Geri Dönüp Bakmamak

Sayı 59 - Haziran 2015

Araf, en yüksek yerdir ve ancak irfâniyetle kazanılır. [1]

Tora, Sodom ve Gomorra’yı yok etmek için inen meleklerin Lut’un yanına gitmeden önce İbrahim’e uğradıklarını anlatır. Melekler burada konaklarlar ve İbrahim onları tüm cömertliği ile ağırlar. Ardından İbrahim’in yanından ayrılıp Sodom’a, günahkâr şehre yönelirler. Midraş’a [2] göre Lut, yaşadığı şehre ulaşan insan sûretindeki meleklerin sokakta bir oraya bir buraya gidip geldiğini görür. [3] Onların orada ne yaptıklarını anlamaz, ama İbrahim gibi o da evine davet etmek ve misafir olarak ağırlamak ister.

Midraş, boğazına kadar günaha batan vicdansız Sodom halkını betimler. Sodom’un kendi yasaları vardır ve bu yasalara göre kendi şehirlerinden olmayanların misafir olarak ağırlanması yasaktır. Lut bunu bildiğinden evine gelmeyi kabul eden bu insan sûretindeki melekleri, misafirlerini kimse görmeden eve alır, cam ve kapısını kapar. Zira içeride misafir olduğu bilinmemelidir.

Midraş, Lut’un kendisi gibi salih ve latif olmayan karısının, onunla çekiştiğini ve Lut’a ailesini tehlikeye attığını, misafirlerden derhal kurtulmasını istediğini vurgular. Ancak Lut bunu kabul etmez. Bunun üzerine yemekte kullanmak üzere tuzunun kalmadığını söyleyerek evden çıkar ve komşularına gider. Onlara evde misafirlerinin olduğunu ancak onlara yemek yapmak için evinde tuzunun kalmadığını söyler ve ihtiyacı yokken tuz aranır. Amacı evinde misafir olduğunu şehre duyurmaktır. Ve çok kısa bir sürede şehirdeki herkes bunu öğrenir.

Efsanenin devamı Tora’daki anlatım ile aynıdır. Melekler Lut’a eşi ve çocuklarını alarak gecenin bir vakti evden ayrılmalarını ve Tanrı’nın kendilerine verdiği yetki ile şehri yok edeceklerini, ancak kendilerinin bu ayrılışlarının ardından asla geri dönüp bakmamalarını tembihlerler. Zira melekler Sodom’u ve Gomorra’yı ateş ve kükürt ile yerle bir edeceklerdir. Ve onlar arkalarında ne olduğunu görmek için dönerlerse şehrin günahına ortak sayılacaklardır. Çünkü insan gözü ile baktığı yerdedir. Şüphesiz göz kalpte olanı arar, merak ettiğine yönelir.

İnsan, beşeriyet ile ulviyet arasında sıkışmış bir varlıktır. Beşeri halkiyatıyla muhtaç, ulvi mahiyeti ile samettir. Ne beşeriyetini görmezden gelebilir, ne ulûhiyetine sırtını dönebilir. Yine de ne beşeriyetiyle memnundur ne de ulûhiyetine teslimdir. Birinden vazgeçemez, diğerini ise tüm kalbiyle isteyemez. Bu nedenle arada kalır. Denilir ki insan arada varlıktır; Yer ile gök arasındadır. Yaşamla ölüm, seçimle zorunluluk, zulmet ile nûr, rehavetle doğruluk, boş vermişlikle adalet, basitlikle sadelik, sevgi ile yalnızlık, her şeyle hiçbir şey arasında veya Mısır’la Kenaan arasındadır.

Allah’ın takdiri ile çöle sevk edilen İsrailoğulları Rablerine ve Musa’ya karşı söylenir: “Çölde ölelim diye niçin bizi Mısır’dan çıkardınız? Çünkü ekmek yok, ve su yok; ve canımız bu bayağı ekmekten iğreniyor”. [4] Bu bayağı bulunan yemek bir lütuf olarak Allah’ın gökten indirdiği Manna’dır. Manna, İsevi söylemde ilâhi kelâmdır, logostur, sohbettir. Aslında o Mısır’da olmayan her şeydir. Zira Mısır’dan çıkmak, Mısır’a ait olandan çıkmaktır. Bunu isyanda bulunan kavim göstermektedir ki bedenleri Mısır’dan çıkmış, ancak akılları çıkamamıştır.

Mısır’dan aklıyla çıkmak, aklını geçmişin kuruntularından arındırmaktır. Gönlüyle Mısır’dan çıkmak vicdanın temizlenmesi, ruhen çıkmak ise manevi olarak beslenmeyi ifade eder. Her hâlükârda Mısır’dan çıkan geri dönüp bakmaz. Esaret altındaki geçen günleri hasretle yâd etmez. Mısır’dan ahlâkın tezkiyesi ile çıkılır. Ahlâkı tezkiye olan kötü kokan ahlâkını övmez, onu haklı çıkarmak istemez. Ve eğer “Ben nefsimi temiz çıkarmam. Çünkü nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir,” [5] diyebilirse Mısır denilen nefs ülkesine sultan olur.

Lut’un karısı meleklerin ihtarını dinlemez. Ve dönüp geriye, Tanrı’nın işaret ettiği yere değil, ama günahkâr şehre, kendi geçmişine bakar. Geçmişe takılmak insanı ya hüzne ya da hasrete boğar. Oysa geçmişine dönüp baktığında bulacağı ne olabilir? Kendisini kıbleye davet eden misafirleri ele vermek için uydurduğu tuz arama yalanı, geri dönüp baktığında onu tuzdan bir heykele dönüştürür. Bu, donmaktır; hareketsiz kalmak, diriliği, heyecanı kaybetmek, zevkin, neşenin kaçması demektir.

Mısır’dan çıkış efsanesinde her zeki insanın basitçe aklına gelen bir sorudur; Mısır’dan Kenaan denilem Kem ülkesine gitmek kırk yıl sürer mi? Mutasavvıfların şüphesiz birçok cevabı vardır. Ancak hayat çölünde başıboş gezen ahmak derviş pek nadiren sezer ki, çölde yürüyen de, yolu uzatan da kendisidir. Esas olan talip olmak değil, talebine icabet bulup mesut olmaktır. Dervişin ahmağı Allah’ın kendisini sınadığını sanır. Hâlbuki kendini sınayıp, sonra da kendinden râzı olmayan, tâlibin kendisidir. Bu ise Allah’ın yüreklere koyduğu bir yasadır.

Mısır’dan, esaret evinden, nefsaniyetten vs. kişiyi kendi talebi, Allah’ın kabulü çıkarır. Vaat edilen cennete, ırmaklarından süt ve bal akan bereket evine, semavi kanuna, kemâle de yine insanın sahici ricası ve Allah’ın kudretli eli iletecektir. Yeter ki hidayeti geçmişte aramasın.

Çölde gezen iki kişi vardır. Biri başıboş gezer, diğeri kıblesine yönelmiştir. Biri çölde yaşar, diğeri sadece çölden geçer. Biri urftadır [6], diğeri Araf’ta. Araf’ta olanın iyilikleri ile kötülüklerinin eşit olduğuna inanılır. İyiliklerle kötülüklerin eşitliği, ancak iyi ve kötü fevkinde, zevki cennet ile cehennemden geçenler için mümkündür. Onların kalbinde ne cehennemin korkusu, ne de cennetin arzusu bulunur: “Allah’ın velilerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.[7]

Allah tüm kullarını esirgesin, esaretten kurtarsın. Esarete sürükleyen belalar başları üzerinden; akıllarından, gönüllerinden geçip gitsin. Âmin.


Referanslar:

[1]  Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu.

[2]  Midraş, Yahudi geleneğinde kutsal metinlerin haftalık sinagog toplantılarında okunması ve dinleyicilere ders olarak verilen eşlik eden açıklamalardan oluşan külliyat.

[3]  Midraş, Bereşit Vayera.

[4]  Tora, Çıkış 21:5

[5]  Kur’an-ı Kerîm, Yusuf Sûresi 12/53 “Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm”.

[6]  Arapça “urf” kum tepesi anlamına gelir. Araf kelimesinin tekilidir.

[7]  Kur’an-ı Kerîm, Yunus Sûresi 10/62 “E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn”. Ayrıca Araf kavramı içinA’raf Sûresi 7/49.