Gölgenin Gölgesi Olmamıza İzin Ver Ey Yâr!

Sayı 10 - Ahlak Sorunu

Sorunun Salınışı
Başlamak bir masdar; zaman da bildirmiyor bu yüzden, istek de… Oysa fiil olarak kullansam ve ‘başlıyorum, başladım, başlayacağım’ desem, hemen hareket de bildirecek, zaman da, dolayısıyla istek de.
Bir eylemi, eylemeyi istemeden eyleyemeyiz. Önce eylemeyi ister, sonra eyleriz. İster istemez istem eylem’den önce, eylem ise istem’den sonra gelir. O halde ‘başlıyorum’ deseydim, başlamadan önce başlamayı istemiş olmam gerekirdi. İstemeseydim başlayamazdım. Başlıyorum, çünkü başlamayı istiyorum.

İstemiş olmam yeterli mi; yani başlayabilmek için başlamayı istemem yeterli mi?

Hayır! Eyleyebilmek için istemek gerekli ama yeterli değil, aynı zamanda kişinin isteğini yerine getirebilecek kadar gücü de olmalı. Ben, sözgelimi uçmayı istiyorum ama uçamıyorum. İsteğim (irade) var, lâkin gücüm (kudret) yok! Oysa isteğimle birlikte gücüm de olsaydı uçabilirdim. Demek ki başlamam için, sadece başlamayı istemem yetmiyor, başlamaya gücüm de olmalı…
Kelâm âlimlerinin irade ve kudrete Cenab-ı Hakk’ın subutî sıfatları içerisinde yer vermelerinin en önemli sebebi budur. Cenab-ı Hak Fail-i Muhtar ve Kadir-i Mutlaktır. Çünkü O, irade (meşiet) ve kudret sahibidir. Bir fiili eylemek ve eylememek için O’nun hem iradesi, hem kudreti vardır; dilerse yapar, dilerse yapmaz; yapmaya da, yapmamaya da kudreti vardır. Kulların da eyleyebilmek için irade ve kudrete ihtiyaçları vardır; zira istem ve güç yoksa, eylem de yok demektir.
Başlıyorum dediğimde başlayabilmem için başlama isteğimin ve başlamaya gücümün olması gerektiği, sanırım biraz açıklık kazanmış oldu. İsteğim ve gücüm olmasaydı, başlayamazdım. Demek ki başlıyorsam, başladıysam, isteğimin ve gücümün varlığından kuşku duyamam.
İsteğim ve gücüm olmaksızın bir eylemi gerçekleştiremez miyim?

Hayır, isteğim ve gücüm olmaksızın eyleyemem. Eylediğimde ancak iradem ve kudretim nisbetinde eyleyebilirim.
Peki ya başarmak?

Bakınız, ‘başlamak’ yerine ‘başarmak’ fiilini kullandığımızda irade’den ziyade ‘kudret’ unsuru hemen biraz daha belirginleşiveriyor. Öyle ki başlamak için sadece isteğin olması gerekliymiş gibi görünürken, iş başarmaya gelince, yani başlangıçtan ziyade sonuç noktasında durmak bahis konusu olunca, sanki güç ve kudretin mevcudiyetine daha çok ihtiyaç hissediliyor.
Başarabilir miyim?

Bu soruda “Başarmak için yeterli isteğim var mı?” değil, “Başarmak için yeterli gücüm var mı?” endişesi, daha uzun süre saklanmaktan vazgeçip hemen peçesini açıyor ve bütün çıplaklığıyla kendisini nazarın önüne bırakıyor.
— Başarmak istiyor musun?
— Evet, istiyorum.
— O halde başar!
— Nasıl başarayım? Başarmak benim elimde mi?

Kendi sokağımızda kaybolmaktan korkmama sözü vermiştik kendimize. Bu nedenle yürümeye biraz daha devam edelim:
Kişinin (başarma) isteği ile (başarma) gücüne sahip olması arasındaki nisbet, sanılandan daha karmaşıktır ve o kadar kolaylıkla “İsteğim var ama gücüm yok” denilemez. Çünkü ‘istemek’ de bir fiildir. O halde kişinin her fiil gibi istemek için de isteği ve gücü olmak zorundadır; yani istek sahibinin her defasında “İstemeyi istiyorum” veya “İstemeyi istemeye isteğim ve gücüm var” demesi de gerekir.
İstemek yeterli değil demek ki! İstemek için de istek olmalı, istemeyi istemeye de güç yetirmeli… Dikkat ediniz lütfen, akıl burada sözü bırakıyor; çünkü çarptığı duvarın adı: devr u teselsül (totoloji).
Bakınız nasıl da kayboluyoruz değil mi? Anacaddeye ulaşma umudumuz azaldıkça arasokaların kıvrımlarına dalmaktan, hatta kendi sokağımızda kaybolmaktan pişman olacağız gibi… Kaybolmak kaybetmek demek değil. Pes etmemeli, aksine kendimizi bütün doğallığıyla sorunun salınışına bırakmalıyız.
Peki şöyle bir terkibe ne dersiniz: istem gücü. Yani istemek değil, güç yetirmek ise hiç değil, aksine istemeyi isteyebilmek, istemeye güç yetirebilmek.
Güçlü olabilmem için güçlü olmayı istemem gerekiyor; isteyebilmem için de istemeye gücümün olması gerekiyor. Acaba hangisi hangisinden önce? İstem mi, güç mü?
Belki de bir tek kavramın etrafında dolaşıyoruz. Öyle ki her ne zaman ‘eylem’ (fiil) sözkonusu olsa, istem ile güç kavramları birbirlerinin lâzımı ve melzumu haline geliveriyorlar; tıpkı aynı nesnenin iki yüzü gibi; tıpkı ikiyüzlü Janus gibi… biri olmadığında diğeri de olmuyor, olamıyor…
Şimdi tam da kartopunun üstüne sıcak su dökme zamanı: Bir bilmek var, bir de bilebilmek
İkincisini ilkinden ayıran cihet, bilme eyleminin iki kez tekrarlanması değil, aksine bu eylemin niçin iki kez tekrarlandığı. Meselâ yapmak ve bilmek fiilleri… Bu iki fiilin de anlamını biliyoruz; diyelim ki yapmak ‘yapmak’ demek, bilmek de ‘bilmek’… Peki ama şu yapabilmek (yapmak+bilmek=yapabilmek) de nereden çıkıyor?
Kudret ve iktidar, birçok dilin aksine acaba niçin Türkçe’de bilmek ekiyle dile gelmeyi istemiş olabilir?

Bu soru daha önce ya sorulmuştur ya da sorulmamıştır: Şayet daha önce sorulmadıysa, bu soru Türkçe’de ilk kez soruluyor, yok eğer sorulduysa, bu soru Türkçe’de son kez soruluyor.
Olabilir ise, olmayabilir de

Hemen hemen her dilde “muktedir olmak” bir yardımcı fiil halinde dile sızar. Arapça’da istitâ veya kudret, bir fiili işlemeye kadir olma hâline delâlet maksadıyla kullanılır; yani “yapmaya kadirim” denir; İngilizce’de (can), Almanca’da (können), Fransızca’da (pouvoir) da durum aynı. Bu dillerde de kişi bir fiile güç yetirdiğini anlatabilmek için öncelikle “muktedir olmak” anlamına gelen yardımcı fiiller kullanır: yapmaya muktedirim, yapmaya kadirim.
Fakat ne ilginçtir ki Türkçe’de bir işi yapmaya muktedir olmak veya bir fiili işlemeye güç yetirmekle ilgili bir bildirimde bulunulacağı zaman yardımcı fiil olarak bilmekten yardım alınır ve yapabilirim (yapmak+bilmek=yapabilmek) denir: okuyabilirim, yazabilirim, bilebilirim, yapabilirim, gidebilirim, yürüyebilirim, koşabilirim, kaçabilirim, vs.
Yani bu fiilleri yapmaya güç yetirebilirim, bu fiilleri gerçekleştirebilirim… “Bu fiilleri gerçekleştiririm” değil, “Bu fiilleri gerçekleştirmeyi bilirim” de değil, aksine “Bu fiilleri gerçekleştirebilirim.”
Ne ilginçtir ki yabancı dillerdeki yardımcı fiilleri ifade etmek için de ister istemez “muktedir olmak” yerine iki sözcükten mürekkeb bir tek sözcük kullanılıyor: yapabilmek. Hangi fiilse, o fiili yapabilmekten sözediliyor; başkaları estatî…, eqdaru… diyor, can… diyor, kann…, diyor, peux… diyor; bizler ise -bilirim diyoruz. Onların ana-fiili yardımcı fiilden sonra getirmeleri, bizim ise önce getirmemiz önemli değil, önemli olan, onların doğrudan doğruya “muktedir olduklarından” sözetmelerine mukabil, bizlerin “bilmek”ten söz edip muktedir olduğumuzu kastetmemiz…
Bilmiyorsak muktedir olamayacağımıza inanıyoruz sanki… Yok eğer biliyorsak, pekâlâ muktedir de, kadir de olabileceğimizi düşünüyoruz; -bilmek ekinin ana-fiille kattığı bir diğer anlam da ihtimal anlamı… yapabilir, olabilir; yani yapmayabilir de, olmayabilir de…
Rahmetli babam, bir mesele hakkında ne zaman “Olabilir” dese, hemen ardından eklerdi: “Yani olmayabilir de…”
“Her şey imkânla mümkün!” sözünü de babamdan öğrenmiştim. Arzularımızla imkânlarımız arasındaki mesafenin açıldığı durumlarda hep bu sözü söylerdi rahmetli. O takdirde bizler ya imkânların genişlemesi veya yeni imkânların ortaya çıkması gerektiğini ya da istek ve arzularımızı dizginlememiz, kontrol etmemiz gerektiğini anlardık… Çünkü olabilirin iki ucu vardı, biri varlığa, diğeri yokluğa bakan… (Şimdi anlıyorum ki bir çocuk  için çok gerekli erkence bir dersmiş.)
Gerçekten de ‘mümkin’in Türkçesi sadece ‘olabilir’ değildir. Çünkü mümkin ‘olmayabilir’ de demektir. Kelâm ve Felsefe’de mümkin, “varlığı da, yokluğu da düşünülebilen” anlamında kullanılır. Bir ucunda vâcib (varlığı zorunlu olan), diğer ucunda mümteni (yokluğu zorunlu olan) vardır. Bu noktada vücub, imkân, imtina terimleri, aklın ilkeleri olarak sıralanır. Yokluğu düşünülemeyenin hâline vâcib, varlığı düşünülemeyenin hâline imtina, varlığı da , yokluğu da düşünülebilenin hâline ise imkân denir.
Bizler Türkçe’de meselâ bir işle ilgili olarak yapabilirim dersek, sadece o işi yapmaya muktedir olduğumuzu kastetmeyiz, bilâkis o işi yapmak, iktidarımız dahilinde bulunmakla birlikte gerçekleşmesinin vacib değil, mümkin olduğunu da kastederiz. Bir işi yapmayı biliyorsak, yapabiliriz. Lâkin yine biliriz ki yapmayı bildiğimiz halde o işi —herşeye rağmen— yapamayabiliriz de.
Bilmek gerekli bir şarttır ama yeterli şart değildir. Bilmek bir imkân, hem de büyük bir imkândır ama bir işin olması için ayrıca imkân-ı haricî de gerekir. Zihnen mümkün olan herşey, her zaman haricen mümkün olmaz. Nitekim Hıristiyanların da, Yahudilerin de anlamadığı taraf burası:
Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesi mümkindir; yani aklen imkânsız değildir; sadece âdete muhaliftir. Bir mucizedir. Yahudilerin anlamadığı husus burası.
“Üç tanrının olması” veya “Hz. İsa’nın tanrılığı” iddiası ise aklen imkânsızdır; yani mümtenîdir. Hıristiyanların anlamadığı taraf da burası.
Kısacası biri haricen, diğeri aklen imkânsızdır: vücub ve imtinada tartışma beyhudedir. İnanmaya değil, bilmeye ihtiyaç vardır; imkân bahsinde ise bazıları bilirler, bazı inanırlar. Çünkü bilmenin ve inanmanın vasıtaları farklıdır.
Firdevsî’nin o ünlü Farsça beyti, Tevana buved her ki dânâ buved/Ze-dâniş dîl-i pîr berna buved (Kim ki bildi güçlü oldu/Bilince yaşlı adamın gönlü bir hoş oldu), yıllardır çalışma odamın duvarını süsler. Bazıları varsın, Bacon’dan aktarıp “Bilgi güçtür” desin. Kuşkusuz aradaki fark, bir fark-ı azîm. Çünkü biz bilmek’ten başka bir mânâ kastediyoruz, onlar başka bir mânâ.
Onların bilmeyi istedikleri, salt doğanın bilgisi. Doğayı ele geçirmek, doğayı konuşturmak istiyorlar. Akılları sıra doğanın konuşmadığına, doğayı konuşturmak için ona işkence yapmak gerektiğine inanıyorlar… İnsanı tanımak istediklerinde de amaçları değişmiyor. Çünkü insanın bilgisini de insana eziyet etmek suretiyle elde ediyorlar, ona hükmetmek, insanı sürü mesabesine indirmek için istiyorlar… Ne yazık ki söylemek durumundayım: Bilmiyorlar, bilmeyi de istemiyorlar.
Bizlere gelince, kudret ve iktidarın özü üzerine düşünmeyi bırakalı çok oldu. Anacaddelerde dolaşıyor ve Türkçe’nin elindeki imkânların neleri mümkün kılacağını hiç ama hiç düşünmüyoruz; zihnen mümkin ve âdeta haricen mümtenîymiş gibi. Olabilir de, olmayabilir de…
“Kudret ve iktidar, birçok dilin aksine acaba niçin Türkçe’de ‘bilmek’ ekiyle dile gelmeyi istemiş olabilir?” diye sormuş ve ardından demiştim ki:
Bu soru daha önce ya sorulmuştur ya da sorulmamıştır: Şayet daha önce sorulmadıysa, bu soru Türkçe’de ilk kez soruluyor, yok eğer sorulduysa, bu soru Türkçe’de son kez soruluyor.

Bu-ara-da düşünmek gerekmez mi, niçin ilk kez, niçin son kez?!?
Olan olmalıydı/Olacak olan olur/O halde olan olur!
Bir şeyin olmasını veya olmamasını temennî ederiz. Bu durumda temennî etmiş olduğumuz o şey, henüz ne olmuştur, ne de olmamıştır. Olacaktır veya olmayacaktır; bizim yaptığımız sadece bir şeyin olmasını veya olmamasını temennî etmekten ibarettir.
Olumlu temennîler olduğu gibi, olumsuz temennîler de vardır; hayrı da temennî eden biziz, şerri de… Temennî’nin iyisi, kötüsü olmaz esasında; iyi ya da kötü olan, temennî edilen şeyin kendisidir. İyi şeyleri temennî ediyorsak, iyi temennîlerde, kötü şeyleri temennî ediyorsak, kötü temennîlerde bulunuyoruz demektir; dua ve beddua gibi yani.
Her ikisi de bir şeyin olmasını istemenin, bir şeyin gerçekleşmesini arzu etmenin bir şekli. Fakat iyi dikkat edilirse, bir şeyin olmamasını temenni etmek yokluğu; olmasını temennî etmek ise varlığı temennî etmektir; ilki kötü, ikincisi iyidir.
Temennî sözcüğünün genellikle “iyi temennî” anlamında kullanıldığı düşünülürse, niçin olumlu anlamının öne çıktığını anlamak da kabil olur sanırım. Nitekim İngilizce’de wishful thinking diyorlar; Türkçe karşılık olarak da sözümona “iyi niyet duyguları” veya “arzu dolu düşünceler” türünden belli-belirsiz mânâlar veriyorlar. Kastedilen temennîdir, köşeli zekâlarâ göreyse iyi temennî.
En iyisi mi biz varlığın esas itibariyle iyi, yokluğun ise kötü olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Yokluk, varlığın olmama hâlidir; kötülük de iyiliğin olmama hâli; tıpkı hastalığın sağlığın olmama hâline, kötülüğün de iyiliğin olmama haline denmesi gibi. Zevk ile elem de böyle değil mi? Elem nedir? Elbette zevkin (hazz ve lezzetin) olmaması.
Adımlarımızı yavaşlatalım ve bazı temennî cümlelerinin anlamını kavramaya çalışalım:
Benim var ama onun niye olsun!?

Bu cümlede dile gelen temennî, doğrudan kıskançlık hâlinin bir ifadesi. Çünkü temennî sahibi, kendisi için ‘var’ olanın, başkası için de ‘var’ olmasını istemiyor. Bir şeyi (varlığı) kendine hak görürken, başkasından esirgiyor. Kendisi için varlık, başkası için yokluk diliyor. “Ben istiyorum ama o istemesin!” diyen, istemenin kendisi için varlığını tasdik ederken, aynı isteği başkasından selb etmekle varlığı ondan esirgemiş olur.
Yağmurlu bir havada arabasıyla evine giden birinin yolda ıslanan insanları gördüğünde hissettiği tatmin duygusu, kıskançlık denilen hâlin bir neticesidir; adalet ve merhamet duygusundan yoksunluktur. Hayatını zor kazananların, aynı zorluğu çekmeyen en yakınlarına karşı bile bu tür duygular hissettikleri, nefsin iyice büzüşmesinden, keçeleşmesinden kaynaklanır.
İlimde böyle temennîlere yer yoktur; zira ilim herkese yeter. Yetmediğini düşünenler, aslında şöyle demektedirler:
Benim yok ama onun da olmasın!

Bu cümlede dile gelen temennî, bir öncekinden biraz farklı; zira temennî sahibi, kendisi için ‘yok’ olanın, başkası için de ‘yok’ olmasını istiyor. Biz işbu hâle hased adını veriyoruz. Hasetçi, kendisinin mahrum olduğu şeye bir başkasının sahip olmasını istemez; kendisi için yok olanın, başkası için var olmasına tahammül edemez.
Buruda durum tersine dönmüştür; yağmurlu bir havada arabasıyla evine giden birini görünce, yolda ıslanan kişinin, arabalı zâtın da kendisi gibi ıslanmasını arzu etmesi, hased duygusunun eseridir. Yoklukta eşitlik hissiyâtı, başkalarının sahip olduğu varlığın/varsıllığın sebeplerine yönelik eleştiriyle ilgili değildir; bilâkis varlığın başkasıyla irtibatıyla alâkalıdır.
Benim var ama onun da olsun!

Bu temennî cümlesi, umumiyetle kıskanma ve esirgeme duygularına yenik düşmemiş nefislerin tokluğuna delâlet eder. Cömertlik diyemiyoruz; zira cömertlik, kendi malından/mülkünden verenlere özgü bir hâldir. Meselâ aşevi önündeki kuyruktayken, kendi elinde olan dolu tencerenin, başkalarının elinde de olduğunu görünce nasıl ki bazı yoksulların gönlünü sevinç kaplıyorsa, varlığı paylaşmanın zevkine varmış olanların gönlü de kendilerinde ve kendileri için var olanın, başkalarında ve başkaları için de var olmasından sevinç duyar.
Bu hâl her zaman lütuf ve ikram duygusunun yüceliğinden kaynaklanmayabilir; varsılların önemli bir kısmında görülen böylesi zahirî tokluklar, acıma duygusunun veya gelecek endişesinin şekil değiştirmiş bir  hâlidir. Hakikî ve muteber formu biraz farklıdır. Şöyle ki:
Benim yok ama bari onun olsun!

Bu cümlede dile gelen temennî, kendisinde var olana istinaden başkaları için de varlık talebinde bulunmak değil, aksine kendisindeki yokluğa rağmen, hatta yokluğun rağmına başkaları için varlık talebinde bulunmaktır. Tabiatıyla hasedin tam da zıddıdır. “Onun var ya, varsın benim olmasın!” demenin bir şeklidir. Rızamakamının meyvelerindendir; yemesini bilene aşk olsun!
Onun var ama benim de olsun!

Bu istek, kişinin kendi hakkında da varlığı temennî etmesinden neşet eder; imrenme duygusunun eseridir ve gayet masumânedir. Çünkü yokluğa değil, varlığa çağrıdır. Binaenaleyh başkasında ve başkası için var olanın, kendisi için de var olmasını taleb etmek hem meşrû, hem makbuldür; heves etmek ise meşrûdur ve fakat makbul değildir. Temennî sahibinin daha önce kendisi için liyakat da temennî etmesi gerekir. Aksi takdirde imrenme kişinin kendisine zarar verir; başkasına ise zararı yoktur.
Varlık Hz. İnsan için vardır, tek tek insanlar ise varlıktan değişik derecelerde pay alırlar. O halde her insan teki, hakikati gereği her hakkı taleb etmekte haklıdır; hüviyeti içinse önce liyakat kesb etmeli, sonra liyakatının karşılığını taleb etmeli.
Ne var ki müsavatın hakikata nisbetle, adaletin ise hüviyete nisbetle tahakkuk etmiş olduğundan gaflet edenlerin miktarı, kuklaların miktarıncadır.
Onun yok ama yine de benim olsun!

Bu, bâtınan hayırlı bir temennînin ifadesi değildir, azimli ve gayretli olmanın eseriyse hiç değildir. Dünya ehli arasında sıkça rastlanan hırs, ihtiras ve tama(h)ın maskesidir. Cimrîliğin yeğenidir. Siyasetçilerin ve tüccarların gıdasıdır. Güya ulaşılamaza ulaşmak sanılan sanatımsının zehridir. Yeni ergenlerde rastlanılan bir tür uykudayken uyanıklık alâmetidir. Lâkin hep düşlenilen başka, ulaşılan çok daha başkadır.
Onun yok, o halde benim de olmasın!

Bu sonuncu temennîyi açıklamasız bırakıyoruz ama açıkta bırakmıyoruz. Sadece varlık çeşmesinden gelene kanaat edenlerin, halk arasında yok iken, Varlık’ın nûruna da, nârına da rıza verenler arasında var olduklarını hatırlatıyoruz.
Hayat bu, görünüşte bir varmış, bir yokmuş, hem varmış, hem yokmuş ve fakat hakikatte ne varmış, ne yokmuş.
O halde gölgenin gölgesi olmamıza izin ver ey YÂR!