Gerçekliğin Üç Boyutu

Genelde gerçeklik “İnsan bilincinden bağımsız, somut ve nesnel olarak var olan her şey” şeklinde tanımlanır. Ama göz ardı edilen nokta, insan bilincinden bağımsız hiçbir şeyin olmadığıdır. Dışımızda var olanları beş duyumuzla algılıyoruz. Algıladığımızı veya algıladıklarımızı ise kendi bilgilerimizle ve varsayımlarımızla yorumluyoruz. Dış dünya olarak tanımladığımız ortam, aslında sonsuz ve bütünsel bir enerji alanıdır. Bu enerji alanında farklı titreşimlerde farklı dalgalar bulunur. Bu dalgaların bazılarını duyu organlarımızla algılayabilsek de pek çoğunu algılayamıyoruz. Enerji dalgaları bize ses, ışık, tat, koku ve dokunma şekilde ulaşır. Ancak her kişiye ulaşan ortak dalgalar olsa da, her kişinin kendine göre algıladığı dalgaların etkisi farklı duygulara yol açabilir. Birinin çok hoşuna giden bir müzik, bir başka kişiye çok çirkin ve rahatsız edici gelebilir. Duyularımıza güvenmememiz gerektiğini René Descartes (1596 – 1650) daha 1600 yıllarında ifade etmişti. Descartes “Duyular bizi yanıltır.  Bizi bir kere dahi yanıltmış olana güvenmememiz gerekir” diyerek “Duyularımdan şüphe edebilirim ama şüphe etmeyeceğim tek şey düşüncemdir. Düşünüyorum, şu halde varım” sonucuna ulaşmıştır. Ancak düşüncenin kaynağına inmek, gerçeği ve gerçekliği kavramak açısından çok önemlidir.

Düşünen insan varlığından şüphe etmeyebilir ama gerçeği algıladığını iddia edebilir mi? Zira gerçeklik üç boyutludur. Bu üç boyut: 1) Kişisel gerçeklik, 2) Toplumsal gerçeklik ve 3) Bilimsel gerçeklik olarak tanımlanabilir. Kişisel gerçeklik de, iç-içe geçmiş iki katmandan oluşur: a) Duyusal gerçeklik b) Duygusal gerçeklik. Duygular, kararlarımızı ve gerçeklik algımızı etkiler. Örneğin âşık olan insan, dünyayı ve sevdiği kişiyi veya varlığı duygularıyla yorumlar. Bu yüzdendir ki: “Aşkın gözü kördür” demişlerdir. Keza, hırs ve aşırı öfke içinde davranışlarının kontrolünü kaybeden kişi için: “Gözünü kan bürümüş” denmektedir.

Gerçekliğin ikinci boyutu olan toplumsal gerçeklik, insanların ortak inançlarıyla ilgilidir. Her toplum belli dönemlerde, belli birtakım varsayımlar ve önyargılar üretmiştir. Örneğin, Ortaçağ’da, Avrupa’da birçok ülkede engizisyon mahkemeleri kurulmuş ve pek çok insan haksız suçlamalarla veya o günün Katolik inancına ters düşen düşüncelerinden dolayı işkence görmüş, hatta meydanlarda yakılmıştır. Bilime büyük katkıları olmuş olan Galileo Galilei (1564 – 1642)  Dünya’nın merkezde olmadığını ve Dünya ile gezegenlerin Güneş etrafında döndüğünü savunmuş olmasından dolayı, engizisyon mahkemesi tarafından ömür boyu oda hapsine mahkûm edilmiştir.

Belli dönemlerde yöneticiler tarafından şiddetle savunulan ideolojiler, toplumu büyük çapta şartlamış ve belli bir süre toplumsal gerçekliği oluşturmuşlardır. Örneğin faşizm, komünizm ve hatta kapitalizm dahi toplumu yönetmenin tek gerçek metodu olarak kabul görmüş ideolojiler arasındadır. Bu ideolojilere karşı çıkanlar toplumsal gerçekliğe karşı çıktıkları için cezalandırılmış, sürülmüş ve hatta öldürülmüşlerdir. Tarihte bu tür olayların pek çok örneği vardır. Amerika’da 1954 yılında McCarthy adlı senatörün başlattığı kampanya ile pek çok değerli insan komünistlikle suçlanmış ve o tarihlerde yapılan kamuoyu anketleri Amerikan halkının yüzde 50’sinin onu desteklediğini ve yüzde 21’inin de kararsız olduğunu ortaya koymuştur.

Gerçekliğin üçüncü boyutu olan Bilimsel Gerçeklik, son birkaç yüzyıldır tartışmasız onay görmektedir. Ancak bilimleri Sosyal Bilimler ve Pozitif Bilimler olarak iki sınıfa ayırmak gerekir. Sosyal bilimler, tarafsız olmayı amaçlasalar da toplumsal gerçeklik boyutundan büyük çapta etkilenmişlerdir. Örneğin insanın kökenini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen antropoloji bilimi, uzun yıllar boyunca Afrikalı insanların daha ilkel, daha az zeki olduklarını iddia etmiş, kültürlerini ve inançlarını küçümsemiştir. Tarih bilimi dahi toplumsal gerçeklikten tümüyle bağımsız değildir. Bu yüzdendir ki “Tarihi galipler yazar” denmiştir.

Son bir iki yüzyıldır sosyoloji bilimi, pozitif bilimlerden büyük çapta etkilenmiş ve rasyonel olmaya, pozitif sonuçlara ulaşmaya gayret etmiştir. Örneğin sosyolojinin kurucularından olan Emile Durkheim (1858 – 1917) “Esas amacımız, insan davranışlarını bilimsel rasyonalizmle açıklamaktır. Pozitivizm, bu rasyonel yaklaşımın sonucudur” demiştir. Ancak insan davranışlarının hiç de rasyonel olmadıkları ve pozitivizm ile açıklanamayacakları artık bilinen bir gerçektir.

Pozitif bilimleri asıl güçlü kılan ve toplumlar arası kabul görmelerini sağlayan, uluslararası bir dil olan matematiktir. Zira matematik en rasyonel dil olma özelliğini taşır. Matematik, kişisel bakış açısına veya toplumsal varsayımlara dayanmaz, denklemlerle ifade edilen sayısal sonuçlara dayanır. Matematik sayesinde ileri sürülen modeller, deney ve gözlemle onaylandıklarında bilimsel kuramlara dönüşürler ve tartışmasız kabul görürler. Albert Einstein’ın (1879 – 1955) Genel Görelilik Kuramı, gözlemlerle defalarca onaylandığı için evreni ve uzayın yapısını açıklayan kuram olarak genel kabul görmektedir. Öte yandan, temel parçacıkların özelliklerini açıklayan Standart Parçacık Modelinin halen tartışmalı yönleri bulunduğundan, bir kuram olarak onay görmemekte, model olma özelliğini sürdürmektedir.

Einstein: “Maddeyi, aşırı derecede yoğunlaşmış uzay olarak algılayabiliriz. Söz konusu yeni fizik anlayışında, hem alana ve hem de maddeye ayrı ayrı yer yoktur. Çünkü burada “ alan tek gerçekliktir.” demiştir. Einstein’ın sözünü ettiği alan bütünsel enerji alanıdır. Günümüzün modern fizik anlayışı, enerji alanlarının gerçek olduklarını kabul etmektedir. Evrenin her noktası, diğer her nokta ile bütünsel bir ilişki içindedir. Evren, klasik fiziğin varsaydığı gibi birbirlerinden yalıtık nesnelerden oluşmuş değildir. Kuantum kuramının öngördüğü şekilde bütünsel bir dolanıklık içindedir. Şu halde evreni bir hologram kaydına benzetebiliriz. Zira hologram kaydının en küçük parçası dahi kaydın bütünü hakkında bilgi sahibidir. Bu da bütünsel bir bağlılığa ve dolanıklığa işarettir. Hologram 3-boyutlu bir nesnenin iki boyutlu bir yüzeye kayıt olmuş şifresidir. Hologram kaydı iki boyutlu olsa da, bir fotoğraf değildir, zira hologram kaydının kaydedilen nesne ile hiçbir benzerliği yoktur. Kaydedilmiş olan o nesneyi yeniden 3 boyutlu görüntüleyebilmek için şifreli kaydı çözmek gerekir. Evrenimizin de 4 boyutlu bir gerçekliğin 3 boyutlu bir Hologram kaydı olduğunu savunan bilim adamları vardır. Nitekim Einstein, 4 boyutlu uzay-zaman yapısının var olduğunu ileri sürerek, Genel Görelilik Kuramını oluşturmuştur.

Kuantum Elektrodinamiği adlı fizik kuramında da 4 boyutlu bir vektör alanın var olduğu kabul edilir. Bu 4 boyutlu alan sayesinde Standart Parçacık Modelinin pek çok özelliği sayısal olarak hesaplanabilmiştir. Bize 3 boyutlu gibi görünen nesnelerin kaynağı da 4 boyutlu enerji alanı olmaktadır. Şu halde evrende var olan her nesnenin, ister atom kadar küçük ister gökadası kadar büyük olsun, 4 boyutlu bütünsel enerji alanının 3 boyutlu bir hologram kaydı olduğu düşünülebilir. Altta solda uzaydaki gök nesnelerinin fotoğrafını ve sağda bir nesnenin hologram kaydını görüyoruz. Aradaki benzerlik çarpıcıdır.

4 boyutlu uzay zaman yapısından ortaya çıkan gerçekliğin dört temel özelliği vardır. Bunlar sırasıyla: Zuhur, Organizasyon, Geri-Besleme ve Evrim özellikleridir. Enerji alanından zuhur edenler, aniden ve beklenmedik bir şekilde belirirler. Kuantum Kuramının olasılık hesabı ile gerçek olan etkileşmeleri açıklamasının nedeni, bu ani ve tahmin edilemez zuhur olayıyla ilgilidir. Zuhur edip belirgin olan varlıklar bir araya gelip organize olduklarında daha karmaşık yapıları oluştururlar. Fakat her var olan yapı çevresi ile etkileştiğinden, geri-besleme ile (kendi üzerine dönüşerek), yani iterasyon metoduyla varlığını sürdürmesi gerekir. Geri-besleme sadece canlılar için değil cansızlar için de geçerlidir. Kendi üzerine dönüşerek ve geri-besleme metoduyla gelişen cansız sistemlerden canlılar ortaya çıkmıştır. Canlıların değişimine de Evrim diyoruz. Evrimin bilimsel bir gerçeklik ve tüm canlılar için kaçınılmaz bir dönüşüm ve gelişim olduğu kesindir.

İnsan söz konusu olduğunda, evrimi sadece fiziksel değişim ve dönüşüm olarak değerlendirmememiz gerekir. İnsan düşünce ve davranışlarıyla da evrimleşmektedir. Evrimleşen insan ise özgürleşme yoluna girmiş durumdadır.  Düşün-ü-yorum Dergisi’nin SINIR konulu tematik sayısında şöyle demiştim:

“Özgürlüğe kavuşmuş insan için “gerçek”, sadece beş duyumuza hitap eden olaylar ve olgular değildir. Beş duyunun ötesinde de bir gerçekliğin olduğunu kavrayabilmek için öncelikle mantığımızı değiştirmemiz veya düşüncemizin sınırlarını genişletmemiz gerekir. Günümüzde geçerli olan Aristo’nun ikili “ya-veya” mantığı gerçeği tam olarak kavramamıza yetmiyor. Yeni bir mantığa gerek olduğu görüşündeyim. Bu da Aristo mantığını aşan “Hem-Hem” mantığıdır.[1]

Hem-Hem mantığı, gerçeği bölüp parçalara ayırmaz, kategorize edip sınırlamaz. Onun yaklaşımında birlik ve bütünlük vardır. Bu yönüyle Hem-Hem mantığının, Kuantum Kuramına uygun bir mantık olduğunu söyleyebiliriz. Hem-Hem mantığı, düşüncenin evrimleşip bütünlüğü görmesini sağlar. Bütünlüğe ulaşabilmek için “geri-besleme” ile hem dış gerçekliği hem de iç gerçekliği tevhide ulaştırmak, birleştirip bütünleyebilmek önemlidir. İnsan kendini arar ve ancak kendini bulduğunda gelişmeye başlar. Tevhid başlıklı yazısında Metin Bobaroğlu: “O halde her birey kendini bulma özlemi içindedir, vatan hasreti içindedir. Bu bir vatandır, yurttur, insanın öz yurdudur. Ve insan öz yurdundan uzağa düşmüştür.” demiştir.[2]


Dipnotlar:

[1] Sınırlarımızı Oluşturan Mantığımızdır, Doç. Dr. Haluk Berkmen, Anadolu  Aydınlanma Vakfı Yayını, Yaz 2016, sayfa 130.

[2] Tevhid, Metin Bobaroğlu, Düşün-ü-yorum Dergisi, Temmuz – Ağustos 2017 Sayısı, sayfa 2.