Gölgelerden Körlere Hakikat

Sayı 85 – Mart - Nisan 2019

H. G. Wells’in “Körler Ülkesi”
isimli kısa hikâyesi bizlere çok şey anlatmaktadır. Kısaca özetleyecek olursak;
dünyanın çok uzak ve ulaşılması güç bir yerinde, uzanan geniş vadinin
içerisinde yaşayan bir topluluk vardır. Burada yaşayan insanların başına salgın
bir hastalık musibet olur. Öyle ki, hem yaşayanların gözleri kör olmakta hem de
doğan her çocuk kör doğmaktadır. Böylece her geçen zaman görenlerin sayısı
azalmakta ve körlerin sayısı çoğalmaktadır. Sonuçta birkaç nesil sonra gören
insan kalmamıştır. On beş nesil sonrasıyla devam eden hikâye, artık herkesin
kör olmasından bahsetmez. Çünkü görme fiili ve hatta mefhumu bile unutulmuştur
artık. İleri gelenlerden bir grup insan ise, görme eyleminin eski masallarda
anlatıldığını söyler geçerler. Hikâyenin asıl kısmı, Nunez isminde bir gencin
bu vadiye düşmesiyle başlar. Nunez, körlerle karşılaşmasının ilk anından beri
görebildiğini anlatmaya çalışmaktadır ancak ona inanan kimse olmamıştır. Birçok
denemesi olmasına rağmen görebildiğini körlere kanıtlayamamıştır. Körlere göre
dünyanın boyu, kendi boylarından yalnızca iki ya da üç katı kadar büyüklükte,
dünyanın ucu ise vadinin ucundaki kayalıklarda son bulmaktadır. Nunez ise,
dünyanın böyle bir yer olmadığını, uçsuz bucaksız ve rengârenk bir yer olduğunu
ve bu kayalıkların ötesinde de yaşayan insanların varlığını sürekli anlatmaya
çalışır.[1] Olay
örgüsünden, okumayanlar için çok fazla bahsetmemek daha iyi olacaktır. Ancak
körlerin Nunez’e karşı tutumlarını ele alarak, hakikat karşısında insanların
tutumlarını ve düşüncelerini, temel bazı vurgularıyla gün yüzüne çıkarmamız bu
yazının asıl amacıdır.

Burada yaşayan insanlar öncelikli
olarak Nunez’in akıl sağlığının bozuk olduğunu iddia etmektedirler. Çünkü
Nunez’in söylediği ve anlattığı şeyler, körler açısından inanılacak cinsten
değildir. Onlar kendi dünyalarını öylesine kurmuşlardı ki, sıkıntı çekmeden
hayatlarını idame ettirmekteydiler. Kendi “kör” dünyalarının hakikati,
Platon’un mağarasında olduğu gibi, mağaraya yansıyan gölgelerden ibaretti ve
bunun üzerine kurulmuştu. Platon, mağaradan kurtulup kaçan ve sonra dış dünyayı
ve güneşi gören kişinin, bu hakikatlerle mağaraya gelmesini ve mağaradakilere
bunu anlatması durumunda, mağaradakilerin, zincirini kıran bu kişiyi deli kabul
edeceklerini ve hatta öldürmeye kalkacaklarını anlatır. Zira boyunlarından ve
ayaklarından bağlı bu insanlar için hakikat, yalnızca duvara yansıyan gölgeden
ibarettir. Bu “kör” hakikatlerinin değişmesini ve hatta düşüncesini bile kabule
yanaşmamaktadırlar.

Platon’un mağara benzetmesinde
olduğu gibi, Nunez’in görme eylemi ve bunu kanıtlama çabası, körleri her geçen
gün öfkelendirmeye başlar. İnsanlar, kendi kalıp yargıları dışında düşünmeyi
sevmedikleri gibi başkasının da farklı düşünmesine izin vermemektedir. Kurulu
düzenleri altüst edecek düşüncelerin, hakikat olsa bile, bireyde ya da toplumda
kabul görmesi kolay değildir, hatta imkânsız gibi görünmektedir. Zira anlam
arayışını yitirmiş birey ve toplum için önemli olan hakikat değildir; içi boş
da olsa, onları sıradanlaştırıp sıkıntıdan/beladan uzak tutan ve sürekli mutlu
olmalarını sağlayan düşüncelerdir. Bunlar sorgulanmaz; zira sorgulamak insana
mutluluk değil, çözülmesi gereken yeni problemler doğurur. Bertrand Russell’ın
ifadesiyle: “İnsanların düşünceleri çoğunlukla kendilerini huzurlu kılacak
tarzda kurulmuştur. Çoğu insan için doğruluk ikincil bir öneme sahiptir.”[2]

Hakikati bulmak güçtür. Tüm felsefe tarihinde bunu çok
net görürüz. Bundan dolayı hakikati aramak adına yapılan her sorgulama da
zordur. Dolayısıyla bireyin ya da toplumun bu tür bir olay karşısında tavrı,
problemi ortaya çıkaran şeyi anlamak değil, kaldırıp yok etmektir. Aliya
İzzetbegoviç’ten alıntılayacağımız şu kısım, anlatmak istediğimizi özetler
niteliktedir:

Karanlığa alışmış olan köstebekler ışığa müsamaha
gösteremezler. Onlara
göre karanlık normal durumdur, ışık ise gayri tabii ve
tahammül edilmez bir şeydir. Bazı insanlar onlara benzer. Karanlığa alışmışlardır,
ışıktan hoşlanmazlar.
[3] 

Hikâyemizde de körler, Nunez’in başında bulunan iki
yuvarlak çıkıntı sebebiyle böyle davrandığı sonucuna varıyorlar. Çözüm ise, bu
çıkıntıları çıkarıp atmaktır! Paul Tillich’e göre; uyum sağlanan hakikat
değişikliğe uğradığında, alışkın olunan korku nesnelerini yenme cesareti tehdit
edilmiş olur. Bu durum, ortalama insanı geleceğin bilinmezliğine ve karanlığına
atacaktır. Dolayısıyla bundan kurtulmak için kişi, alışkın olduğu kurulu
düzeninin fanatikliğini yapacaktır. Sonuç olarak Tillich, ortalama kişinin “hakikate
karşı göreceli açıklığını kaybedeceğini ve derinliği bilinmeyen bir kaygı
yaşayacağını
” ifade eder.[4] 

Hakikati yalnızca kendinde bilmek, insanlık adına en
büyük günah olmaktadır. Aslında herkes, insan aklının sınırlılığı noktasında
hemfikirdir. Ancak çoğu kimse kendi sınırlı aklından, sınırlı bilgisinden ya da
sınırlı gerçekliğinden/hakikatinden şüphe etmek yerine, diğer insanların aklından,
bilgisinden ya da gerçekliğinden/hakikatinden şüphe etmektedir. Dolayısıyla
böylesi bir yaklaşım birçok hakikati kendi elimizle ya bir köşeye atmak oluyor
ya da hakikati ararken hakikate karşı takındığımız düşmanlık engeli olabiliyor.

Körlerin, Nunez’in görme eylemi üzerinde düşünmek yerine
sadece kendilerinde olan kalıp yargılarıyla onu yargılaması aslında en başta
gayet insani bir durumdur. Çünkü karşılaştığımız olaylara ve durumlara olan ilk
tepkimiz, bizde olan bilgimize göredir. Bizim bilgilerimiz ve hakikatlerimiz
ile uyumlu olan her olay ve her durum, bizi tedirgin etmeyecektir. Ancak insan,
yeni karşılaştığı ve kendisinde olmayan bilgi veya olan bilgisinin tam zıttı
konumunda olana karşı tedirgin olabilmektedir. Böylesi bir tedirginliğin olmasını
gayet normal gördüğümüze göre, asıl problem nedir?

Dediğimiz gibi, Platon’un mağarasındaki insanlar ve
Wells’in körleri, dışarıdan gelen ve hakikati/gerçekliği getiren kişiye karşı
önce alaylı, sonra öfke ve nefret karışımı bir tepki vermektedirler. Bu tepki,
yukarıda da bahsettiğimiz gibi, insanların kendi bilgilerine göre sonuç çıkarmaları
ve yine kendi düşüncelerine aykırı olmasının getirdiği tedirginlik sebebiyle
kaynaklanmaktadır. Galileo da, dünyanın yuvarlak olduğu iddiasıyla ortaya çıktığında
aynı muameleyi görmüş ve ölümle tehdit edilmiştir. İnsanlığın yaratılışını ve
evreni yeniden ele almak gerektiğini söyleyen Giordano Bruno da yakılarak ölüme
mahkûm edilmiştir. Hatta kendisine ölüm hükmünü açıklayan yargıca karşı
söylediği, “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz”[5] sözü, hakikatin bir
parçasını görüp, hakikatten uzak yaşayanlara bildirmek için ölümü dahi göze
alan insanlardan çok, kendi kalıp yargıları yıkılacak diye hakikati görmezden
gelen insanların, aslında daha çok korktuklarını göstermektedir. Ve bu durum
gerçekten çok manidardır. Sahip olduğumuz bilgilerin yıkılmasından neden bu
derece korkmaktayız?

Hâlbuki insanın hayatı boyunca karşılaştığı ya da karşılaşacak
olduğu objelerin ve olayların sürekli değiştiğini görmekteyiz.[6] Dolayısıyla yalnızca
kendi bildiklerimi doğru sayar ve her şeyi onun üzerine bina edersem, hakikati
göz ardı etmiş olurum. Her şey değişebilmektedir. İnsan kendi hayatında da bunu
görmektedir. Her yaşın önemli olarak gördüğü şeyler birbirinden çok farklıdır.
Dolayısıyla “fosilleşmiş insanlar”[7] bunu göremeyen insanlardır.
Yukarıda değindiğimiz gibi bunun sebebi, insanın o an mevcut olan –dogmatik ve
hatta yanlış bile olsa– huzuru ve mutluluğudur.

Verilen örnekler incelendiğinde de, Batıda meydana gelen
bu olayların arka planında yatan şey dogmatik bir inançtı.[8] Bir yanda bu dogmatik
inanç ve iman gereği olarak Kitab-ı Mukaddes, diğer yanda ise
gözlemlerimize/deneylerimize ve bize ait olan duyularımıza sadık kalıp bir
şeylerin iç yüzünü araştırma gayreti olan insan merakı ve sorgulama ihtiyacı
yer almaktadır. Kilise bir olayı ya da durumu nasıl izah etmişse diğer insanların
buna sadece inanmaları istenmektedir. Ancak her ne kadar çoğunluğu bir şekilde
aklını kullanma noktasında engelleyebilseniz de, insan merak eden bir varlıktır.
Bu merakı onun aklının ve zekâsının göstergesidir. Hayvanlar yediği ot üzerine
düşünüp onun hangi kimyasalı içerdiğini, yenildiği zaman vücuda olan faydasını
ya da kokusuna ve şekline bakarak bir bilgi edinme ya da estetik yakalama
gayretine girmez. Ancak insan yiyeceğinin faydasından lezzetine kadar her
noktasını merakla sorgular ve hatta yemek yediği masanın düzenine dahi dikkat
eder. Dolayısıyla insan, bu merakı, titizliği ve en önemlisi de ruhu sayesinde
sürüden ayrılacak ve tüm bu evrende olup biteni anlamak isteyecektir. Bu anlam
arayışı içerisinde olan insan her türlü yeniliğe açık olacaktır. Ancak bu
şekilde hem merakını giderecektir hem de problemlerine çözüm sunma konusunda
daha başarılı olacaktır.

Sonuç olarak, insan her ne kadar sınırlı ve bazı katı
doğrularla yaşasa bile –elbette hayatta kalabilmek adına–, akleden bir varlık
olması hasebiyle sürekli değişimlere açık olmak zorundadır. İnsanın anlam arayışı
yalnız merakını gidermek ya da problemlere çözüm sunmak için değil; aynı zaman
da hayatta
kalma mücadelesine anlam verebilmesi
adına da önemlidir. Hayatın, varlığın ve
varoluşun anlamını cevaplayamayan insan için hayat kısır bir döngüden ibaret
kalacaktır. Bundan dolayı körler ülkesinde olması gereken, Nunez’i anlamak için
gayret sarf etmektir. Platon’un mağarasına güneşin hakikatiyle dönen kişiyi
sorgulamamız ve getirdiği bilgileri kavrayıp anlamamız gerekir. Hakikate varan
yolu öğrenmeli ve kendimiz bu yolu sınayabilmeliyiz. Hakikate varan yol
çetindir ve yönünü kendisine dönmeyene karşı daima karanlıktır.


Kaynakça:

Bruno,
Giordano. Küllerin Şöleni. Çeviren Hüsen Portakal. İzmir: Cem Yayınevi, 2018.

İzzetbegoviç,
Aliya. Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan
Notlar
. Çeviren Hasan Tuncay Başoğlu.
İstanbul: Klasik Yayınları, 2018.

Mengüşoğlu,
Takiyettin. İnsan Felsefesi. Ankara: Doğubatı Yayınları, 2015.

Russell,
Bertrand. Felsefe Yapma Sanatı. Çeviren Halil Kayıkçı. Ankara: İtalik Yayınları, 2014.

Tillich,
Paul. Olmak Cesareti. Çeviren F. Cihan Dansuk. İstanbul: Okuyan Us Yayınevi,
2014.

Wells,
Herbert George. Körler Ülkesi.
Çeviren Evrim Öncül. Kolekti̇f K


Dipnotlar:

[1]  Herbert George Wells, Körler Ülkesi, çev. Evrim Öncül (Kolekti̇f Ki̇tap, 2016).

[2]  Bertrand Russell, Felsefe Yapma Sanatı, çev. Halil Kayıkçı (Ankara: İtalik Yayınları, 2014), 12.

[3]  Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar, çev. Hasan Tuncay Başoğlu (İst.:
Klasik Yayınları, 2018), 21.

[4]  Paul Tillich, Olmak Cesareti, çev. F. Cihan Dansuk (İstanbul: Okuyan Us Yayınevi, 2014), 89-90.

[5]  Giordano Bruno, Küllerin Şöleni, çev. Hüsen Portakal (İzmir: Cem Yayınevi, 2018), 8.

[6]  Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi (Ankara: Doğubatı Yayınları, 2015), 457.

[7]  Mengüşoğlu, 457.

[8]  Verdiğimiz iki örnek Batı’da gerçekleşmekle beraber bu durum yalnızca dünyanın bir bölgesine hasredilemeyecek kadar çetin bir vakıadır. Kimi zaman dini kimi zaman siyasi bir şekle bürünmüş olmakla birlikte insanların dönem dönem düşünmeleri engellenmeye kalkılmıştır. Özellikle kitapların ve kütüphanelerin yakılması olayları en vahim olanlarıdır. Çin imparatoru Qin Shi Huang, M.Ö. 213’te kendi hanedan tarihi olan “Qin Tarihi” dışındaki tüm kitapları ve özellikle de Konfüçyüs’ün tüm kitaplarını yaktırmıştır. Buna engel olmaya kalkan veya kitapları saklayan keşişlere eziyet etmiş ve öldürmüştür. http://sasirticitarih.blogspot.com/2014/04/qin-shi-huang.html 24.08.2018. Daha başka örnekler için bkz: https://indigodergisi.com/2014/07/bilgi-soykirimlari/ 24.08.2018.