Freud’un Din Anlayışı

Sayı 92 Mayıs – Haziran 2020

Bu yazıda Freud’un sadece batılı beyaz ırkın güncel Hristiyan din anlayışını göz önüne alıp dinin diğer tüm biçimlerini bir kenara bırakarak kaleme aldığı[1] “Bir Yanılsamanın Geleceği: Bilim ve İman” adlı eserinde din üzerine olan görüşlerinin kısa bir özetinin sunulması amaçlanmaktadır.

Freud’a göre insanların doğa tehlikelerinden korunabilmek amacıyla biraraya gelip kurduğu “uygarlığın” iki bileşeni vardır: 1) topluluğun sahip olduğu bilgi/yetenekler ve 2) toplum içi ilişkileri düzenleyen kurallar.

Uygarlığın varlığını devam ettirebilmesinin yolu da onu oluşturan bireylerin en arkaik içgüdüler olan, yamyamlık, ensest ve öldürme içgüdülerinden özveride bulunabilmelerine bağlıdır; oysa, toplumdaki bazı insanlar bu ilkel içgüdülerden özveride bulunmak istemeyerek uygarlığın düşmanları haline gelirler. Freud’a göre içgüdü doyumunun engellenmesiyle meydana gelen “yoksunluk” hali, uygarlık düşmanlığının temelini oluşturur. Bu “uygarlık düşmanlar”ına karşı uygarlığın ayakta kalabilmesinin yolu da kuralların, kurumların ve buyrukların –gerekirse zor kullanılarak– hayata geçirilmesidir. Uygarlığın kusur ve kötülüklerini düzelterek kuralların ve hükümlerin yerine getirilmesini gözetme görevi zaman içerisinde tanrılara atfedilir; böyle bir atıfsa uygarlık hükümlerinin ilahi bir kökene bağlanarak yüceltilmesine yol açar.

Dini Düşüncelerin Kaynağı

Bu noktada “İnsanlığın tanrı anlayışındaki değişim nasıl olmuştur ve dinsel düşüncelerin kökeni nereden gelir?” sorusunu yöneltebiliriz. İnsanın tanrı tasavvurunun temeli ta çocukluğuna, babayla olan ilişkisine dayanır. İnsan, çocukluğunda babasından hem çekinir hem de kendisini tehlikelerden koruması amacıyla ona sığınır. Tarihsel akış içerisinde insanlık, babanın bu niteliklerini doğaya yüklemeye başlar; fakat zaman içerisinde yapılan gözlemler sonucunda insan, doğaya yaptığı bu yatırımı geri çekmeye başlar. Oysa yaşamdaki tehlikeler varlığını sürdürmektedir; insan hala çaresizlik duygusu içindedir ve babanın/doğanın yani koruyucu bir varlığın özlemi içindedir. İşte tehlikeler karşısında yaşanan bu çaresizlik duygusu ve koruyucu bir güce duyulan özlem dinsel düşüncelerin kaynağıdır. Çocuk büyüyüp kaynağı belirsiz birtakım güçlere babasına ait özellikleri aktararak hem çaresizlik duygusundan kurtulmayı hem de bir koruyucuya kavuşmayı umar: Böylece, korktuğu, yatıştırmaya çalıştığı ve aynı zamanda kendisini korumasını beklediği tanrıları yaratır. Çocukluk döneminde hissettiğimiz çaresizlik ve korunma gereksinimimizi yansıttığımız Tanrı tasavvurumuz, yaşamın tehlikelerinden kaynaklanan korkumuzu yatıştıran, ahlaki bir düzenin kurulmasını ve adaletin yerine gelmesini temin eden bir varlık haline gelir. Freud, dinin kaynağını açıkça söyler: “Din, insanın, insanlık ailesinin tarihsel gelişim sürecinden getirdiği nevrotik kalıntıların bir sonucudur. Din, insanlığın evrensel saplantı nevrozu olmuştur; Oedipus kompleksinden, babayla olan ilişkiden kaynaklanmıştır.”[2]

Dini Düşüncelerin İspatı

Freud’a göre dini öğretilerin yazılı içeriklerinin ilahi bir kudretten kaynaklandığını iddia etmek yetersizdir; çünkü, bu iddia, “gerçekliği sınanmakta olan doktrinlerden biridir ve hiçbir önerme kendi kendisinin kanıtı olamaz[3]. Dinsel öğretilere inanırız çünkü ya onlara atalarımız inandığı için ve atalarımızın inandığı dinsel öğretilerin inanılmayı hak ettiklerini düşünürüz ya eski zamanlardan aktarılan kanıtlarımız vardır ya da dinsel öğretilerin doğru olup olmadığını sorgulamak zaten yasaktır. Freud’a göre dinsel doktrinlerin ispat edilmeleri mümkün değildir ve tarihte dinsel doktrinlerin ispat sorunundan kaçınmak için 2 yol izlenmiştir:

1- Credo Quia Absurdum (saçma olduğu için inanıyorum): Dinsel doktrinler, mantığın yargılama alanı dışındadır, mantık üstüdürler. Bu doktrinlerin gerçekliğini içimizde hissetmeliyiz. Kavranmaları gerekmez.

2- “Sanki” felsefesi: bazı pratik nedenlerden ötürü kurgulara inanıyormuş gibi davranmamız gerekir.

Freud, dinsel düşüncelerin, doğruluklarının ispat edilememesine rağmen insanlık üzerinde  kuvvetli etki yaratmalarının altını çizerek ve bu durumu “yeni bir psikolojik sorun” olarak tanımlayarak  bizleri bir sorgulamaya davet eder: “Biz, bu doktrinlerin içsel gücünün nereden geldiğini ve mantığın yargısından bağımsız olmalarına rağmen etkinliklerini neye borçlu oldukları sorusunu mutlaka sormalıyız”. [4]

Bir Yanılsama Olarak Dini Düşünceler

Freud’a göre dini düşünceler, deney veya düşünce ürünü değildirler; ancak, insanlığın en eski ve en güçlü arzularının doyumu olarak “yanılsama”lardır. Freud, yanılsamaların, arzuların doyum gereksiniminden kaynaklandığını öne sürerek, onların  gerçeklikle olan ilişkisini görmezden geldiğini ifade eder. Yanılsama, “yalan” demek değildir; “gerçekleşmesi imkansız olan” demek de değildir ve gerçekle çelişik olması gerekmez. Dinsel doktrinler  yanılsamalardır ve onlara eleştirel yaklaşabilmek için halen daha yeterli bilgiye sahip değiliz; yani kanıtlanamazlar ve gerçeklikleri hakkında da bir yargıya varamayız, çünkü bunlar ispat edilemedikleri gibi çürütülemezler de. Freud’a göre dışımızdaki gerçeklik hakkında bize bilgi verecek olan tek şey bilimdir; sezgi ve içgözlemlerden bilgi sahip olmayı beklemek de yanılsamadır.

Dinin İşlevi ve Ortadan Kalkması

Freud’a göre dinin insanları daha mutlu ya da daha ahlaklı kıldığı kuşkuludur; dinin, toplumdışı içgüdülerin ehlileştirilmesine büyük katkısı olmuştur ama bu yeterli olmamıştır. Dini düşüncenin insanı götürdüğü son nokta ise yalnızca Tanrı’nın güçlü ve iyi, insanın ise zayıf ve günahkar olduğu görüşü olur. Freud’a göre “Eğer din insanların çoğunluğunu mutlu kılmayı, rahatlatmayı, yaşama katlanmalarını, onları uygarlığın araçları haline getirmeyi başarabilseydi hiç kimse bugünkü koşulları değiştirme girişiminde bulunmayı hayal etmezdi. Bunun yerine uygarlıktan hoşnutsuz ve uygarlık düşmanı insanlar görüyoruz.[5]

Peki dinin ortadan kalkmasının etkileri neler olabilir? Freud, dinin ortadan kalkmasının toplumun, eğitimli, ezilmeyen ve toplum kurallarını içselleştirebilirmiş (yani süperego oluşturabilmiş/nevrotik olmayan) kesimi üzerinde farklı, toplumun “uygarlık düşmanı” ve ezilen kesiminde ise farklı etkilere neden olacağını öngörür. Buna göre, eğitimli ve süperego geliştirebilmiş insanların dini görüşleri, laik görüşlerle yer değiştirebileceği için korkulacak bir durum oluşmaz; fakat, “uygarlık düşmanı” ve ezilen kitlelere Tanrı diye bir şeyin olmadığı, dolayısıyla da öfkesinden korkulacak bir varlığın olmadığı söylendiği zaman bu kimselerin hiç duraksamadan cinayet işleyebilmesi mümkündür. Bu tarz bir cinayetin ya da benzeri türde suçların önlenebilmesi ancak dünyevi yaptırımlarla mümkündür. Tanrı’ya olan inanç ortadan kalktığı zaman bu insanların insan öldürmemesi için öldürme yasağının akli gerekçelerle açıklanması gerekir.Tüm kural ve hükümlerin gerekçeleri akli yollarla açıklandığında, insanlar, bunların kendilerine hükmetmek amacıyla değil de kendi faydalarına olduğunu fark edebilirler ve bu kuralların geliştirilmeleri yönünde çaba gösterebilirler. Zira insanın aklı geliştikçe bilimsel tutum ve eleştiri ile de dinin insan üzerindeki etkisi azalır; insan dinden uzaklaşır. Dini doktrinleri eleştirmeksizin kabul eden ve çelişkilerini gözardı eden insanların akılları zayıftır ve Freud’a göre aklın üstünlüğüne giden yolda “Dinsel doktrinler bir kenara atılmak zorunda kalacaktır. Çünkü uzun vadede hiçbir şey mantık ve deneyime karşı koyamaz ve dinin bu ikisiyle olan çelişkisi de çok açık seçiktir.[6].

Freud, dini inancı kaybetmenin bireysel etkilerinden de şu şekilde bahseder: “Dini inancı olmayan kişiler, çaresizliklerini, evrendeki önemsizliklerini  ve Tanrı’nın şefkatli koruyuculuğunun muhattabı olmayacaklarını kabullenmek zorunda kalacaklardır. Bu durum, bir nevi içinde kendini rahat hissettiren sıcak ve rahat baba evini terk etmeye benzer.”[7] Freud, bu sözlerinin ardından“Baba evi”ni terketmenin kişiyi kendi öz kaynaklarına dayanmasına mecbur kılacağını, zamanla da kişinin öz kaynaklarından en etkin biçimde faydalanmayı ve kaderin zorluklarına sabırla katlanmayı öğreteceğini belirterek bu süreçte bilimsel bilginin insana güç katacağını da ekler.Freud’un tanrısı kendi deyimiyle “Logos”tur. Dini inancı olmayan kişinin çektiği acıya karşı Logos’un sunabileceği bir telafi ise yoktur. Ancak “Akıl, belki de inanırların Tanrılarından beklediği insan sevgisini ve acıların azaltılmasını kendine hedef edinecektir”.[8]


[1] Quinodoz, J. M. (2016). Bir Yanılsamanın Geleceği. A. G. Küey (Ed.), Freud’u Okumak (sayfa 252) İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

[2] Freud, S. (1927), Bir Yanılsamanın Geleceği Bilim ve İman, (2.baskı) (H. Zafer Kars, Çev.) İstanbul, Kaynak Yayınları, 1994, sayfa 57

[3] A.g.e. sayfa 33

[4] A.g.e. sayfa 37

[5] A.g.e. sayfa 49

[6] A.g.e. sayfa 71

[7] A.g.e. sayfa 65

[8] A.g.e. sayfa 70