Fransız Devrimi Olarak Söylem ve Felsefe – 02

Sayı 9 - Estetik Sorunu

PAPAZ TAKIMININ DİNİ

“Eskilerin hiçbir dinî kanunu yoktu, kült (tapınç) boşinançlı ya da politik idi. Helenistan tek bir bağnazlık belirtisi gördü, o da Philippe’in bir dolabıydı…

İlk Romalılar, ilk Helenler, ilk Mısırlılar hıristiyandılar. Aktöreleri ve merhametleri vardı: işte Hıristiyanlık, Constantin’den beri Hıristiyan tesmiye edilenler, çoğunlukla sadece vahşi veya delilerdi.

Bağnazlık Avrupalı papazların nüfusundan doğmuştu. Boşinançlarını dizginlemiş olan bir kitle, hürriyeti için çok şey yapmış demektir: mamafih ahlâkı bozmaktan mutlaka geri duracaktır; o, faziletin temel kanunudur.

Fransa, kilisesini yıkmadı ama taşlarını baştan parlattı. Kamu tutkularının nabzını eline aldı ve sadece kendiliğinden döküleni çıkardı. Piskoposların kilise kanunlarına uygun titizlikleri artık aldatmaca gibi görünür olmuş ve aslında da böyledir…

Papaz takımını sivil (medenî) kılan bir yemin istenmiş ancak bu yemini etmeyi reddedenlere sadece dünyevî kayıplardan başkasını yüklememekte iyi edilmiştir; böylece bağnaz köklerden geçinmek veya bir nekes gönüle ihanet etmek durumuna düşmüştür. Kilisenin idaresi seçimli olmuş; bunun bir lûtuf olması halinde yaltaklıktan doğan şey gerçeği boğardı. Bu denli kan içmiş olan bu korkunç teokrasi böylece düştü. Tanrı ve gerçek de böylece papazların boyunduruğundan kurtuldu.”(19)

Amerikan İhtilâli başlıca bir politik devrim olmuştu. Varlıklı sınıfların imtiyazlarına dokunmamış ve istisnasız nüfus sayımına dayanan bir seçim sistemi tesis etmişti. Hattâ orada burada varlığını sürdüren feodal sistem artıklarına bile el sürmemişti. Örneğin New York devletinin senyör rantları ancak XIX. yy’ın ortalarında ilga edilmişti.

Fransız Devrimi başka anlamda derin olmuştu. Tazminatsız olarak feodal vergileri ve öşürü kökünden kaldırmış, kilise ve mültecilerin emvalini kamulaştırdı. Ticarî ve sınaî rejimi yepyeni bir kalıba sokmuştu. Daha az çok başından itibaren bu hassas eşitlik ruhu ile aşılanmıştı. Teoriden çok bir gereklilik sonucunda bir sosyal demokrasi emeklemeye başlayıp insanların dünyasında yerini almaya çalışmıştı. Ancak bunun için zaman henüz erkendi ve başarı mümkün olamadı. Ama iz bırakmadan kaybolmadı; düşünce âleminde bile olsa, hatırası yaşadı. (20)

.
.      .

“Bütün yukardakilerin amacı sadece konuyu aydınlatmak ve önceden ortaya koyduğum sorun’un çözümünü kolaylaştırmaktır: İhtilâl’in gerçek amacı ne olmuştu? Ve nihayet bunun özgün niteliği nedir? Kesin olarak niçin yapılmıştır? Ne yapmıştır?

Devrim, sanıldığı gibi, dinî inançlar dünyasını yıkmak için yapılmadı: o, başlıca, görünüşlere rağmen, bir sosyal ve politik devrim oldu… Kamu yetkisinin güç ve haklarını artırma eğilimindeydi… Genellikle feodal müesseseler tesmiye edilen politik müesseselere daha yeknesak (tekdüze) ve daha basit ve temel olarak koşullar eşitliğini haiz bir sosyal ve politik düzen ikame etmekti.

Bu dahi sınırsız bir devrim yapmaya yeterdi zira… fikir, duygu, itiyad, örf, sanki onlara âdeta yapışmış gibi telkinde bulunmuştur…

Her ne kadar köklü olduysa da Devrim, genellikle sanıldığından çok daha az yenilik getirmiştir… Söylenecek doğru söz, eski toplumda aristokratik ve feodal kurumlardan gelen, onlara herhangi bir türlü bağlı olan, hangi derecede olursa olsun onların en küçük izini taşıyan her şeyi tamamen yıkmış veya yıkmakta (zira halâ sürmekte)dır…”

diyordu(21) ünlü Tocqeville(22).  “Fransız Devrimi henüz bitmedi” diyecektir… (23)

Tocqueville hayretini de gizlemiyordu:

“İlk başta insanı şaşırtan bir şey var: esas amacı Ortaçağ kurum artıklarını heryerde ilga etmek olan Devrim-İhtilâl, bu kurumların daha iyi korunup halka sıkılık ve rahatsızlıklarını en çok hissettirdiği ülkelerde değil de aksine bunların kendini en az hissettirdikleri yerlerde patlak vermiş olmasıdır: şöyle ki boyunduruk aslında en az ağır olduğu yerde en çekilmez görünmüştür.

Almanya’nın az çok hiçbir yerinde, XVIII. yy’ın sonunda servaj tamamen kaldırılmamıştı ve çoğunda halk, Ortaçağ’da olduğu gibi toprağa fiilen bağlı bulunuyordu.

Buna benzer hiçbir şey çoktan beri Fransa’da kalmamıştı…
Servajın son kırıntılarını sadece bir iki Doğu, fethedilmiş ilinde görülüyordu.

Ancak Fransa’da, halkın koşullarında yine bir başka devrim olmuştu: köylü, serflikten kurtulmakla kalmamış, toprak sahibi olmuştu…

Uzun süre toprak taksiminin Devrim’de vaki olduğu ve ancak onun tarafından gerçekleştirildiği sanılmış. Bunun aksi, her türlü tanıklıklarla kanıtlanmıştır.

Bu İhtilâl’den en az yirmi yıl önce arazinin aşırı ölçüde parçalanmasından yakınan tarım toplulukları vardı. Bu aynı dönemde Turgot, “mirasların bölünmesi o halde ki, tek bir aileye yetecek olanı beş veya altı çocuk arasında taksim ediliyor. Bu çocuklar ve aileleri bundan böyle sadece toprakla geçinemezler”; birkaç yıl sonra da Necker, Fransa’da bir küçük kırsal mülkiyet sınırsızlığı var demişti.

Bu itibarla toprak mülkünün bölünmesinin Fransa’da İhtilâl’de vaki olduğunu sanmak, bir alışılagelmiş hatanın peşinden gitmek demektir: olan ondan da eskidir. İhtilâl’in, ruhban sınıfının bütün topraklarını ve asillerinkinin büyük bölümünü sattığı doğrudur: ancak, satış belgelerinin tetkikinden… bu toprakların çoğunun daha önceden başka toprağa sahip bulunanlarca satın aldığı anlaşılıyor, şöyle ki mülk el değiştirdiyse de mülk sahibi sayısı, sanıldığından çok daha az arttı…

İhtilâl’in gerçekleştirdiği, toprağı taksim etmek değil, onu bir an için serbestiye kavuşturmak oldu. Gerçekten, bütün bu küçük mülk sahipleri, topraklarının işletilmesinde çok rahatsız durumdaydılar ve kurtulmalarına izin verilmeyen çok sayıda yükümlülükler altındaydılar.” (24)

Tocqueville bizi böylece konumuz açısından çok önemli gördüğümüz köylü ve toprak sorununun içine sokmuş oldu.

Fransız İhtilâli’nde, ve daha genel olarak burjuva ihtilâlinde köylü meselesinin önemi çoğu kez vurgulanmıştır. Hareket, feodal toprak mülkiyetini ortadan kaldırarak küçük doğruca üreticileri kurtarmış, köylü kitlesinin farklılaşması ve sermaye ile ücretli çalışma arasında kutuplaşmasını mümkün kılmıştır. Böylece de ortaya tamamen yeni bir üretim ilişkileri meydana çıkmıştır, şöyle ki sermaye bir kez feodal bağlılıktan kurtulunca, çalışma güçleri ticaret mataı haline gelmiştir. Bu itibarla toprak sorunu, burjuva devriminde eksenel bir durum işgal eder.

Bu İhtilâl’de yürüyen kanat, feodal aristokrasinin fazla çalışmasını ve üretim fazlasını gaspettiği küçük doğruca üreticiler kitlesinden oluşmuştu. Değişimin aleti, halk kitlelerine dayanmış küçük ve orta burjuvazinin jakoben diktatürü olmuştu: bu sonuncu sosyal kategorilerin ideali bir serbestçe çalışıp mübadele eden özerk küçük üretici, bağımsız köylü ve zanaatçı demokrasisiydi. Gramsci, Jacobinisme’i, ihtilâlci burjuvazinin köylü sınıfıyla ittifakı olarak tanımlıyor. Köylü ve halk hareketi burjuva ihtilâlinin göbeğindeydi ve onu ileri sürüyordu.

Fransa’nın büyük bölümünde köylü ayaklanması, 1789’dan 1793’e kadar kritik bir hal almıştı (Jacqueries). 17 Temmuz 1793 kanunu fedaliteyi ilga edip feodal hak belgelerinin yakılmasını emredecekti: köylü hareketi, ihtilâl’i, mülkiyet ve toprağın işletmesi üzerine yüklemiş bütün feodal dokuları kaldırmaya zorlamıştı. Fransız İhtilâli burjuva idiyse bu, hiçbir surette sadece burjuvazinin eseri olduğu anlamına gelmez. Hareket, aynı zamanda köylü kitlesinin feodal sömürüye karşı sürdürmüş olduğu yüzyıllık mücadelelerin zirvesiydi. (25)

Gerçekten köylü hareketi nihayet İhtilâl’i, mülkiyet ve toprağın işletmesi üzerine hâlâ çökmüş durumda bulunan feodal kuruluşları temizlemeye zorlamıştı. Millî emlâkin satışıyla mülklerin yeniden tevziinden, köylü sınıfının üst tabakaları, en çok faydalananı olmuştu. Ama aynı zamanda toprak bireyciliği yavaşlatılmış ise de küçük köylünün eşitlik özlemi tatmin olmuştu. İhtilâl, kırsal bölgelerde biriktirme ve kapitalizmin terakkii için gerekli koşul olarak serbest köylü mülkiyetini pekiştirdi. Ancak İhtilâl sonrasında toprakta yapılanmaların çapraşık hali ile küçük ve orta köylü mülkiyetinin yanısıra artık burjuva olmuş olan büyük mülkiyetin idamesi de vurgulanmaktadır. (26)

Millî emlâk ve bucakların müşterek mülklerinin taksimi sonucu bütün aile reisleri, imkân dahilinde mülk sahibi olmuşlar ama topraktan yana eşit olmamışlardı, zira herkes kendi ana baba malını muhafaza etmiş, bucakların müşterek malları, nüfus başına taksim edilmişti. Böylece de kalabalık aileler bundan kârlı çıkmışlardı. Millî emlâka gelince, herkese asgarî mülk ayrıldıktan sonra köylülerin çoğunluğu, geri kalanının satılması yolunda istekte bulunmuştu.

Kamuya mal edilmiş büyük mülk, dokunulmamış ve kabul edilmiş olarak kaldı. Ancak zorunlu olarak en büyüğü bir aileye mütevazi bir geçim sağlayacak boyutu geçmeyecek işletmelere ayrıldı. Her türlü işletme temerküzü yasaklandı. Aksine, taksime izin verildi. Mülk sahibi topraklarını makul bir süre için köylülere ılımlı bir bedel karşılığında kiralayabilir, ama ciddî bir neden olmadan eski zilliyeti yerinden atamazdı; belediye yetkesi, sulh hâkimi veya köy halkından seçilen hakemler kira sözleşmesinin aktinde müdahale edip ona uyulmasını sağlarlardı.

Robespierre’cilerin toprak politikasının yetersizliği büyük olasılıkla bunların sosyal kökenleriyle izah edilebilir. Montagnard’lar köylü değillerdi; kırsal kesim halkının sorunlarına ancak yüzeysel şekilde yaklaşıyor, bunların tahlilinde, bu ihtiyaçların saptanmasında derine inmiyorlardı. Öbür yandan Montagnard’lar burjuvaziye mensuptular.

Kırsal bölgede daha çok hali vakti yerinde olan köylülerle ilişki içindeydiler. Robespierre’cilerin kendilerinin bile, çeşitli şekilleri içinde işletme mevzuatı konusunda fazla istekli olmadıkları sanılır. Bu husus çok önemli olmaktadır. Onların fiyatların azamîsinin (narh) tespitini kabul etmeleri, Millî Selâmet Komitesi ve Convention’un öbür üyeleri gibi, zoraki olmuş bunu en çok savaş sonuna kadar elzem bir kanun selâmeti önlemi olarak uygulamışlardır. Bunların sosyal idealleri, yukarda da söylendiği gibi, bir özerk küçük mülk sahipleri, müstakil köylü ve zanaatçı demokrasisiydi. Devlet, şüphesiz, veraset kanunları ve müterakki vergi ile aşırı servetlerin teşekkülünü önlemek üzere müdahale edecektir; ve yine, bütün olanaklar ve özellikle elinde bulunan toprakların bedava ve ucuz dağıtımıyla, küçük mülkiyetin gelişmesini teşvik edecektir. Ama aynı zamanda da kişisel inisiyatife güvenecek ve dolayısıyla çalışma serbestisini idame ettirip belli bir sosyal eşitsizliğe katlanacaktır.(27)

9 Thermidor’dan itibaren İhtilâl’in geri çekildiği besbelliydi. Yıl III’ün anayasası yeni nizama içtenlikle bağlı idi ama jakoben deneyinden ayırd etmediği demokrasiye muhalif bir burjuvaziyi iktidara getirmişti. Hayalinde İngiltere’ninkinden daha modern ama unsurlarında aynı, içinde zenginlerin çıkarlarıyla “yetenekli kişiler”in uyarmalarının dengelendiği bir oligarşi yaşatıyordu. Bu arada Montagnard’ların eserleri birer birer yok ediliyordu. Ama ne kadar burjuvalaşırlarsa burjuvalaşsınlar, İhtilâl-İnkılâp, yurttaşlar arası eşitliğin İhtilâl’i idi. Ordularının girdiği her yerde eski rejimi yıkmaya teşebbüs etmişti. Krallar bu “zehir”e karşı önlem üstüne önlem alıyor, her ülkede bazı “emniyet müdürleri” tarihe adlarını kazdırıyorlardı. Okyanus’un ötesinde de Washington’un çevresi, Jefferson ve Cumhuriyetçileri eşitlik hastalığına bulaşmış olmaktan suçluyorlardı. (28)

Mamafih, prensipi itibariyle Devrim, insanları kendilerini idareye davet ediyor, ulusları yaşama çağırıyordu. Yandaşları kendilerini iftiharla “patriote” (vatansever) tesmiye ediyordu(29) (Hatırlanacağı gibi, yıllar yılı Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık mücadelesi veren Sırp, Makedonyalı, Bulgar… komitecileri de kendilerine bu adı takmışlardı).

Hemen ekleyelim: ne ünlü teorisyen Clausewits,ne de sonradan Moltke, Türk subayının belleğinden Fransız Devrimi’nin son aşaması olup onu noktalamış olan Napolyon’u silebilmişti. O’nunla birlikte mezkûr Devrim, Türk subayının tarih bilgileri arasına yerleşecekti.

III. Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti’nin bu ünlü generalle tatlı tatsız ilişkilerinin ayrıntıları konumuzun dışında kalır(30). Ancak ilişkiler her seferinde Devrim’den bir rüzgârı Osmanlı ülkesi üzerine estirecek, rüzgâr da beraberinde bir takım tohumlar serpiştirecekti, buralara.

Toparlayacak olursak: “patrisyenler İhtilâl’i başlattılar, plebeenler tamamladılar” diye yazacaktı Chateaubriand. Burjuvazinin İhtilâl’i sürüklediğinden hiç şüphe yoktur: ancak onun XVIII. yy’da bir homogen sınıf oluşturmadığı da bir vaktadır. Büyük ticaret ve sanayi burjuvazisinin hem eski rejim, hem de İhtilâl’deki rolünü tam olarak saptamak gereklidir. Kapitalizm hâlâ esas itibariyle ticarî olarak kalmıştı ve eski üretim sistemiyle bütünleşmiş haldeydi. Ona bağlı olan burjuva sektörleri bir uzlaşmadan yana olduklarını hemen gösterdiler. Böyle olunca da kralcılardan Girondin’lere bir mantıkî süreklilik görmek mümkün olmaktadır. Limanlarda büyük koloni ticareti burjuvazisiyle bağlantıları bilinen Girondin’lere gelince, bunların ileri gelenlerinden biri olan Isnard’ın durumu karakteristik olmaktadır: bu zat toptan yağ ticareti ve tahıl ithalâtında uzmanlaşmış bir tacir olup bir sabun fabrikasıyla bir ipek ipliği eğinme fabrikasının da sahibi bulunuyordu. Bu, ticarî sermayeye bağlı ve geleneksel üretim ilişkilerini değiştirmeyen bir faaliyetin anlamlı örneğidir: sosyal bakımdan, ekonomik açıdan olduğu kadar, sanayi, tali kalmaktaydı. (31)

Burjuvazi halkla ittifakı, kitleler ona bağlı kaldıkları için, kabul etmişti. Aksi halde XIX. ve daha küçük ölçüde İtalya’da da olduğu gibi, fazla emniyet telkin etmeyen bir müttefikin desteğini muhtemelen reddederdi(32) Aslında, aristokratik imtiyazları yıkmayı, sınıfsız ve loncasız bir toplumda eşitliği yerleştirmeyi amaçlıyordu. Başlara kesin meşruiyet içinde kalma kararındaydı. Halk kitleleri onu ihtilâlci hareket içine itti. (33)

Tier’in Ulusal Meclis (Millet Meclisi) adını alması (17 Haziran 1789), bir gerçek hukukî durum olarak, ulusal birlik ve egemenliğin kesinleşmesi olmuştu.

Burjuvazi, hürriyeti herşeyin üstünde tutuyordu. Bundan, önce ekonomik hürriyet anlaşılacaktı. Her ne kadar bundan 1789 İnsan Hakları Beyannamesi’nde söz edilmemişse de burjuvazinin zihninde bu kendiliğinden gelecekti. Söz edilmemiş olmasının bir başka nedeni de halk kitlelerinin, nizamlar ve vergilenmeyle bir ölçüde, yaşam koşullarını teminat altına alan eski üretim sistemine derinden bağlı kalmış olmalarıydı. Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin, buna rağmen 1789’dan itibaren yeni kurumların temelini oluşturacaktı. Mülkiyet hürriyeti, feodalitenin ilgasının sonucuydu. Ekme hürriyeti, tarımsal bireyciliğin zaferini onaylamıştı. Üretim hürriyeti de, tekel ve loncaların kaldırılmasıyla genelleştirilmişti. Ve nihayet çalışma hürriyeti, teşebbüs hürriyetine ayrılmaz şekilde bağlı idi.

Ancak, 14 Haziran 1791’de Le Chapelier kanunu, toplantı ve ortaklık kurma hakkının tersine, işçi koalisyonu ile grevi yasaklayacaktı. Fiilen, bir işçi sosyal bireyciliğin soyut kavramı üzerine oturan liberalizm, en güçlülere yarıyordu. Le Chapelier kanunu, grev hakkı için 1864’e, sendikal haklar için de 1884’e kadar serbest rekabet kapitalizminin ana unsurlarından birini teşkil edecekti.

İnsan Hakları Beyannamesi ile eşitlik, hürriyete sıkıca bağlanmıştı; aristokrasiye karşı burjuvazi, senyöre karşı köylüler tarafından bu eşitlik şiddetle talebedilmişti. Ama burada sadece yasa karşısında eşitlik bahis konusu olabilirdi. Sosyal eşitlik diye bir şey düşünülemezdi: doğal ve zaman aşımına uğramayan mülkiyet hakkı, hiçbir şeye malik olmayanların oluşturdukları muazzam kitle dikkate alınmadan ilân edilmişti. Politik eşitliğin kendisi bile çelişkili durumdaydı, şöyle ki ancak belli bir özel vergi (cens) ödeyen kişi oy hakkına sahip olabiliyordu. Durum, 1848’de bütün yurttaşlara oy hakkı tanınana kadar böyle sürdü.

Ruhban sınıfı 13 Şubat 1790’da kaldırılmış olup anayasa yeni bağımsız, lâik kilise örgütlenmesini gerçekleştirdi. Piskopos ve papazlar öbür memurlar gibi seçilecekti; Fransız kilisesi bir ulusal kilise olmuştu: Papa artık buna karışmayacaktı. Dinci kesim, devrim karşıtı hareketi pekiştiriyordu. (34)

Anı burjuva kökenli olmasına rağmen Gironde ile  Montagnard’ın rekabeti, politik tercihler dolayısiyle, yadsınamaz bir sınıf karakterine bürünmüştü. İş burjuvazisinin sözcülüğünü yapan ilki, donsuzlar (Sans-culottes)’ın talebettikleri sınırlamalara karşı mülkiyet ve ekonomik hürriyeti savunma azmindeydi. Sosyal kademeler kavramına sıkıca bağlı olarak içgüdüsel bir tutumla halktan geri duruyordu. Hükûmet etme tekelini kendi sınıflarına tahsis etmişti. Robespierre de buna karşılık “sahte vatanseverleri, Cumhuriyet’i sadece kendileri için tesis etmeyi istemek ve sadece zenginlerin çıkarına hükûmet etmek”le suçluyordu.

Kralın yargılanması ve idamı Gironde ile Montagnard arasındaki ihtilâfı, yeni politik gerçeğin sınırını belirleyerek, onarılmaz hale getirecekti. Kralı kurtarmanın peşine düşen Girondin’ler, Avrupa’yı bu anlaşmazlığın içine çekmeye uğraştılar: 1792’de propaganda savaşını savunan bu insanlar için bu, büyük bir tutarsızlık oluyordu.

Girode’un bertaraf edilmesinden hemen sonra Montagnard’lar kendilerini iki ateş arasında bulmuşlardı. Bir yandan karşıdevrim, öbür yandan hayat pahalılığının harekete geçirdiği halk kitleleri bunları kıskaca almıştı. Bu sonuncu hareketi disiplin altına almak ve gerekli kadroları sağlayabilecek olan burjuvazi ile ittifakı idame ettirmek için bir ihtilâl hükûmeti elzem görünmüştü. Bu çift sosyal temel, ezcümle halk tabakaları (Sans-culottes) ve Montagnarde ve Jacobine burjuvazi esası üzerine ihtilâl hükûmeti adım adım olmuştu, 1793 Temmuz’undan Aralık’ına kadar; en basiretli ne pahasına olursa olsun, eski Tiers Etat’nin ihtilâlci vahdetini, yani ulusal vahdeti korumak azminde olmuşlardı.

İki sorun dizisi ortaya çıkmıştı. Önce bir politik sorun: donsuzlar’a özgü davranış, ihtilâlci diktatürün ve de millî savunmanın gerekleriyle nasıl bağdaştırılacaktı? Başka deyimle halkçı demokrasiyle ihtilâl hükûmetinin ilişkileri nasıl çözülecekti?

Sosyal soruna gelince: donsuzlar’ın ekonomik amaç ve istekleriyle İhtilâl’in idareci unsuru olan burjuvazinin talepleri nasıl telif edilecekti? Yani halk kitleleriyle varlıklı sınıfların ilişkileri nasıl düzenlenecekti?

Aşırı bir grup olan “kudurmuşlar” (Enragés)ın tasfiyesi, Hıristiyanlıktan temizleme hareketinin durdurulması, halk örgütlerine, özellikle bölge derneklerine el altından baskı, 1793 güzünde kamu Selâmeti Komitesi’nin, o güne kadar idare etmeden çok arkadan gelmiş olan halk hareketiyle mesafeyi açma iradesini ifade eder. (35) Terör, bir görünümü olduğu içsavaş gibi, aristokrat veya kaderini bu sınıfa bağlamış olmaları itibariyle sosyal olarak sindirilemeyen öğelerden ulusu arındıracaktı. Bir başka anlamda da ulusal dayanışma duygusunu geliştirmeye yardımcı olmuştu, terör: Bir an için sınıf bencilliklerini susturup herkese kamu selâmetinin gerektirdiği özverileri icbar etmişti.

Orta burjuvazi tabakalarından çıkma jakobin’ler, mukavemetin adamları olmuşlardı. Birleşik bütün tehlikelere karşı 89’un politik ve sosyal kazançlarını elden kaçırmamaya azmetmişlerdi.

İhtilâl hükûmetinin teori ve uygulamasını niteleyen jacobinisme, Rousseau’dan mülhem bir ideolojiyle birlikte, bir politik mizaç ve teknikle tanımlanır. Bu, bir din veya inanış mı idi?: Daha basit olarak jacobin’ler, hürriyet ve müsavatın, rasyonel olarak tasarlanmış bir toplumun nitelikleri olduğuna inanıyorlardı. Bağnazlık mı idi?: Tutumlarının katılığı ve dogmatizmleri, uzlaşmaz bir düşmana karşı tehlikenin azameti ve gerekli disiplin hakkında fikir verir. Hiçbir zaman açıkça ifade edilmemiş olmakla birlikte jacobin’ler demokrasinin yönetilmesi gerektiğine, kitlelerin ihtilâlci içtenliğine güvenilemeyeceği kanısındaydılar. “Halk iyiliği istiyor ama onu her zaman görmüyor” diyordu Robespierre, bu lider giyotine götürülürken onu görmediği gibi (“foutez maximum! …anasını!”)… (36) Gerçekten o ve partisi, terörü, mülkiyetin yeni bir alt üst oluşuna kullanmak istemelerinden ölüme gitmişlerdi. Hayal ettikleri zenginsiz ve fakirsiz eşitçi Cumhuriyet, onlarla birlikte katledilmişti.

Evet, jakobin’ler halkı aydınlatmayı, fiilen onu yönetmeyi gerekli görmüşlerdi.

Derunu dilden ekonomik hürriyete bağlı olan Robespierre’ciler Montagnard’lar gibi, toprak sorunlarına müdahale etmekten hoşlanmıyorlardı: kırsal kesim donsuzlar’ının taleplerine kulaklarını tıkamışlar, hiçbir zaman ortakçılığın reformuna, büyük çiftliklerin küçük işletmelere bölünmesine yanaşmamışlardı. (37)

Burjuvazinin sosyal ve politik üstünlüğü prensipleri Convention üyesi Boissy d’Anglas tarafından bütün açıklığıyla ortaya konmuştu (23 Haziran 1795): “zenginin mülkünü, fakirin mevcudiyetini (yaşamını), beceriklinin yararlanmasını, herkesin hürriyet ve emniyetini teminat altına almak” bahis konusudur.

En iyileri tarafından idare edilmeliyiz: en iyileri, en bilgili, kanunların ayakta tutulmasında en çok ilgili olanlarıdır; oysa ki, çok az istisna dışında, böyle adamları ancak bir mülkü olan, bu mülkü içeren ülkeye, onu koruyan kanunlara, onu muhafaza eden huzura… bağlı olanlar arasında bulabilirsiniz…

Mülk sahipleri tarafından idare edilen bir ülke, sosyal nizam içindedir; mülkü olmayanlar tarafından hükûmet edilen ise, doğal durumdadır. (38)

1797 başlarında “hükûmetin güç ve istikrarı” aranır olmuştu. Bir sürekli ve kuvvetli icra mekanizması gerekliydi. Seçim, kendi üyelerini kendi seçme yöntemleriyle tashih edildi: oluşan kuruluşlar, listesi halk tarafından çıkarılan eşraf (saygın kişiler) arasından seçilecekti. Halkın gözüne de, ikiyüzlülükle, kamu oylaması perdesi indirilmişti. Bu, doğruca, bugünkü deyimle, iki dereceli seçimdi.

Bonaparte, bunu tasvibetmemişti. “tek ben, halkı temsil ederim” diyecekti(39) tıpkı daha sonra, “asalet benden başlar” diyeceği gibi…

Yıl II’nin “Büyük” Kamu Selâmeti Komitesi, İhtilâl’in adamlarının hayranlığını, karşı devrimcilerin de kinini uyandırmıştı, Cumhuriyet Türkiye’sinin İstiklâl Mahkemeleri gibi… Anısı, Fransız tarihinin en canlı anılarından biri olarak kalmıştır: kriz zamanlarında imdada çağrılır, ona benzer bir hükûmet aranır. Davranmak ve yenmek üzere yaratılmış olup her türlü zorluğa rağmen yeni Fransa’yı kurtarmayı başarmıştır. Bir savaş hükûmeti olarak enerjileri pekiştirmeyi, ulusal olanakları seferber etmeyi, Avrupa ve reaksiyonuna mukavemet etmeyi, bu arada da ülkeyi idare etmeyi bilmiştir. Diktatörce bir hükûmet olarak kendini terör yoluyla kabul ettirmiş, düşmanlarına karşı, Marat’nın deyimiyle, “hürriyetin despotizmini” icra etmiştir. (40)

Başarıya ulaşan devrimler daima harekete geçmiş bir azınlık tarafından razı edilen bir çoğunluğun harekete getirilmesidir. (41) Jacobin’lerin ne olmuş olduklarını, başlıca ve sürekli niteliklerini geniş çizgilerle özetleyecek olursak, bir husus dikkatimizi üzerinde toplar: efsane ve tarihin son tahlilde bıraktıkları izlenimin ayniyeti. Bu izlenim, bağnazlığa varan politik ihtirasının sarsılmaz imanından aldığı hem kahramanlık hem de darkafalılık sahibi bir ateşli azınlığınki olup bu azınlık, terör yoluyla, etkilenmiş kitlelere medenî âmentüsünü kabul ettirmişti: en hayal kırıklığına uğratıcı aşırılıklar kadar en yüksek fedakârlıklara muktedir ve içinden ihtilâlci demokrasinin yayılacağı bir ana hücre olmuştu. (42)

Jacobin’lerin çoğunluğu köküne kadar anti-klerikal idi. (43) Lâiklik bunun ancak ayrılmaz doktrini olabilirdi. Halkı kullanıp ondan yana görünmelerine rağmen ihtilâl, komünizmin şiddetle karşısında olmuştu: bu gerçeği Babeuf ve arkadaşları biraz geç öğreneceklerdi…

.
.      .

“Çoğu Osmanlı aydını Batılılığı Fransa’dan öğrendiği, Aydınlanma’nın bu radikal biçimi de en çok Fransa’da yaygın olduğu için,  yeni yetişen pek çok Osmanlı aydını, en parlak örneklerini Batı’da görünen bu evrensel akla ulaşmayı, tasavvur edilebilecek en ileri hedef gibi görmüşlerdir. İşte Mecelle’den önce Fransızcadan çevirdikleri ceza veya ticaret kanunu’nu kabul eden Osmanlı aydınları… (44)

“Jakoben” Akçura ve onun millî demokratik programı… Akçura’nın yaşam öyküsü… Türk devrimini, burjuva-demokratik devrimler ailesinin gecikmiş, emperyalism çağında cereyan eden, azgelişmiş ülkelere özgü bir varyantı olarak kavramamızı kolaylaştırıyor…(45)

Atatürk’ün yaklaşımı da jakoben bir yaklaşımdı. Fakat Atatürk, sadece özgürlük, refah ve adaleti amaçladı; topluma bu hedeflere varmanın en doğru yönteminin de çağdaş demokrasi olduğu fikrini vermeye çalıştı…” (46)

Ve nihayet son Fransız büyükelçisi Èric Rouleau, “bu iki kavram kemalist devriminin de kavramlarıydı” derken lâiklik ve insan haklarını kastediyor. Görüldüğü gibi Osmanlı aydını ve Cumhuriyet Türkiye’si, İhtilâl ve jacobin hareketle dirsek temasını hiçbir zaman kaybetmedi. III: Selim’in ıslahat hareketleriyle başlayıp Tanzimat, Kanun-u Esasî, Jöntürk hareketi…, İhtilâl havasını sürekli olarak Osmanlı ülkesine taşıyan mecralar olarak tarihe geçmişlerdir. Bu kesintisiz zinciri kısaca incelemek yerinde olacaktır.

“Nizam-ı Cedid askeri Fransız subaylarının nezareti altında eğitiliyordu. Levent alayı askerlerine, Fransız ordusunda kullanılan mavi bere ve kırmızı ceketten bir üniforma bile giydirilmişti… (47)

Modern Avrupa rasyonalist bilimsel düşünüşün yansımalarını gösteren ilk fikirler de bu zamanda kendini gösterdi… Önemli olan yanları, modern ordu eğitiminde modern matematik bilimlerin ne denli büyük yeri olduğunu anladıklarını göstermesidir.

Bunun en iyi örneği, Nizam-ı Cedid başarılarını tanıtmak üzere yazılmış olan… iki eserdir. Birincisi Seyyit Mustafa tarafından Fransızca olarak yazılmış küçük bir kitaptır. Önce 1803’de Üsküdar’daki basımevi, daha sonra Paris’te 1807 ve 1810’da iki kez basılmıştır.

Kitapta bizi asıl ilgilendiren yan “önsöz”dür. Seyyit Mustafa… nasıl Fransızca öğrenmek zorunluluğunu duyduğunu… anlatır.

Seyyit Mustafa’nın kitabına benzer bir başka eser yazan Mahmur Raif Efendi’nin yazdıkları da ilginçtir. 1797’de Fransızca olarak yeni mühendishane basımevinde basılan kitabında Türkiye’deki eğitimi sırasında Avrupa’nın politik kurallarına karşı ilgi duyduğunu, Avrupa dünyası üzerine bilgilerini genişletmek için yabancı bir dil öğrenmek zorunluluğunu duyduğunu… anlatır.” (48)

Bir “temel kurallar (nizâmat-ı esasiye)” kavramı yavaş yavaş belirmeye başlamıştı. Bu kuralların korunması için hükümdarın gücünü kanunlara bağlamak gerekiyordu. Bunu da ancak dinbürokrasi ve ordu yapabilirdi. “Onun için Tanzimat döneminden itibaren siyasî gelişmelerin rotası bu üç örgütün davranışlarına göre gidecektir.” (49)

Çeşitli dallarda tahsil etmek için büyük çoğunluğu Fransa’ya olmak üzere öğrenci gönderiliyor… Açılan bazı mekteplerde dersler Fransızca olarak veriliyor(50)Bu sonuncular arasında Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi (1868) özellikle zikre şayandır.

Bunun dışında, Nizam-ı Cedid ordusu için yine Fransa’dan muallim zabit talebinde bulunuluyor (7 Ekim 1793); Türkiye’ye gelmek isteyenler arasında henüz mesleğinin ilk kademelerinde olan Napolyon’u da görüyoruz (1797). “…bir taraftan da Avrupa işlerinde hakkiyle agâh olmak için, garbin büyük devletleri nezdinde 3 sene ikamet etmek üzere elçiler gönderilmiştir…” (51)

Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşit Bey’in (Reşit Paşa’nın) “ismi hatır-ı hümayunda hıfz olunup…  taraf-ı pâdişahîden sûret-i mâhsudada Saray’a celp ile taltîf ve tatyîp ve lisan-ı Fransevîyi lâyıkı ile öğrenmesi tavsiye buyurulmuş…” (52) . Mümaileyh mükerreren Paris ve Londra elçiliklerinde bulunuyor. (53)

Buraya kadar saydığımız işler olurken Fransa’da 1789, 1830, 1848 hareketleri vuku buluyor. Bu hareketlerin geniş Osmanlı halk tabakalarına yansıdığı söylenemez. Ama idareci, ezcümle bürokrasi, bunlardan ürkmüştür:

“1848 senesinde Fransa’da zuhur eden ihtilâl-i kebir üzerine devletçe ittihaz olunacak tedabire (önlemlere) dair havas-ı vükelâ (ileri gelen vezirler) beyninde (arasında) cereyan eden müzakerat netayicini mutazammın tezkere-i maruza suretidir: (…) afâk-ı politikada görünen şu karaltının bir fırtınaya netice vermesi ihtimali dahi meydanda olarak ihtilâl-i mezkûr yalnız Fransa’da tağyir şekl-i hükûmet (hükûmet şeklinin değişmesi) olunup da âsarı her ne ise orada munhasır ve mahdud kalacak olsa telaş ve belki kaydedilecek şey değil ise de politika-i umumî âleme olacak tesiratı hadşe-i efkâr (fikirleri tırmalayıcı) olup (…) Fransızların (…) bazı devletlerin menvi-i zamirleri (içteki niyetleri) olan şeyleri icraya tasaddileri (girişimleri) mütalâası dahi ukde-i hâtır (akla dert) olduğundan(…)”(54)

Yani tezkerenin sahibi Reşit Paşa diyor ki, bu iş Fransa’nın içinde kalacaksa, sorun yok. Ama maazallah etrafa sıçrayacak olursa? Paşa herhalde Burke ile tanışmıştı.

Bu olaylar, özellikle 1789 hareketi, o denli güçtü bir vakıa olmuştu ki bunun ilkeleri Avrupa kamu ve özel kamu hukukunun temelini oluşturmuş, XIX. yy’ın ortasına kadar geçen dönemde kabul edilen veya ettirilen 300 kadar anayasa bu ilkelere göre hazırlanmıştır. İhtilâl fikirlerinin karşısında yer almış İngiltere bile 1833’de yasalarında bunlara uygun düzeltmelere girişmiştir. Bu büyük dalga Osmanlı ülkesini yalamadan geçemezdi. (55) Zafer Toprak,

“XIX. yy ulus devletin oluşum süreci, Fransız Devrimi’nin de amaçladığı bu, ulusal boyutlarda yeni bir devlet modelini oluşturmak. Fransız Devrimi’nin de amaçladığı bu, ulusal boyutlarda yeni bir devlet modelini oluşturmak. Fransız Devrimi, tüm kargaşa ve çıkmazlarına rağmen, çok geniş yankı uyandırıyor. Türkiye’de bu yankıyı ilk alan ülkelerden birisi, Tanzimat Fermanı ise ulus devlet modelinde temel hak ve özgürlükleri ilk kez gündeme getiren, bunları tartışan çok da uzakta da olsa belirli görüş sergileyen bir belge”(56) diyor.

Gerçekten “işbu kavânîn-i muktazıyyenin mevâdd-ı esasiyyesi emniyet-i can ve mahfuziyyet-i ırz u namus u mal ve ta’yib-i vergi ve asakir-i muktazıyyenin suret-i celb ve müddet-i istihdamı kazıyyelerinden ibaret olup…” (57) , İlber Ortaylı da merkeziyetçiliğin, bürokrasinin gerçekleştirdiği en önemli devrimlerden biri olduğunu ifade edip,

“Tanzimat dönemi reformcuları, model olarak Fransa’yı seçtiler. Bu, İhtilâl Fransa’sına bağlılıktan kaynaklanmadı. Fransa merkeziyetçiliği Osmanlı reformlarına uygun gelmişti…” (58) diyor.

Unutulmamalıdır ki burjuvazi’nin mütemadiyen kuvvetlenmesi üzerine mutlak Avrupa devletlerinin bir kısmı, XVIII. asırda, mutlakiyetlerini tahfif ediyorlar, enerjilerini memleketlerinin ve halklarının – bilhassa burjuvazinin – (59) nef$ine kullanmaya, diğer bir kısmı da bazı dahilî mücadelelerden sonra demokrasiye ve hepsinden daha ileri giden İngiltere, meşrutiyete doğru mühim adımlar atmaya başlıyorlar… Burjuvaziyi iktidar mevkiine getiren hürriyet ve demokrasi ideolojisinin en kuvvetli hamlesi… büyük tezahürleri olan Fransız inkılâbıdır(60) . Nitekim Sultan Mecit, hattın sonlarına doğru, kanuna kendisinin dahi aykırı hareket etmeyeceğini beyan ve Hırka-ı Şerif odasında kendisiyle beraber ulemâ ve vükelâya da yemin ettireceğini izah etmektedir.(61)

Bu arada Amerikan Charte’ı ile Tanzimat Fermanı arasında bir zihniyet iştirakı belirgin oluyor.

“Doğrudan doğruya münasebet ve tesiri ispat etmek imkânı yoksa da 19. Asrın ilk yıllarında Avrupa’daki elçilerin hükûmet şekilleri hakkında Babıâli’ye rapor verdiklerini, 1805-1808 senelerinde Kayserili Mehmet Dayı ile Giritli Mustafa Dayı’nın Amerika’ya seyahatlarını, binaenaleyh Yeni Dünya’nın Osmanlı İmparatorluğunda külliyen meçhul bulunmadığını hatırlatmak isterim.”

diye yazıyor Yavuz Abadan. (62)

Saray, konak, ev, kıyafet, muaşeret… batılaşıyor, mutfak âdetlerine kadar. Mekteb-i Tıbbiye muallimlerinden Mehmet Kâmil Efendi, 1275’de neşrettiği Melecü’t tabbâhin (ahçıların sığınağı) adlı yemek kitabında bundan böyle artık bir cuisine’in gerekliliğini vurguluyor… (63)

“Ve Fuat Paşa yemin ediyor, siyasî vasiyetnâmesinde: Sizi yeminle temin ederim; herhangi bir devletin artık Avrupa’da varlığını sürdürebilmesi için gerekli ve zorunlu olan bu önemli kurumları İslâmlığın güvenliği için bir an önce mutlaka benimsemeliyiz (…)(64)

Buna aslında herkes çoktan inanmıştı. Nitekim Edirne anlaşmaları için Rusya’ya yollanan Kaptan-ı Derya Halil Paşa, 1830’da İstanbul’a döndüğünde Padişaha “Avrupa taklidedilmediği taktirde Asya’ya dönmekten başa çaremiz yoktur” demişti(65) “Jakoben” Yusuf Akçura, “Fransız İhtilâli’nin Osmanlı memleketlerine tesiri”ni kitabında ayı bir bahis olarak mütalâa ediyor. (66) Ahmet Rasim’de bu hususta ondan geri kalmıyor. (67)

“Evet, yeni bir Osmanlı-Türk aydın tipi ortaya çıkacaktı. Nedir Büyük Reşit Paşa’nın yeni bir insan tipi olarak taşıdığı mana? O, kendisinden sonra Türk tarihine şekil veren “yeni aydın tipi”nin ilk örneğidir. Yeni Türk tarine, Büyük Reşit Paşa’dan itibaren, onun gibi Batılı, çağdaş fikirleri temsil eden aydınlar şekil verirler.

(…) tanzimat’tan sonra batı örneğine göre yetişen Türk aydınının başlıca özelliği “akl”a değer vermesi ve yeni fikirler ileri sürmekten korkmamasıdır (…)”(68)

Devam etmeden önce, bundan sonraki gelişmelerin özüne varabilmek için göz önünde tutulmasının elzem olduğu bir hususu belirtelim. Bütün bu olayların olup bittiği bir dönemde, Batı’da, özellikle Fransa’da, tüm feodal kalıntıların temizlenmiş olmasına karşın, Doğu Avrupa ülkelerinin “geç feodal” düzene geçmelerine koşut olarak, o güne kadar, ilk Selçuklulardan başlamak üzere Osmanlı’nın feodallaşmaya karşı kesin tavır koyması, merkezî otoritenin zayıflaması, hattâ yok diyebileceğimiz bir düzeye inmesi sonucu etkinliğini kaybetmişti ve merkezin sıkı denetimi altına bulunan tımar sistemi, “timarlû”nun kendisine “emaneten” verilmiş toprakların üzerine oturmasıyla sonuçlanmıştı. Yani günümüze kadar süregelen bir “toprak ağalığı” dönemi başlamıştı. Ters iki süreç oluyordu, bu. Adına Âyân, ya da “mütegallibe” diyelim, bu zümre (..)

“İktisadî ve malî yönden kuvvetlendikten sonra halk ve devlet nezdinde itibar kazanıp, bu mevkileri elde edebilir hale gelmişlerdi. Devletin malî sıkıntı içinde bulunduğu sıralarda, yerli aileler kuvvet yönünden son derece büyük bir ilerleme kaydetmişlerdir. Bunlar geniş çiftliklere sahip oldukları gibi, büyük mukataa ve malikâneleri ele geçirmişlerdi (…).”(69)

Toprak ağası-eşraf-âyân-mütegallibe, Fransız Devrimi günlerine rastlayan yerine oturma süreci itibariye, bu Devrim’in bir anti-tezi olmktaydı. Bir küçük örnek, bu zevatın işbu Devrim hakkındaki düşünce, daha doğru deyimle ona karşı nefretini ifade eder: carmagnole, İhtilâl sırasında halkın giydiği kısa, renkli kollu, geniş yakalı, birkaç sıra madenî düğmeli bir giysi olup ihtilâlciler bunu bir üç renk yelek ve kırmızı külahla birlikte giyerlerdi. Bunun dışında carmagnole, ihtilâlcilerin icra ettikleri bir dairesel dans ve de bir ihtilâl şarkısının adıydı. Günümüzde, hattâ bundan elli yıl öncesinden hatırladığımıza göre “karmanyola”, “şehir içinde ıssız yerlerde ölümle korkutarak yapılan soygunculuk” şekli olarak biliniyordu ve polis kayıtlarında bir tür hırsızlık-soygunculuk şekli olarak geçiyordu. Yani, Fransız köylüsünün, şatolara saldırarak (jacqueries) aristokrat senyörü dize getirip bunun keyfini bir dansla sürdürmesi, Osmanlı “aristokrat-senyör”ün beyninde bir eşkiyalık hareketi olarak nakşedilmişti.

.
.      .

 

Tanzimat – Jön Türk zincirinin ara baklası Yeni Osmanlılar’dı. Kendi zaferlerini toplumsal gerçekliğin normal bir sonucu olarak kabul eden bu grup (Jön Türkler), aynen Tanzimat savunucularının, kendilerinden önceki çağdaşlaşma hareketlerinin bir izleyicisi havasına girmeleri gibi, o hareketin ve modernleşme taraftarı oldukları fikriyle Yeni Osmanlılar’ın takipçisi olduğunu savunmuşlardır.” (70)

Ama konumuz itibariyle bizi burada asıl ilgilendiren, Jön Türkler ve bunların fikriyatının kökenleridir.

 (19) Saint-Juste, Théorie politique, Ed. Du Seuil, Paris 1972, S.86-87.

 (20) A. Mathiez., a.g.e., S.481-482.

 (21) Toqueville bu satırları 1848 hareketinden sekiz yıl sonra, 1856’da yazıyordu.

 (22) Alexis de Toqueville, L’Ancien Régime et la Révolution, ed. Par J.P. mayer, gallimard 1967, S.79/80 (Livre, Lap. V).

 (23) Cumhuriyet (gaz.), 2 Nisan 1989.

 (24) A. De Toqueville, a.g.e., S.85-9 (Livre II, Chap.I).

 (25) Albert Soboul, Problémes paysans de la Révolution 1789-1848, F. Maspero, Paris 1976, S.117-20.

 (26) A.e., S.129-130.

 (27) Georges Lefebvre, Questions agraires au temps de la Terreur, Paris 1954, S.128-9.

 (28) Georges Lefebvre, Napoléon, P.U.F. paris 1953, S.45.

 (29) A.e., S.22.

 (30) Bunlar için bkz., a.e., S.28-29, 159, 225, 228-9, 243-8, 427.

 (31) Albert Soboul, La Révolution française, P.U.F., Paris 1981, S.145.

 (32) A.e., S.18.

 (33) A.e., S.30.

 (34) A.e., S.48-53.

 (35) A.e., S.67-71.

 (36) Albert Mathiez, La Révolution française, Tome III, La Terreur, Paris 1948, Armand Colin, S.222.

 (37) Albert Soboul, La Révolution française, S.66-81.

 (38) A.e., S.94-5.

 (39) A.e., S.107-8.

 (40) Marc Bouloiseau, Le Comité de Salut Publique, P.U.F., Paris 1968. S.5.

 (41) Gastor-Martin, Les Jacobins, P.U.F., Paris 1949, S.5.

 (42) A.e., S.115.

 (43) A.e., S.39.

 (44) Murat Belge, “Türkiye’de Hukuk” (3), Cumhuriyet (Gaz.) 06.05.82.

 (45) Halil Berktay, “Jakoben Akçura ve onun millî-demokratik devrim programı”, Saçak 34/5, Haziran 1984.

 (46) Coşkun Kırca, “Kaygan Komünizm”, Milliyet (Gaz.) 13.03.1989.

 (47) Niyazi Berkes, Çağdaşlaşma, İst. , t.y., Doğu-Batı yay., S.94.

 (48) A.e., S.96-8.

 (49) A.e., S.164.

 (50) Bkz. M. Rauf İnan, “Kanun-i Esasî’den önce ve sonra Osmanlı Devleti’nde eğitim girişimleri”, Armağan- Kanun-u Esasî’nin 100. Yılı, Ankara 1978, S. 223, 225, 227.

 (51) Enver Ziya Karal.- “Tanzimat’tan evvel garplılaşma hareketleri (1718-1839)”, Tanzimat I, İst. 1940, S.25-6. Fransız Devrimi’nin Türkiye’ye etkisinin kanalları, Fransız eğitim kadrosu vs.’nin ayrıntıları için bkz. Bernard Lewis, “The impact of the French Révolution of Turkey”, Journal of World History I/1 (UNESCO), Paris 1953, S. 108 ve dev.

 (52) Reşat Kaynar, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, Ank. 1954, S.46.

 (53) A.e., S.63-81, 97-8, 130-163.

 (54) Ali Fuat, “Rical-i mühimme-i siyasîye. Zeyl”, Servet-i Fünun 34, 9 Temmuz 1341 (1925), S.126, Ayrıca bkz. Burhan Oğuz, Yüzyıllar boyunca Alman gerçeği ve Türkler, İst. 1983, S.23.

 (55) Vehbi Belgil, “Tanzimat taklitçilik midir?” Cumhuriyet (Gaz.) 08.02.1986.

 (56) Zeynep Atikkan, “1789 – 1839 – 1989, Bastille’den Gülhane’ye, 9’lu yıllar” Hürriyet (Gaz.) 02.01.1998.

 (57) Reşat Kaynar, a.g.e., S.177.

 (58) Zeynep Atikkan a.g.e.

 (59) Tarafımızdan belirtildi.

 (60) A.H. Ongunsu, “Tanzimat ve âmillerine umumî bir bakış” Tanzimat I, S.3.

 (61) Reşat Kaynar, a.g.e., S.179.

 (62) Yavuz Abadan, “Tanzimat Fermanının tahlili”, Tanzimat I, S.52.

 (63) Hilmi Ziya Ülgen, “Tanzimattan sonra fikir hareketleri”, a.g.e., S.759.

 (64) Engin Deniz Akarlı (Çev. ve Yay. Haz.) Belgelerle Tanzimat, Osmanlı sadrazamlarından Ali ve Fuat Paşaların siyasî vasiyetnâmeleri, B.Ü. yay., 1978, S.2.

 (65) Neşet Çağatay, “Tanzimat ve Türk Eğitimi” Mustafa Reşit Paşa ve dönemi semineri Bildiriler, Ankara 1987, S.62.

 (66) Yusuf Akçura, Osmanlı Devletinin dağılma devri (XVIII. ve XIX. asırlarda), Ank. 1985, S.51-61.

 (67) Ahmet Rasim, Osmanlı İmparatorluğu’nun reform çabaları içinde batış evreleri. Haz. H.V. Velidedeoğlu, Çağdaş yay., İst. 1987, passim.

 (68) Mehmet Kaplan, “Mustafa Reşit Paşa ve yeni aydın tipi”, Mustafa Reşit Paşa ve Dönemi Semineri Bildiriler, S.113-4.

 (69) Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğu’nda âyânlık (Doçentlik tezi), ank. 1977, S.143.

 (70) M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal örgüt olarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük, C.I. (1889 -1902), t.y., S.36.