Gereksinimden Kaygıya

Kaygı - Kış 2016

Kaygılarımız neredeyse soluğumuz, kan dolaşımımız kadar yakındır bize, benliğimizin her yanına nüfuz ederek bütün ilişkilerimizin içine sızabiliyor. Beğenilme kaygısı, başarma kaygısı, gelecek kaygısı, anlatma-iknâ etme kaygısı, farklı olma kaygısı… Neredeyse kendi farkındalığımızı kaygılarımızla duyumsarız.

Bunun iyi mi yoksa kötü bir şey mi olduğu sorusunu sormak, herhangi bir yargıda bulunmak yerine, onun nereden kaynaklandığı, iç dünyamızda yarattığı gerilim ve yaşamımızda yol açtığı yüklerin neler olduğunu anlayabilmek daha önemli olsa gerek.

İnsanın insan olarak varlığından beslenmeyen herhangi bir eğilim, beklenti, düşünce, alışkanlık… Kalıcı etkisini sürdüremez. İster psikolojik olarak bilinçaltından, ister canlı bir organizma olarak içgüdülerden, ister düşünen bir özne olarak kendini kanıtlama biçiminde görülsün, insanın tüm yapıp etmeleri, onun kendini koruma ve varlığının sürekliliğini güvence altına almaya, yetilerini gerçekleştirme dürtüsüne dayanır. Yakından baktığımızda insanların tüm etkinliklerinin kökünün varlıksal alanda bulunduğu görülür. En olumlu ve onaylanır olanından en sevimsiz davranışlarına kadar hepsi herhangi bir kültür, cinsiyet, coğrafî ve tarihsel koşula bağlı olmayan doğasındaki dürtüden kaynaklanır.

Doğal dürtülerin itkisiyle yaratılan olanaklar yeni kuşaklar için bir ortam olur. Bu kez varoluşsal dürtüler bu olanakları kullanarak kendilerini gerçekleştirirler.  Her insanın kendine ait özgünlüğü yok mu, kaynak aynı olduğuna göre herkes aynı kişilik özelliklerine sahip olması gerekmez mi diye bir soru akla gelebilir. Bu durum bir akarsuyun kaynağı ile dere yatağının yönü ve derinliği arasındaki ilişki gibidir. Akarsu kaynağından aldığı enerjiyle kendi yolculuğuna başlar. Zeminin direnci, eğimi onun akış çizgisini belirler.

Her birey günlük yaşamında kendine özgü seçimlerde bulunup özel amaçlar peşinde koşabilir, kendine uygun bir yaşam biçimi oluşturabilir. Bunlar bedensel gereksinimlerinin itkisiyle ve tinsel arayışlarının çekimiyle ortaya çıkarlar (kaynak). Kültürel ortam, cinsiyet, coğrafî koşullar vb. güçler dış koşul olarak işlev görürler.

Kişilik oluşumu varlıksal kaynakla dış koşulların birleştirilmesiyle oluşur. İnsanın özgürlüğü ve özgünlüğü bu birleştirmeyi nasıl yaptığına bağlıdır. O her zaman kendi içinden kendi olmaya çağrılır. Bizzat kaygılarımız bunun göstergesidir. Çünkü kaygı bir anlamda nesnesiz korkudur ve benlikte oluşan bir çatlaktır. Kaygılar, doğal gereksinimler ve psişik dürtülerle bunları karşılama yetkinliği arasındaki uyumsuzluktan oluşur. Gereksinimler ve olanakları, dürtüler ve yetileri benliğimizde duyumsarız. Varlıkları bizim isteğimize bağlı değil, çünkü verilidirler. Bunları uyuma getirme ve kendi içimizde devingen bir dengeye getirme derecemiz içsel doyumumuzu belirler. ‘Her insan kendi kişiliğinin mimarıdır.’

* * *

Davranışlarda bulunmak zorundayız; bu da dışımızdaki nesne ve insanlarla ilişki demektir. Birden çok öznenin karşılıklı ilişkilerinde tek tarafın istek ve iradesi mutlak olamayacağına, karşı tarafın da direnci ve nitelikleri sürecin bir bileşeni olarak işlev gördüğüne göre yaşantının yönü ve kalıcılığı nasıl sağlanacak sorunu karşımıza çıkar. Sürekliliği olan bir şeyin aynı anlama gelmek üzere kalıcılığı vardır; süreklilik ve kalıcılık aynı şeydir. O halde neden iki ayrı kavramla ifade ediliyor diye bir soru sorulabilir. Çünkü her olgu hem varlığını sürdürür hem de farklı farklı biçimlere girip çıkar: Süreklilik ile dönüşümü, kalıcılık ile varlığını söylemiş oluyoruz. Dönüşüm; ortadan kalkıp yeniden ortaya çıkma süreci olarak yokoluş ve varoluşun birliğidir. Dönüşüm, dönüşen bir gerçekliğin varlığıyla mümkündür. Varlık kalıcı olan, değişen ise varlığın halleridir. İşte bu nokta insandaki kaygı duygusunun nesnel temelini oluşturur.

Kendi kendini fark eden insan bir geleceğinin olduğunun da farkındadır. Geleceğin farkında olmak aynı anlama gelmek üzere şu anda elimizin altında olan olanakların elimizden çıkabileceğini, değişeceğini de bilmektir. Şu anki varlık yok olacak, şu anda yok olan ise günü geldiğinde var olacaktır. Çünkü olacak olan şu anda varolanın içinde potansiyel olarak bulunmaktadır. O halde şimdi ve geleceğin bu diyalektiği ve bunun bilinci Kaygı kavramının sadece öznel bir evham değil olgusal bir gerçeklik olduğunu da bize gösterir.

Geleceğin belirsizliği ve bunun yarattığı güvensizlik ile şimdinin kesinliği ve bunun yarattığı güvenlik duygusu karşıt kutuplar olarak insan benliğinde bulunur. Bu çelişkinin doğurduğu dirimsellik kendini günlük yaşamda da gösterir. Politik etkinliklerde, günlük insan ilişkilerinde, aşk yaşamında kendini ortaya koyar. Bunun en somut göstergesi karar verme anlarımızdır. Karar verme anı deyim yerindeyse Araf’ta bulunmaktır. Çünkü yeni koşulların ortaya çıkmasıyla yaşanagelen ilişkilerin yeniden biçimlendirilmesi kaçınılmaz hale gelir. Beklemek mümkün olmadığına göre karar verilmelidir. Ancak hazırdaki olanaklarla belirsiz bir sürecin yönlendirilmesi söz konusu olduğu için verilen kararın kusursuz olacağının güvencesi yoktur. İnsan ne kadar kusursuzluk peşinde koşarsa o ölçüde tedirginlik yaşar, dolayısıyla hazırda bulunan olanaklarına sımsıkı sarılmak ister. Bu durum insanda tedirginlik yaratır.

Yeni olana karşı direnme, eski olana sarılıp kalmak ekonomik, sosyal ve psikolojik kökenli olabilir. Hangi biçimde olursa olsun tutum alma ve karar verme süreçleri bilincimizden geçmekte ve düşünsel bir değerlendirmeyle oluşmaktadır. Olguların ve süreçlerin kendi gerçekliklerine uygun şekilde kavranması güvenceli tek yöntemdir. Düşünce, olguları olduğu gibi ele geçirmekte yetersiz kalabilir, önemli olan bunu fark ettiğinde yeni yöntemler arayışına kendini kapatmamasıdır. En tehlikeli tutuculuk düşüncenin kendi özgür ve yaratıcı gücünü kendi eliyle boğmasıdır.

Soyut gibi görülen bu konuları yaşamımızda yok saymak, bilincimize sokmamak mümkün mü? Hayır. Çünkü onlar doğrudan doğruya varlığımızla ilgilidir. Fiziksel olarak varlığımızı korumak ve geleceğe taşımak zorunda kalmamız konusunda bir keyfilik olamaz. Gereksinimler (doğal ve tinsel) bütün etkinliklerimizin kaynağını oluşturur. Gereksinimin kendisi kişisel seçimlerimize bağlı değil. İnsanlaşma edimi bu gereksinimleri yok etmek değil -onlar yok edilemezler- onları yönlendirebilmekle ilişkili bir süreçtir. İşte bu akış ‘Ben’in oluştuğu, ahlâkî niteliklerin belirdiği, özgürlüğün yaratıldığı gerilimli kaynaktır.

Gereksinimler, içimizde arzular olarak kendilerini gösterirler. Arzular fark edilerek; yani hangi araçlarla ve hangi yöntemlerle karşılanacağının bilinci ile isteğe dönüşmüş olurlar. Arzular içgüdüsel, istekler ise organik dürtülere ve düşünsel arayışlara bağlı olmak kaydıyla akılsaldır.

Kaygı genel olarak beklentiye bağlı olarak ortaya çıkar. Emin olamamak, insanın kendi iradesini özgürce kullanamadığı durum olarak görülür. Kararsızlık; eksik bilgiden, sorumluluk üstlenmeyi göze alamamaktan doğabilir. Sebepleri ne kadar çeşitli olsa da genel olarak iki yönlü kaygıdan söz etmek mümkün: Birincisi bireyin kendinden, onun duyarlılığından, sorumluluk duygusundan, iyilikseverliğinden doğan, genel olarak söylersek özveriye dayalı kaygıdır. İnsanın bir yakını için, dostu için, ulusu ve insanlık için kaygı duyması gibi. Birey burada koşulların iyileşmesi için kendinden bir şeyler katmak, çaba göstermek, özveride bulunmak istemektedir. Buna dışa yönelik kaygı diyebiliriz. Diğeri ise içe dönük olanıdır: Burada bireyin kişisel beklentileri vardır, dış koşullardan bu beklentilerinin karşılamasını talep etmesi söz konusudur.  Birincisi var etme ikincisi ise var olma, korunma kaygısı olarak ayrılabilir. Her ikisi de birbiriyle iç içe bulunur; ancak zanların ve dış koşulların baskısıyla biri diğerinden ayrıymış gibi algılanabilir. Bu algılamaya bağlı olarak da ilişkiler ve tutumlar belirlenmiş olur.

Herhangi bir olgu ki buna duygu biçimleri de dâhildir, kendi başına, bağımsız ve ilişkisiz olarak bulunmaz. Kaygı, Beklenti ve Gereksinim ayrı ayrı haller olmaktan çok, belirli bir halin almış olduğu biçimler, başka bir deyişle aynı olgunun -varolma enerjisinin- olgunlaşma derecesidir. Kaynağı (gereksinim), ortaya çıkışı-görünüşü (beklenti) ve kendini duyumsatma biçimi (kaygı) hep bizim yaşamımızda gerçekleşir. Yakından baktığımızda bu sürecin Gereksinim ve kaygı aşamasında irademizin herhangi bir etkisinin olmadığı görülebilir. Çünkü gereksinimler doğal süreçlere bağlı olarak ortaya çıkıyor, kaygı ise bir duygu olarak başımıza geliyor. Duygular yapıp etmelerimiz sonucu başımıza gelirler; iradeyle oluşturulmaz, planlanamaz, siparişle elde edilemezler. İlişkileri yaşama biçimi, buna katılma derecemiz, oluşturduğumuz beklentiler ve yaşamsal ilkelerimiz iç içe geçerler. Böylece başımıza gelecek olan duyguların zemini oluşur. Gereksinimlerin itkisiyle etkinlikler gösterip sonuçta belirli ruhsal haller yaşarız; sevinç, üzüntü, sitem, nefret,…

Bu sıralama mekanik olarak düşünülmemeli. Önce gereksinim ortaya çıkacak buna bağlı olarak eylemler yapılacak ve sonunda da bir duygu yaşanacak diye çizgisel bir sıralamadan söz edilemez. Bu daha çok mantıksal bir sıralamadır. Gereksinim gibi beklentiler ve duygular da insani varlığımızın dirimsel birer parçasıdır. Beklentinin kendisi aslında belirli hale gelmiş, bilinçte açığa çıkmış gereksinimdir. Özgürlüğümüzü ve istencimizi beklenti aşamasında ortaya koyarız. Karşı yönden söylemek gerekirse, gereksinimlerin hangi araç ve yöntemlerle karşılanacağını tasarlamakla beklenti oluşturulmuş demektir; beklenti gereksinimle kaygının birliğinden oluşur.

Varlığımızın bu üç yönü yaşantımızda hiç durmaksızın etkisini gösterir. Bireysel her etkinlik özünde başka insanlarla ilişkide olmak demektir.  İlişkinin kendisi hem özne olarak kendimizi gerçekleştirdiğimiz hem de başkalarını etkileyip dönüşüme zorladığımız bir süreçtir. Herkes bir enerji hamuru olarak yaşam içinde suret kazanır. Bireysel yapımızı bir çembere benzetirsek; bu çemberin merkezine gereksinim, çapına beklenti, çevresine de duygulanımlar diyebiliriz. Beklenti çapı ne kadar uzun olursa duygusal yörünge o ölçüde büyük, yaşam alanı da o ölçüde geniş olur.

Temel nokta, beklentinin oluşturulmasında ve karşılanmasında belirleyici gücün kim olacağıdır; çünkü onu belirleyen onu yönlendirir de. Kişisel çıkarlar mı, yoksa hak ilkesi mi? Birincisinde insan dış dünyanın kendi beklentilerine uygun olarak işlevli olmasını ister. Diğerinde ise kendisini gerçekliğin yasallığına uygun, törel yaşamın adil ve hak bilir ilkesine göre işlevli kılar. Birinci tutum bencillik, ikincisi ise erdem üretir. Yakından bakıldığında söz konusu her iki tutumun kendine göre duygusal sonuçları olduğu görülür. Bencillik yanından bakarsak; tedirginlik, insanlara karşı güvensizlik, sakınım, yalnızlık, saldırganlık… Genel olarak söylersek huzursuz ve mutsuz bir iç dünyayla karşılaşırız. Diğerinde ise; kendinden emin, alnı açık, anlayışlı, iç huzurlu, sevecen bir halle karşılaşırız. Potansiyel olarak her insan bu özellikleri içinde taşır.

Özne-özne ilişkisi kişiliğin oluşumunun temel alanıdır. İnsanın doğayla olan ilişkisi de var; ancak bu öncelikle onun zorunlu maddi gereksinimlerini karşılamak için yaşadığı bir süreçtir. Doğayla olan ilişki başka insanlarla birlikte olmayı gerektirir; içinde hem çatışma hem de işbirliğini barındıran çelişkili bir süreç. Doğayla olan yana baktığımızda burada zorunlulukların egemen olduğunu görürüz. Başka bir deyişle orada nesnelerin kendine özgü dirençleri, doğanın değişmez yasallıkları söz konusudur. Her zaman geçerli, kişiye ve toplumsal-tarihsel koşullara bağlı olmaksızın etkin olduğu için güvenli bir alandır. Çünkü doğa yasaları ve doğal nesneler nasılsalar hep öyle davranırlar. Onunla ilişkiye giren insanın artık kuşkuya kapılmasına, beklenmedik yeni bir tepkinin doğacağı endişesi taşımasına gerek kalmaz. ‘Doğa zorluk çıkarabilir ama kalleşlik yapmaz’

Doğaya yakın olan insanların ruhsal açıdan daha dingin olmaları, diğer yandan insanın doğaya olan özlemi bu güvenden kaynaklanır. Doğanın güvenirliliği ve yasalarının sonsuzca geçerli olduğu çok eski çağlardan beri fark edilmiş, bunun gözden uzak tutulamayacağı hep hatırlatılmıştır. Dinsel alanda, mitolojik söylemlerde ve felsefî bilincin doğuş aşamalarında doğa güçlerine tapınmak, onlarında bir ruhu olduğunu söylemek ve aslının ne olduğunu anlamak,  aklın aynı gerçeği değişik açılardan ele geçirme çabaları olarak değerlendirilebilir.

Geçmişten geleceğe

Bir yasa sürüp gider:

Her büyük eylem her ulu düşünce

Kendi acısını getirir birlikte.

(Sofokles, Antigone)

Önce ne olduysa, yine olacak.

Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.

Güneşin altında yeni bir şey yok.” (Tevrat. Süleyman: ‘Vaiz’, 1/9)

Öyleyse insanların hoşnutluk ve hoşnutsuzluklarını ve böylece yazgılarının kendisini belirleyen şey Zorunluluk üzerine görüşleridir.”

(Hegel, ‘Mantık Bilimi.’)

Yaşam hakkında güzel veya kötü gibi belirlemeler yaparız; ancak bunlar yaşamın kendisinin iyi mi kötü mü olduğundan çok kendi bireysel deneyimlerimizin belirlenmesinden öteye geçmez. Yaşamı maddi ve mânevî dünyanın birliği olarak alırsak hangi yöne ağırlık verirsek o yönün yaşama egemen olacağı bellidir. Ve her birisinin kendine göre iç dünyamızda bir yansıması vardır. Kısaca söylersek yaşam kendisini; sevinç, umut, yalnızlık, korku… biçiminde gösterir. Somut etkinlikler ve nesnel varlıklar bu duyumsamaların oluşmasına yol açan araçlardır. Bu araçların nasıl bir anlayışla ve hangi amaçlar için bir araya getirildiği duyumsamalarımızı belirliyor.

Değer ölçüleri, anlayış biçimi, geleceğe yönelik umutlar bizi biz yapan içsel güçlerimizdir ki, sadece onları yaşayabiliriz. Dışarıda olanlar ise birer hizmetkârdır. İnsan yanılsamalı olarak geçici öğelerin gerçek yaşamı oluşturduğu zannına kapıldığı zaman sonu gelmez bir boşluğun içine düşebilir. Özünde bir anlam varlığıyız ve nesnel şeyler anlam üretmezler; çünkü anlam nesnelerde değil akılda bulunur. Nesnelere bir anlam yüklesek dahi bunu yapan bizleriz.

İnsanın kendisiyle ve dış dünyayla kurduğu ilişki onun beklentilerini de belirler. Beklentisiz yaşam olamaz. Kendi isteklerimiz her koşulda verili bir güç olarak içimizde bulunur. İçinde istek barındırmayan beklenti olamayacağına göre isteklerimizi nasıl yönlendirip gerçekleştireceğimiz beklentimizin içeriğini belirler.

Gereksinimler olmasaydı diye bir dilekte bulunamayız, o bizim varlığımızın yanan ocağıdır. Bu ocakta neyin pişirileceğine insanın kendisi karar verir. Yemeğin lezzeti de bu malzemelerin bir araya getirilmesi ve ilişkilendirilmesiyle yaratılır. Gereksinim ateşi kaygı kazanını kaynatarak beklenti yemeğini pişirir. Yaşantı ise bu yemeğin lezzetini tatmaktır.