakın, gazeteleri okumuyor musunuz? Çevrenizde olanlara bakmıyor musunuz? Neden “Oraya gidinceye kadar bekleyeceğim” diyorsunuz? Orası burada, şimdi, yarın değil.

S: Savaş söz konusu olduğunda kötümserliğe kapılmanın kolay olduğunu biliyoruz.

K: Bayım kötümser değilsiniz—bana bunları anlatmayın, kendi başınıza gelinceye kadar bekliyorsunuz, ben de ölünceye kadar bekleyebilirim. Ama olan şimdi oluyor.

S: İnsanın ne yapması gerekir?

K: Ben de bunu soruyorum—ne yapmam gerekir? Savaşla ilişkim yok, ama burada öylece oturup bunun olmasına izin veremem, ben bunun bir parçasıyım, kendimi tamamıyla ayırdım, ama yine de bir şey yapmam gerekir. Ne yapmalıyım?

S: Ölmeniz gerekir, ama nasıl olacağını bilmiyoruz.

K: Ölmeniz gerekir ve siz nasıl olacağını bilmiyor musunuz?

S: Yani bireyselliğin.

K: Bu sizin için bir sorun değil mi?

S: Evet. Elbette.

K: O zaman bu sorunla ilgili ne yaparsınız? Siz ölünceye kadar sorun olarak kalmasına izin mi verirsiniz?

S: İnsan zulmün olmadığı farklı bir yaşam tarzı bulabilir mi?

K: Hiçbir ülkeye, gruba ait olmadığımda, herhangi bir zulümle ilişkim olmadığında, farklı bir yaşam sürüyorum demektir. Ama yine de çevremde sefalet sürüp gider. Peki ne yapmam gerekir?

*

K: Bayım, şunu bir dinleyin—eylem nedir? Eylemin anlamı eylemektir, yapmaktır, değil mi? Her zaman şimdidedir. Değil mi? Devim her zaman şimdidedir. Peki eylemim neye dayanır? Geçmişe, değil mi? Hayır mı? Lütfen tartışalım. Eylemim geçmişe, belleğe, deneyimime, yapmam gereken fikirlere, koşullarıma dayanmaz mı? Dolayısıyla eylem şimdi demekse, ama benim yaptıklarım geçmişe bağlıysa, o zaman o eylem olmaz. Eylem benim anımsadıklarıma göre biçimlenirse, ben belleğimin oluşturduğu bir kalıba göre hareket ediyorum demektir. Bu nedenle gerçekleşen şey eylem değildir. Bekleyin. Bir yönteme, bir ideale, geleceğe göre hareket ettiğimde, bu da eylem olmaz. Bunu anlıyor musunuz? Bunun gerçekliğini görüyor musunuz? O zaman kendime soruyorum, savaşla ilgim olmamasına karşın savaşla ilişkim nedir? Sorumluluğum nedir?

S: Kendin olmak değil midir, bütün bunları attıktan sonra kendin olmak için özgür olmak değil midir?

K: Ne olduğumu bilmiyorum. Ben bütün bu dedikleriniz değilim, ama ne olduğumu da bilmiyorum, hem şu an için bununla ilgilenmiyorum. Sorum bu değil. Sorum şu; ne yapmam gerektiğini sorduğumda yapılması gerekeni geçmiş bağlamında mı, gelecek bağlamında mı, yoksa şimdi bağlamında mı düşünüyorum? Farkı görüyor musunuz?

S: Hareket ettiğiniz sürece sorun var, yalnızca yoğun bir biçimde yaşar ve ne yapılması gerektiğini sormazsanız, yalnızca yaşarsınız.

K: Evet, doğru. Bayan diyor ki, eğer yaşıyorsanız ne yapılacağına ilişkin bir soru sormazsınız. Ama yaşıyor muyuz, yoksa geçmişte mi yaşıyoruz ya da gelecekte mi yaşıyoruz, öyleyse aslında yaşamıyoruz. Bakın bir savaş var, herhangi bir savaş, belirli bir savaş değil. Bütün savaşların çeşitli nedenlerden çıktığını görüyorum. Ve hiçbirine psişik olarak katılmıyorum. O zaman kendime soruyorum: “Eylem nedir?” İnsan her zaman geçmişteki bir kalıba göre, belleğe, geçmişe dayalı yinelenen ya da yinelenmeyen bir eyleme göre hareket eder. Ya da kavramlaştırdığım ve ona göre davrandığım eylem gelecek bir ideale, yönteme dayanır. Bu eylem midir? İzliyor musunuz? Yoksa eylem ancak gelecek ve geçmiş olmadığında mı vardır? Dolayısıyla geçmişe ve geleceğe içgörüyle bakabilmek, ancak o zaman eylem vardır. Ve bu eylem şimdiyle bağıntılıdır. Kimse anladı mı?

S: (İşitilmiyor)

K: Evet, Sinyora, anladım. Lütfen bunu kendinize uygulayın, buna bakın: bir anıya göre mi davranıyorsunuz? Bir kavrama, inanca, sonuca, yönteme, fikre bağlı olarak mı davranıyorsunuz? Bunu bulun, o zaman onun eylem olmadığını anlayacaksınız, o ya ölü bir şeyin yinelenmesidir, ya da gelecek bir şeydir. Eğer bunu açıkça görüyorsanız, eylem nedir? Eylem şimdi yaptığınız şeydir. Şu anda yaptığınız şeyin savaşla ilgisi var mı? Yoksa tamamıyla farklı bir boyutta mı? Anlıyor musunuz?

S: Bütün bunları anlıyorum, Vietnam savaşının orada değil her yerde olduğunu, o zaman eylem…

K: Bayım bilmiyorum—tek bildiğim, eylem dediğimiz şey geçmişin şimdi tarafından değiştirilerek şimdide yansıtılması, ya da gelecek bir yönteme, fikre göre davranmam. Dolayısıyla eylemim her zaman ya orada ya öteki tarafta, ya arkamda ya önümde, ama hiçbir zaman ellerimde, kucağımda değil.

Bunu buluncaya kadar savaşla ilgili ne yapmam gerektiğinin yanıtını veremem. Sorumu anladınız mı? Savaşa ilişkin eyleme geçmekten kaçmıyorum. Sadece eylemin ne olduğunu bulmak istiyorum.
S: Bir yönteme, bir ideale, geçmişe ya da geleceğe göre hareket etmek savaşın başlıca etkeni değil mi?

K: Kuşkusuz öyle, tam da öyle. Beyefendinin söylediklerini anladınız mı? Bir yönteme, bir ideale, koşullanmalarınıza göre davranmak bekli de savaşın başlıca etkenidir. Dolayısıyla eylemin bütünsel doğasını kavrayıncaya kadar her yanıt savaşa katkıda bulunur. Bunu görüp görmediğinizi bilmiyorum. Eğer geçmişe göre davranıyorsak, geçmiş ben ulusçu biriyim der. Geçmiş ülkenize bağlı olmanız gerektiğini söyler; geçmiş bu iyi bir savaş, şu kötü bir savaş der; anılar, soyunuzun size mirası, yaşamak için savaşmanız gerektiğini söyler.
Dolayısıyla geçmişe göre davranırsam savaşa katkıda bulunurum. Ya da gelecek bir ideale göre davranırsam savaşa yine katkıda bulunurum, çünkü içinde yetiştirildiğim kültür bu iki şeye önem verir. Dolayısıyla eylemin ne olduğunu kendim bulmalıyım. Bu iki şeyin eylem olmadığını ve savaşa katkıda bulunduğunu görüyorum. Benim eylemim bu boyuta ait olmamalı.

S: Şimdide gerçekleşen eylem sevgi midir?

K: Bu bir fikir mi? Nereden biliyorsunuz? Eğer geçmişte ya da gelecekte yaşıyorsanız—neden bunu sevgi diye adlandırıyorsunuz? Olabilir, ama neden—onu gerçekten yaşamadığınız sürece herhangi bir şeyle adlandırmayın.

S: Savaş bile demiyorum.

K: Savaş demeyin. Savaşın anlamı yok etmektir, çatışmadır—başka bir ad verseniz de savaş savaştır. Peki şimdi bunu, bunun güzelliğini görüyor musunuz? Geçmişte ya da gelecekte hareket eden bir zihin, savaşa katkıda bulunmak zorundadır. Ulusçuluğa, dinsel inançlara, ritüellere, mezheplere ve buna benzer şeylere kapılmış bir insan, savaşa katkıda bulunmak zorundadır. Bunlara ait olmayan bir zihniniz var mı? Eğer böyle bir zihniniz varsa, o zaman doğru şeyi yapıyorsunuz, eylemde bulunuyorsunuz demektir.

Kaynaklar:

1) J. Krishnamurti, Çatışma Üzerine, Ayna Yayınevi, İstanbul, Mart 2002
2) J. Krishnamurti resmi sitesi: http://www.kfa.org