Günümüzden Geleceğe Dönük Projeksiyonlar

Ütopya - 2018

Toplumsal
ütopyalar, insanın zengin hayal gücünün ürünleri ama bu ürünler yaşanan somut
koşullardan hızını alıyor. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin bizlere kolaylıklar
sağladığı yadsınamaz bir gerçek. Fakat insanın daha mutlu, insanca yaşama
koşullarına sahip olması için kullanılacağı gibi kontrolden çıkarak
insanoğlunun doymaz hırslarına araç haline gelmesi de öngörülebilir. Bu durum
bence iki ana yönde ütopik tasarımlar doğuruyor.

Galiba
önce olumlu görünen tasarıma bir örnek versem iyi olacak.

İnternette
milyonlarca insanın izlediği Zeitgeist belgeselleri, alternatif olarak paranın
olmadığı yeni bir dünya düzenini ortaya atıyor. Alternatif dünya arayışında
olanlar, “Venüs Projesi” olarak adlandırdıkları deneysel bir dünya oluşumunu
öngörüyorlar. Bu projeyi savunanlar; parasal düzenin tüm insanlığı
hapsettiğinin, büyük şirketlerin ve bankaların da bu sisteme yardım ettiğinin
altını çizmekteler. Bu projeyi savunlar, alternatif bir sistem ortaya koymaktalar.
“Venüs Projesi” sistemine göre yeni dünyanın özgür vatandaşları,
bilgisayarlarla yönetilen, kaynakların eşit paylaşıldığı çevre dostu kentlerde
yaşıyor, kişisel uçaklar ve sürücüsüz otomobillerle dolaşıyor. Belgeselin yapımcısı
Peter Josephs ve Venüs Projesi’nin fikir babası ünlü fütürist John Frasko’ya
göre, dünyadaki tüm sorunların temelinde para yatıyor. Para ortadan kalkar ve
dünyadaki tüm hizmetlerle mallar, yani ekonomik kaynaklar eşit olarak dağılırsa,
barış ortamı oluşur. İkili, buna “Kaynak Bazlı Ekonomi” adını veriyor.

Venüs
Projesi’nin öngördüğü şehirlerin özelliği, Sibernetik Yönetim… Şehir;
merkezdeki bu yapay zekâ ile yönetiliyor. Buna göre, şehirlerin ulaşım, tarım,
temizlik gibi tüm alt ve üst yapı yönetimi büyük bir bilgisayara bağlı.
Örneğin, tarım bölgesinde toprağın sulanması, gelecek günlerde beklenen yağmur
miktarı, topraktaki nem oranı ve daha birçok jeolojik bilgi analiz edilerek alınıyor.
Ulaşım ise, araçlardaki ve yollardaki sensörler yardımıyla denetleniyor.

İnsan
yaşamı için gereken giyim, beslenme, ulaşım, barınma, sağlık hizmetleri gibi
gereksinimler, teknoloji tarafından sağlanır. Buna tükenmeyen, güneş ve rüzgâr
enerjisi gibi enerji kaynakları eklendiğinde, ortaya yetkin bir toplum modeli çıkıyor.
Kaynaklar eşit dağılacağı, enerji de tükenmeyeceği için insanlarda parasal
düzenin yarattığı rekabet ve hırs duygusu ortadan kalkıyor. Böylece insanlar
rekabet ya da para, şöhret ya da güç peşinde değil de, kişisel rüyalarının
peşinde koşuyor.

Para kazanma
veya borç ödeme derdi ortadan kalkacağından, aynı malı üreten onlarca fabrika
da yok. Bir malı en kaliteli şekilde üreten birkaç fabrika tüm talebe
yetebiliyor. Para olmayınca bankacılık, sigorta, reklam, yatırım sektörleri de
bulunmuyor.

Alışveriş
merkezlerinde alışveriş isteğe göre gerçekleşiyor, paraya göre değil. İsteyen,
istediği şeyi, istediği zaman mağazaya girip alabiliyor.

Önceden
tamamen çevre dostu olarak inşa edilen evler, istenen yere monte edilebilecek.
Evlerin güneşe bakan pencereleri, güneş enerjisi üretiminde kullanılacak. Her
biri 1,6 kilometre yüksekliğindeki gökdelenlerde binlerce insan yaşayacak.
Böylece kentlerde daha çok alan, ortak yaşam alanı olarak ayrılabilecek.

Tek ve
güçlü bir lokomotifin çektiği vagonlar, istenildiği zaman yukarı veya aşağı
hareket edebilecek. Tren yolları katlı olacak, böylece, bir istasyona
gelindiğinde, bir vagon otomatik biçimde aşağı inebilecek ve diğer bir
lokomotife eklenebilecek.

Otomobiller,
manyetik yükselme prensibi ve elektrik ile çalışacaklar. Şoför olmayacak,
yolcuların sadece nereye gideceklerini sesli olarak söylemeleri yeterli olacak.
Her birinde sensör olacağı için, takip mesafesi sabit kalacak.

Şehirler
çember şeklinde inşa edilecek. Şehrin göbeğinde kreş, eğitim merkezleri ve
iletişim merkezleri olacak. Çevredeki tarlalarda organik tarım yapılacak. Güneş
ışığının bu bölgelere daha rahat gelmesi için binalar saydam olacak.

Kısaca
bazı özelliklerini aktarmaya çalıştığım proje bana Thomas More’un Ütopya Adası’nı
hatırlattı. More’un adasında teknoloji, yaşama bu denli damgasını vurmuyor
elbette. Ütopyalar yaşanılan ve kaleme alındıkları devrin baskın özelliklerini
yansıtıyorlar. Ders verdiğim kolejde, Ütopya Adası üzerinde konuşurken bir
öğrencim, bu toplum düzenini hiç de arzu edilir bulmadı ve böyle bir toplumsal
düzende yaşamak istemeyeceğini ifade etti. Rekabetin ve çeşitliliğin,
mücadelenin, daha çok şeylere sahip olma olanağının olmadığı bir düzeni hiç de
çekici bulmadı. Birinin ütopyası diğerinin distopyası olabiliyor.

Diğer
taraftan günümüzde yapılan bazı araştırmalar bana distopyaların hiç de hayal
ürünü olmadığını düşündürüyor. Bundan yıllar evvel, öğrencilerime aktarmak
üzere kestiğim bir yazıdaki bilgileri paylaşmak istiyorum. Bir öğle yemeğinde
bir bilim kadınının öngörüleri ile ilgili bir sohbet bu… Aynen aktarıyorum:

“Bilindiği gibi gezegenin tamamında çeşitli üçkâğıtçılarla, işbirlikçi
iktidar destekçileriyle ve sayısız başka manivelayla yakın bir gelecekte tarımsal
üretimin tamamı dev uluslararası tarım tekellerinin hâkimiyetine geçirilmeye
çalışılıyor.
Doymak bilmez kâr ve hegemonya güdüsüyle genetiği
değiştirilmiş ürünler ile ilişkili bilgiler, araştırma sonuçları hep “ticari sır”
içerdiği nedeniyle gizli tutuluyor, zaten patent yasaları da bu durumu
destekliyor. Sonuç olarak bu ürünlerin, kısa veya uzun vadede, insanlık
üzerinde ne gibi etkilerinin olduğunu bilmiyoruz. Ama bu kadar “sıkı korunan”
bilgilerin iyi ve olumlu sonuçlar içerdiğini düşünmek zor. Benim kanımca devasa
bir köle ordusu yaratmak istiyorlar, yaşamak için gereken en az oranla
beslenen, sadece küçük bir azınlık için çalışan, onların ihtiyaçları için
gerekli malları üreten devasa bir köle topluluğu. Çeşitli genetik
uygulamalarla, genetiği değiştirilmiş virüslerle akli melekelerinin bir kısmını
yitirmiş olacaklar, durum tespiti yapamayacaklar. İçinde bulundukları vaziyeti
doğal ve verili bir durum olarak algılayacaklar. Hatta buna dair ritüeller
geliştirecekler.”

Bu
noktada masadaki diğer kişilerden bazıları soruyorlar: Bu vaziyete gelene kadar
hiç kimse mi başkaldırmayacak?

Bilim
insanımız hemen cevap veriyor: “Bu tipte muhalif davranışlar ya da kalkışmalar,
bunları gerçekleştirenlerin genetik yapısına göre davranabilen ve
laboratuvarlarda geliştirilmiş süper akıllı virüslerin saldırısına uğrayacak ve
tedavisi imkânsız ağır salgın hastalıklarla yok olacaklar. Bu plan, aslında iki
aşamalı… İkinci aşama, kök hücre çalışmalarıyla alakalı. Kök hücreler sayesinde
ölümsüzlüğe ulaşmak istiyorlar. Sonsuz hırsın vardığı nihai aşama olarak hiç
ölmeyeceğini düşünen Roma imparatorları gibi yaşamak istiyorlar. Dünyanın büyük
bir bölümü devasa plantasyonlara dönüşmüş olacak, onlar ise yarattıkları
zenginliğin kendilerine ölümsüzlük sağlaması gerektiğine inanacak ve bunu hak
ettiklerini iddia edecekler.”

Sizi
bilemem ama ben sürekli inkişaf eden ruh hastalarıyla karşı karşıya kalmışım
gibi hissettim. Dünyanın geleceğinin karanlık görünümü, belki de bilim ve
insanlık arasındaki ilişkiyi, ölümsüzlük ve sonsuz hırsın bu konuya olan direkt
temasının doğurabileceği korkunç ihtimaller zihnime üşüşüyor.