Gösterge Sorunu

Sayı 3 - Dil Sorunu

Genel Dilbilim Dersleri: 20. yy. dilbilimi bu yapıtla başlar, bu yapıtla gelişir, bütün dilbilim dalları, tüm insan bilimleri bu yapıtla yenilenir. Söz konusu kitap, Saussure Devrimi olarak adlandırılabilecek köklü dönüşümün başlıca anlatım aracı olmuştur. Dilbilimin yanı sıra öbür insan bilimlerinde de en geçerli kuramların, en çarpıcı uygulamaların uzun süre çerçevesini oluşturan yapısalcılık akımı kökünü bu yapıttan alır.

Dil anlayışı Saussure’le birlikte temelinden değişecek, dilbilimci incelediği konuyu artık bağıntıların yönettiği bir dizge olarak ele alacaktır. Gerçekler bundan böyle tözlerde, özdeklerde, somut görüntülerde değil, soyut biçimlerde, örtük düzeneklerde, yapılarda aranacaktır. Başlıca erek, her türlü sürecin, oluşumun, gerçekleşmenin ardındaki dizgeyi, yapıyı bulup ortaya çıkarmak olacaktır.

Saussure hem bir dilbilim yöntemi oluşturmuş, hem de evrensel geçerlik taşıyan bir tür bilgi kuramı yaratmıştır. Toplum yaşamını geniş bir bağıntılar ağı, çeşitli düzeylerde anlaşma, bildirişme sağlayan anlamlı birimlerin ya da göstergelerin kurduğu bir çevrim olarak ele almış, dili bu bütün içindeki yerine oturtmuştur.(1)

Ünlü dilbilimci, çalışmalarında ruhsal, toplumsal bir olgu ve birey üstü ortak bir dizge, bir soyutlama olan dilin işleyiş kurallarına ulaşmaya çalışır. Adı geçen yapıtta dili çözümleyecek ve dil olgusunun ne olduğunu tanımlayacak temel kavram ve ilkeleri ortaya koyar. Dilden kalkarak başka anlamlı birimlerin (göstergelerin) işleyişini araştıracak ve adına göstergebilim (semiologie) dediği, dilbilimi de içine alacak, yeni bir bilim dalından söz eder.

Saussure’e göre, araştırma yapan bilim adamı dili, dil yetisini, öğeleri arasındaki farklılıklar, özellikle karşıtlıklar yoluyla kavrayabilir. Yapıtta geçen temel kavramları veya bunların oluşturduğu karşıtlıkları dizge/öğe, dil/söz, biçim/töz, gösterge: gösteren/gösterilen, nedensizlik/nedenlilik, eşsüremlilik/artsüremlilik, dizimsel/çağrışımsal, değer vb. diye sıralayabiliriz. Bu bilim adamı ve ardılları tarafından kullanılmaya başlanan, dilbilim alanına özgü yeni kavramların Türkçe’de karşılıklarının bulunmayışı büyük sorun yaratıyordu. 1960’lı yıllarda ilk örnekleri ortaya çıkmaya başlayan Türkçe dilbilim çalışmalarında, büyük Türk dilbilimcisi Berke Vardar bu boşluğu doldurarak çok sayıda yeni terim üretti. Arkasından, bunları kullanarak yaygınlaşmasını sağladı.

Göstergenin yapısını incelemeden önce, dilin bildirişim ya da iletişim sağlayan bir araç olma özelliğini de anımsamakta yarar vardır. Toplumsal nitelikli dil olgusunun bu özelliğini önce F. de Saussure, ardından Prag Dilbilim Çevresi’nin uzantısında yer alan işlevsel dilbilim akımı vurgulamış ve kavramlarını oluşturmuştur.

İsviçreli dilbilimci tarafından ileri sürülen ana kavramlardan biri de anlamlı birim olan göstergedir. Asrımızın başlarında anlamını bulmaya başlayıp, günümüze kadar gelen gösterge terimi, dilbilimden başka bildirişim, iletişim, göstergebilim gibi dildışı alanların da ana kavramı olmuştur. Artık bugün dilsel gösterge, görsel gösterge, göstergebilimsel gösterge diye bir çeşitlenme söz konusudur. Gösterge, dil ile ilgili bilimlerde, bir başka şeyin yerini tutabilecek nitelikte olduğundan, kendi dışında bir şey gösteren, belirten her çeşit biçim, nesne, olgu vb. olarak tanımlanır.(2) Ayrıca, “algılanabilir bir nitelik taşıyan bu öğe bir tür uyarandır: Anlıktaki imgesi bir başka uyaranın imgesine bağlı olduğundan onu çağrıştırabilen bir uyaran. Bu anlamda, örneğin duman, ateşin; çatık kaşlar, kızgınlığın; köpek sözcüğü, bir hayvanın göstergesi sayılır. Görüldüğü gibi, çok değişik alanları, hem dilsel hem de dildışı düzlemleri ilgilendiren bir kavram söz konusudur.”(3)

Dil yetisinin oluşturduğu bütünde dilin kapladığı alanı bulabilmek için, Saussure’ün öne sürdüğü gibi, konuşan iki kişiyi varsayalım (Şekil 1). Fazla ayrıntılara girmeden, en basit biçimiyle, konuşmanın kalkış noktası A’nın beynindedir. Kavram olarak adlandırılan bilinç olguları orada göstergelerin tasarımlarına ya da işitim imgelerine bağlıdır.

 


Şekil 1

Bu işitim imgesi ya da tasarımlar bilinç olgularını dile getirmeye yarar. Herhangi bir kavramın beyinde ilgili işitim imgesini canlandırdığını varsayalım: Baştan başa anlıksal bir olgudur bu. Sonra fizyolojik bir oluş gerçekleşir. Beyin ses örgenlerine, imgeye ilişkin bir uyarım aktarır, sonra ses dalgaları A’nın ağzından B’nin kulağına doğru yayılır. Salt fiziksel bir oluştur bu: Kulaktan beyne işitim imgesinin fizyolojik aktarımı, beyinde ise, bu imgenin karşılığı olan kavramla anlıksal birleşimi.(4)

Yukarıda, dilsel göstergeyi oluşturan anlıksal nitelikli her iki öğenin beynimizde çağrışım yoluyla birbirine bağlandığını gördük. Bu çağrışım birliği olmasaydı, birbirimizi anlamak imkânsız olurdu. Yapısalcı anlayışa göre de gösterge iki öğeden oluşur. Başka bir deyişle birbirinden ayrılmayan iki düzlem içerir. Bir yanda işitim imgesi ya da sesler bütünü, diğer yanda ise kavram bulunur. Dilsel gösterge bir nesneyle bir adı değil, bir kavramla işitim imgesini birleştirir.(5) Bu iki öğe birbirine sıkı sıkıya bağlı olup birbirini çağrıştırır. Saussure’e göre; düşünce kâğıdın ön yüzü ise, ses arka yüzüdür. Kâğıdın ön yüzünü kestiniz mi; ister istemez arka yüzünü de kesmiş olursunuz. Dilde de durum aynıdır. Ne ses düşünceden ayrılabilir, ne de düşünce sesten. Bu bilim adamı göstergeyi oluşturan her iki parçayı adlandırmada, önce bazı kavramlar üzerinde bir süre duraksadıktan sonra, bunlara gösteren ve gösterilen adını vermeye karar kılar (Şekil 2). Yeni biçimiyle gösterge, gösteren ve gösterilenden kurulur. Ayrıca, Hjelmslev birincisinin içerik düzlemi, ikincisinin ise anlatım düzlemi olduğunu ileri sürer. Göstergenin varlık nedeni gösterilendir. Dilbilimde gösterilenin öz niteliği önemli bir yer tutar. Çünkü gösterilen bir nesne olmayıp, nesnenin zihinsel tasarımıdır. Saussure’ün bunu kavram olarak adlandırdığını yukarıda gördük. Şekil 2’de geçen ağaç sözcüğünün gösterileni ağacın kendisi değil, onun zihinsel imgesidir. Gösterenin özelliği ise, onun bir aracı olma niteliği taşımasıdır. Sonuçta her iki öğenin birleşmesi ile anlam ortaya çıkmaktadır. İşte bu nedenle göstergeye anlamlı birim adı verilir. Bunların dışında, göstergeler yalnızca içerdikleri öğelerle değil, dil dizgesindeki çevreleriyle de belirlenirler. Bu nedenle her gösterge (sign) bir dizge olan dilin öğesi (sözcük) dir.

Buraya kadar yazılanları M.C. Anday’ın söyleyişi ile özetlersek: “Karşınızdakinin ağzından “ağaç” sözcüğü mü çıktı, bu sözcük kulağınıza geldiğinde artık “gösteren”dir ve kafanızdaki ağaç kavramı ile buluşur. Bu kavram “gösterilen”dir. Anlama, anlaşma, (bildirişim, iletişim de) gösteren ile gösterilenin birleşmesinden ortaya çıkan “gösterge” ile gerçekleşir. Biz göstergelerle anlaşıyoruz.”(6)

 


Şekil 2

Nedensizlik ilkesi: Anlamlı birim olan göstergede iki öğeyi birleştiren bağ uzlaşmadan doğan ya da saymaca ise, bu durumda gösterge “nedensiz”dir. Bu doğal olmayan toplumsal bir bağdır. Saussure bunu rastlantısal ve özgür ilişki olarak tanımlarken, bu bağı “arbitraire” (arbitrary) terimi ile karşılamıştır. Berke Vardar tarafından, bu terim Türkçe’ye “nedensizlik” olarak çevrilmiş olup, bu biçimde kullanılmaktadır. Yukarıda örnekte görüldüğü gibi ağaç kavramının kendisine gösteren’lik yapan a-ğ-a-ç ses dizilişiyle hiçbir bağı yoktur. Bunun dışında, t-r-e-e ya da a-r-b-r-e gibi herhangi bir diziliş de onu aynı oranda gösterebilir. Basit bir göstergede gösterilen sınırlı olmasına karşın, gösteren sınırsızdır. Örneğimizde görüldüğü gibi, ağaç kavramı için sınırsız sayıda ses dizilişleri alınabilir. Sonuçta değişen bir şey yoktur. Toplumsallıktan kaynaklanan keyfilik vardır. Ayrıca gösteren “algılanabilir” ya da “var olan” bir kavrama başvurur veya gönderme yapar.

Nedensiz göstergelere başka bir örnek de, uzun kavramsal tanımı anlatmak için kullanılan “kısaltmalar”dır. Burada ansal işlemler için yapılan bir yazım “tasarruf”u vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi veya Birleşmiş Milletler gibi bir anlam bütünü kısaltma sonucu T.B.M.M., B.M. diye gösterilir. Her bir örnek uzlaşımsal ilişkiyi gösterir. Bunlar aynı dili konuşan insanlar arasındaki uzlaşmadan çıktığı gibi değişik dilleri konuşanlar için de geçerli olabilir: Örneğin U.N.E.S.C.O. , N.A.T.O.. Her birinde ilişkiyi belirleyen şey, kullanıcılar arasındaki uzlaşımlar ya da kurallardır.

Özet olarak, nedensiz göstergede; bu anlamlı birimi oluşturan iki öğe arasındaki bağ ya da ilişki rastlantısal, keyfi, saymaca veya uzlaşımsaldır. Ayrıca gösterge bireyin özgür gerçekleştirme ediminden değil de, dil dizgesinden kaynaklanan toplumsal ve ruhsal kendiliktir. Öte yandan, göstergenin işitselliği zamanın akışı içinde gerçekleşir, bu da göstergenin çizgisel olmasını sağlar. İşte bu özellik dil olarak adlandırılan göstergeler dizgesine, öbür göstergeler dizgesi arasında bir ayrıcalık kazandırır.(7)

Nedenlilik ilkesi: Nedenli göstergelerde, gösteren ve gösterilen arasındaki bağ doğaldır. İki öğe kendilerini keyfi bir ilişkiye bırakmaz. Burada gösteren algılanabilir, var olan bir kavrama başvurmayıp, “algılanması olanaksız”, “var olmayan” veya “sözle anlatılamaz” bir alana gönderme yapar. Örneğin adalet ses dizilişi nesnel algıya dayanmayan bir kavrama başvurur. Aslında, burada kavramdan çok bir anlam söz konusu olup, hatta en yoğun soyutlamalara, tinsel ve ahlaksal değerlere de gönderme yapılabilir. Artık keyfi göstergeden daha değişik yapıda gösterge türleri ortaya çıkmaktadır.

Bu tür göstergelerden ilkine alegorik göstergeler ya da kısaca alegori adı verilir. En basit tanımı ile, alegori bir düşüncenin bir beti (figür) yardımı ile anlatımıdır. Başka bir deyişle, alegori soyut bir gerçekliğin görünür, duyumsanır ya da anlaşılır kılınması için somut bir giysi ile giydirilmesi olgusuna denir. Yukarıdaki örnekte geçen adalet kavramını, gözü kapalı bir kadın ve elinde terazi ile gösterdiğimizde, bu gösterge alegori sınıfına girer. Bu grup göstergelerde keyfilik geçersiz olduğundan, gözü kapalı kadın yerine başka bir beti, sözgelimi at arabası konulamaz. İkinci gruba ise simgesel göstergeler ya da simge adı verilir. Bunu da örneklemek istersek, ağaç ses dizilişi nedensiz göstergede olduğu gibi bir kavram yerine bir çok boyuta gönderme yapıyorsa, burada simgesel göstergeden söz etmek gerekir. Söz gelimi ağaç ses dizilişi sonsuz yaşam, gençlik, dirilik, ölüp dirilme, dünya ekseni gibi farklı boyutları çağrıştırıyorsa, bu gösterge diğerlerinden değişik yapıya sahiptir. Simgelerde, nedensiz göstergenin tersine, gösteren sınırlı olup gösterilen sınırsızdır. Ayrıca, simge göstergenin özel bir ulamı (kategori) dır. Birçok anlamı olduğu gibi, birçok değeri de içerir. Nedensiz gösterge tek bir düzleme yanıt verirken, simgenin birçok boyutu devreye soktuğu görülür. Alegori ve simge arasındaki fark, Alman romantizmi ve derinlikler ruhbilimi etkisiyle ortaya çıkmıştır. Oysa eskiçağ veya ortaçağ tanımlamalarında alegorinin alanı geniş tutulduğundan, simge ile karıştırma yanılgısına düşülmüştür.

Bütün bunların sonucunda kuramsal olarak tek yönlü bir sıralama ortaya çıkmaktadır: gösterge, alegori ve simge. Simge ve alegori birer gösterge olmasına karşın, gösterge bir simge değildir. Tersi yöne gidiş yoktur. Bu tek yönlü gidiş bir varsayımdan öteye geçemez. Doğrusu, komşu terimler alegori ve simge ile konumuz dildışı alan olan göstergebilimsel boyuta kaymaktadır. Aslında Saussure de nedenlilik ilkesi nedeniyle simgeyi kenara itmiştir. Dilbilimin sunduğu kısıtlı tanımlara karşın, ancak göstergebilimde belli tanımlar elde edilebilmiştir. Birçok bilim adamı, araştırmacı, felsefeci bu terimlere farklı biçimde yaklaştığından, halen ortak bir anlamda karar kılınamamıştır. Tartışmalar sona ermediğinden, bugün de değişik yorumlarla karşılaşmak olasıdır.

Tanrıbilimden hekimliğe kadar çok değişik sözcük dağarcıklarında kullanılan ve İncil’den sibernetiğe kadar(8) gösterge teriminin tarihini incelediğimizde, ilk kez Saussure’de sözcüğün anlamı belirginleşmiştir. Bunu da karşıtlık ilkesinden kalkarak bulduğu gösteren ve gösterilen sözcükleri sağlamıştır. Oysa gösterge sorunsalının kökenleri çok eskilere dayanmakta olup, bu kavram üstüne eski dönemlerden beri çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Tarihte ilk kez Stoacılar’ın bundan söz ettikleri görülür. İ.S. 3. yüzyılda Sextus Empiricus’un anlattığına göre; Stoacılar göstergenin üç öğeden oluştuğunu fark etmişlerdi (seimainon, semainomenon ve tynchanon). Sonradan Skolastik felsefe yapıtlarında anlamlama biçimleriyle ilgili görüşler ortaya konmuştur. 17. yüzyılda da J. Locke “semeiotike” terimini kullanır. 18. yüzyılda ise J. H. Lambert özellikle doğal dillere ilişkin bildirişim dizgeleri üstünde durur, ama müzik, koreografi, arma, amblem, tören gibi dildışı gösterge dizgeleriyle ilgilenmekten geri kalmaz. E. Husserl’in “Göstergelerin Mantığı Üzerine (göstergebilim)” başlıklı incelemesi dilsel göstergelerle ilgili gözlemler içerir.(9)

Bu ilk dönemden sonra gösterge terimi ile ilgilenen bilim adamı ve felsefecilerden bazıları; F. de Saussure, G.W.F. Hegel, C.S. Peirce, C.G. Jung, H. Wallon’dur. Bunlardan, A.B.D.’li felsefeci, mantıkçı ve matematikçi Charles Sanders Peirce (1839-1914) göstergeye farklı yaklaşarak, onu görüntüsel gösterge, belirti ve simgeden oluşan bir üçlüğün öğesi olarak kabul etmiştir. Arkasından, Charles Morris, Peirce’in mantıkla özdeşleştirdiği kuramı gösterge kavramına uygulamış ve göstergenin üç ilişki düzeyini tanımlamıştır. Böylece iki öğeli gösterge kavramına, bir de üç öğeli olanı eklenmiştir. Bunlardan ayrı olarak, Kopenhag Dilbilim Çevresi’nden ve Saussure’ün izleyicilerinden L. Hjelmslev daha ayrıntılı kavramlaştırma çabasına girişerek, onun görüşlerini geliştirmeye çalışmıştır. Gerçekten de göstergenin, çeşitli yazarlarda bir dizi benzer ve ayrı terim arasında yer aldığı görülür. Belirti, belirtke, görüntüsel gösterge, simge, alegori terimleri gösterge ile yarışan başlıca terimlerdir.(10)

Şimdi de, sırası gelmişken, belirti ve belirtkeden söz etmekte yarar vardır. Belirtilere doğal göstergeler diyenler de görülür. Belirtiler bir durumu, bir olgunun varlığını ya ortaya koyar ya da içerir. Bunlar dış gerçek düzleminde ya da doğada var olan bağıntılara, olgular arasındaki neden sonuç ilişkisine dayanır. İnsan yaratımı olmayan bir deneyimden kaynaklanan belirtiler herhangi bir anlam aktarma amacı içermez, içeremez.(11) Belirtinin niteliği amaçsız oluşu, saymaca değer taşımamasından kaynaklanır. Örneğin duman ateşin varlığını; bulut ise yağmur yağacağını doğal bir ilişkiyle belirtir. Belirtke ise; bildirişimi gerçekleştirmek amacıyla istençli ve yapay oluşturulmuş biçim, görünümlere vb. denir. Saymaca anlam yüklü belirtkelere yapay göstergeler dendiğine de rastlanır, örneğin trafik belirtkeleri olan ışıklar ve çeşitli levhalar. Belirti ve belirtke daha çok göstergebilim alanı kavramlarıdır.

Aşağıdaki tabloda,(12) sözü edilen terimler üzerinde bilim adamları arasında görülen çelişki ya da farklılıklar belirtilmektedir.

1. Tasarım belirtke belirti görüntüsel
gösterge
simge gösterge alegori
Wallon- Wallon- Wallon+ Wallon+
2. Benzerlik
Nedenlilik
Pierce+ Hegel+
Wallon+
Pierce-
Hegel-
Wallon-
3. Dolaysızlık Wallon+ Wallon-
4. Uygunluk Hegel-
Jung-
Wallon-
Hegel+
Jung+
Wallon+
5. Varoluşsalhk Wallon+ Wallon-
Peirce+
Peirce-
Jung+
Jung-

Yukarıda, dilsel göstergenin niteliklerinden kalkarak diğerleri ile olan ilişkileri ana çizgileriyle ortaya konulmaya ve “gösterge sorunu”nun genel görünümü sunulmaya çalışıldı. Çeşitli bilimsel çevrede kullanılmaya başlanan üst dil’in yeni terimleri, ilk bakışta gündelik konuşma dilinin sözcükleri gibi görünmektedir. Ancak kendi aralarında kurdukları ilişkilerle yeni anlamlar yüklenmişlerdir. Bunları yeni anlamlarıyla, kimi zaman gündelik dile ilişkin sözlüklerde bulmamıza olanak yoktur. Hatta gündelik konuşmada birçok sözcüğün tam olarak yerine oturmadığı ve kullanım yanlışlıklarına neden olduğu gözlenmektedir. Çoğu zaman gösterge, simge, alegori birbirine karıştırılmaktadır. Sonuçta toplum katında gösterge sorununun başka bir yüzü ortaya çıkmaktadır.

Kaydedilen çok büyük aşamalara karşın, Saussure’ün savı geçerliliğini korumaktadır. “Biz, dil sorununu her şeyden önce bir gösterge sorunu olarak görüyoruz. Bütün açıklamalarımız anlamını işte bu önemli olgudan alıyor.”(13)

AÇIKLAMA: Genel Dilbilim Dersleri: Ferdinand de Saussure’ü (1857-1913) çağımızın en büyük dilbilimcisi konumuna getiren yapıttır. Kendisinin yazmadığı, ölümünden sonra, öğrencilerinin derslerde tuttukları notlara dayanılarak derlenmiş, ana kaynak özelliğinde bir kitaptır (1916).

KAYNAKÇA ve NOTLAR:

(1)     Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, çev. Berke Vardar, Birey Toplum Yayınları, Ankara 1985, Sunuş s. VIII
(2)     Mehmet Rifat, Göstergebilimin ABC’si, Simavi Yayınları, İstanbul 1992, s. 5
(3)     Berke Vardar, Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, Multilingual Yayınları, İstanbul 1998, s. 73
(4)     Ferdinand de Saussure, a.g.y., s. 14
(5)     Ferdinand de Saussure, a.g.y., s. 71
(6)     Melih Cevdet Anday, “Gündüz Gözüyle”, Cumhuriyet, 25 Mart 1997
(7)     Mehmet Rifat, Dilbilim ve Göstergebilimin Çağdaş Kuramları, Düzlem Yayınları, İstanbul 1990, s. 17
(8)     Roland Barthes, Göstergebilimsel Serüven, çev. Mehmet Rifat ve Sema Rifat, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1993, s. 38
(9)     Mehmet Rifat, Dilbilim ve Göstergebilimin Çağdaş Kuramları, s. 85
(10)   Roland Barthes, a.g.y., s. 38
(11)   Berke Vardar, a.g.y., s.74
(12)   Roland Barthes, a.g.y., s. 39
(13)     Ferdinand de Saussure, a.g.y., s. 20