Fransız Devrimi Olarak Söylem ve Felsefe – 01

Sayı 9 - Estetik Sorunu

Konya, 15-16 Mayıs 1989

Konya Selçuk Üniversitesi’nin tertiplediği “200. yıl dönümünde Fransız İhtilâli ve Türkiye” sempozyumuna (Konya 15-16 Mayıs 1989) “Fransız Devrimi ve Kadro Hareketi” adlı bildiriyi sunmuştum. Garip bir içgüdüsel davranışla “ihtilâl” sözünü “ağzımıza almayıp” bildirime “devrim” demiştim. Neme lâzım!… (Batı dillerinde “revolution” sözcüğü hem ihtilâl, hem de devrim manasına geliyor. Fransız hareketi ise düpedüz, hayli kanlı bir ihtilâl olmuştu).

1932-1935 yılları arasında yayımlanmış olan KADRO dergisini çıkaranlar Şevket Süreyya (Aydemir), Burhan Asaf (Belge), Şevki (Yazman), Vedat Nedim (Tör), İsmail Hüsrev (Tökin) ve Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) olup bunlar genellikle geçmişleri itibariyle de marksist düşünceye yatkın kişilerdi. KADRO’daki düşünce akımı temel olarak devletçilik yönündeydi. Ancak bu devletçilik aynı dönemlerdeki hükûmet politikaları olarak benimsenmiş olandan farklı görünüyordu.

Bununla birlikte derginin esas amacının Mustafa Kemal fikriyatını bir teorik esasa oturtmak olmuş olduğu görülüyor. Mustafa Kemal’in gözünün önünde çıkan yazıların onun düşüncelerine ters düşünülemezdi. Bu sonuncular marksist anlayışa tam uymasalar bile bir uyuşma yolu aranmıştı.

Fransız İhtilâli’nin Osmanlı’yı ne denli etkilediği bir yana bunun dünyaya armağan ettiği yeni fikirlerin Mustafa Kemal beyninde nasıl yansıdıklarını tartıştım, bu bildiride. Bunu yapabilmek için de meskûr hareketin gerçekten ne olduğunu ve ne olmadığının; Mustafa Kemal’in işbu yeni fikirlerden nereye kadar etkilendiğinin yerli yerine oturtulması gerekiyordu. Bu yazıda önce bunlar yapıldı ve bu esasa göre, bir kuyruklu yıldız gibi gelip geçmiş KADRO’nun nereye onun kadar gerçek düşüncelerini sergileyeceği tartışıldı.

Tarihin bu büyük köşe taşını ifade etmek için dilimizde iki sözcük bulunuyor: İhtilâl ve devrim (inkılâp). Bunlardan her ikisi de en genel anlamlarında, hükûmet etme sisteminde bir köklü değişimi gerçekleştirme girişimi oluyorlar. Bu da çoğu kez yürürlükte olan anayasal nizamların ihlâlini ve kuvvet kullanmını gerektirir ki bu, “ihtilâl”dir. “Devrim (inkılâp)” ise ekonomide, sosyal ve/veya kültürel dokuda, yani kısaca insanoğlunun bütün uğraş alanlarında her türlü yeni temel gelişmeyi ifade ediyor. Ortadoğu ve Latin Amerika “darbe”leri, kral yerine kral, albay yerine albay ikame eden, buna karşılık hiçbir önemli değişme getirmeyen hareketlerden ibaret olup bunlar konumuzun dışında kalıyor.

Aşağıda, Fransız ihtilâli-devrimi’nin Kadro fikriyatı üzerindeki etkilerini ve bu etkilerin zaman içinde Osmanlı-Türk aydınının beynine nüfuz etme süreçlerini inceleyeceğiz. Bunu yapabilmek için Fransız Devrimi’nin ortaya koyduğu temel sosyoekonomik ve politik nizamlarının özetle tahlilini yapacağız.

Bir ihtilâli ateşleyen olay bazen pek küçük olabiliyor: Fransız besteci Daniel Auber(1782-1871)’in Masaniello operası(1828)’nın ünlü “Kutsal vatan aşkı – Amour sacré de la patrie” düeti bir yeni “Marseillaise” gibi karşılanmış olup bunun 1830’da Brüksel’de Adolphe Nourit tarafından icrası, ihtilâlin işareti olmuştu. (1)Münih’te bir öğrencinin bastonunun balkondan orkestranın ortasına düşmesi 1848 ihtilâlini ateşlemişti… Geçici ekonomik krizler de ihtilâlin patlamasında belli bir rol oynamışlardır, Fransa’daki 1788 kıtlığında olduğu gibi.

Birinci aşamasını geçirmiş ihtilâl hareketlerinde daha büyük emel sahipleri ve olayların gerçek mantığının ileri sürdüğü kişiler, ikinci aşamada, daha radikal tedbirler alma yolunu tutarlar. Bu arada partiler koalisyonu genellikle parçalanır ve en radikal unsurlar (örneğin Jakobenler gibi) iktidarın tek sahibi olarak ortada kalırlar. İdareci grup içinde güç, az sayıda kişinin, hattâ bazen tek bir kişinin eline geçer. Süreç, karşı ihtilâl ve/veya dış müdahaleler tarafından hızlandırılabilir.

İhtilâllerin çoğunda iki farklı safha görülür, örneğin İngiliz ihtilâlinde üst düzey aristokrasinin devrilmesini daha sonraki safhada orta ve aşağı sınıfların meydana çıkması takietmişti.

Başlıca ihtilâlci tedbirler alındıktan ve belli bir sükûnet avdet ettikten sonra, çoğu kez bir nöbet değişimi vaki olur. İhtilâlin kahramanları ve liderlerinin bazıları, önlerine çıkan yeni idarî ve örgütsel görevlere intibak etmede başarılı olurlar; bazıları da bunu beceremeyip kenara itilirler ve hasıl olan boşluğu da idareciler ve bürokratlar doldurur.

XIX. ve XX. yy’ın tipik ihtilâlcileri orta ve alt-orta kökenli öğrenci, genç hukukçu veya küçük rütbeli subaylardır. Her ne kadar 1789’da bir miktar aristokrat Tiers Ètat’ın yanında idiyse de genellikle muhafazakâr eğilimli veya yaşlı ve çok zengin kişilerin ihtilâlci faaliyetlere katıldıkları pek görülmez. XVIII. yy’dan beri Avrupa’da ihtilâlci hareketlerin çoğunda entellektüeller önderlik rolünü üstlenmişlerdir.

İhtilâli yapanların halk kitlelerine çağrıda bulunup mümkün olduğu kadar hareketlerini bu kitle temeline oturtma çabasında bulunmalarına karşın, karşı ihtilâlciler, yeni koşullara intibaka bakarlar.

Toplumun tümden değişmesi iddiasında bulunan ihtilâlciler, çoğunluğun lehine hareket ettiklerini ileri sürerler; oysa ki çoğunluğun kendi en üstün çıkarlarının nerede olduğunu bilmemesi nedeniyle, onun namına karar verme işini küçük bir öncü grup üstlenir.

Bir esas değişim olarak ihtilâlin güncel kavramı XVIII. yy’a kadar geri gider. Bununla birlikte bu yüzyılın sonuna kadar ütopyacı toplumların sözcüleri, bazı kayda değer istisnalar dışında, ihtilâlci değillerdi, ihtilâlciler de, ütopyacı değillerdi.

Mutat olarak ihtilâlciler mutlak monarşilere karşı doğal nizam adına mücadele ederlerdi. Bu gelenek “Amerikan bağımsızlık savaşı” ve “Fransız İhtilâli”nin birinci aşamasında ifade edilmiştir. Bu sonuncu hareket çok büyük sayıda teorinin ortaya çıkmasına neden olmuş ve tartışma, XIX. yy’ın birçok patlamasından yeni canlılık kazanmıştır. Burke ile Pain arasındaki ünlü polemik günümüze kadar sürmüş olan bir kanıtlama kalıpları tiplerini ortaya çıkarmıştır. Ünlü İngiliz devlet adamı ve siyasî yazarı Edmund Burke (1739/1797) için Paris halkının Ekim’de Versailles üzerine yürümesi ve kralla kraliçenin Paris’e getirilmesi meş’um uğursuz bir olaydı; kanunsuzluk ve şiddete karşı duyduğu nefreti 1790’da kaleme aldığı Reflections on the Revolution in France, and on the proceedings in certain societies in London relative to that event (Fransız İhtilâli ve Londra’da bu olaya dair bazı derneklerin hareket tarzları üzerine düşünceler) kitabında dile getiriyor. Ve bu nefretin altında yatan korku da kendini hemen belli ediyor: ya bu hareket Manş’ın ötesine atlarsa? (Aşağıda aynı endişeyi Koca Reşit Paşa’nın da duyduğunu göreceğiz). Tabiî, Kral III. George, Polonya kralı Stanislaus, Rusya kraliçesi Katerina Burke’ye kutlamalar yağdırmışlardı…

Ama bunun tersi de görüldü; yazar sert eleştirilere muhatap oldu: “O” diyordu arkadaşı Philip Francis, “açlığın kırdığı, baskı altında binlerce toprak ırgadının ızdırabını unutup kral ve kraliçeninkine kalbi sızlıyor…” Burke ne kadar ihtilâlden nefret ediyorsa Francis ona o denli helecan ile bağlıydı(2).

Burke’ye en şiddetli tepki Thomas Paine(1737-1809)’den gelecekti. Amerika’da geçirdiği başarılı yıllardan sonra İngiltere’ye dönüp Burke’nin mezkûr kitabına yanıt olarak Rights of man (İnsan hakları) nı yayınladı(1791). Büyük satış yapan kitaptan hükûmet kuşkulanıp onu yasakladı. Başbakan Pitt, “Tom Paine tamamen haklıdır… Ne yapabilirim? Bu durumda onun görüşlerini teşvik edecek olursam, bir kanlı ihtilâlle karşılaşırız” diyordu. Ama Paine yine de ihanetle suçlanacak ve Fransa’ya kaçacaktı. Orada Calais’den Convention’a seçilecekti. Ne Fransızca bilen, ne de ihtilâlin korkunç güçlüklerini anlamış bu adamı ne Jakobenlerin, ne de Robespierre’in gözü tuttu ve giyotinden rastlantı eseri kurtuldu. Tutuklanmasından önce The age of reason (Akıl çağı)nın ilk bölümünü bitirmiş, yayınlandığında hem İngiltere hem de çok sevdiği Amerika’da büyük infial uyandırmıştı: kitap, “bütün dinlerin, politik sistemlere karışmadıkları sürece tabiaten halim ve yumuşak olduğu” Quaker görüşünü ileri sürüyor, bâtıl inanç olarak gördüğü hususları alaya alıyordu. Robespierre’in devrilmesinden sonra Paine, Convention’daki sandalyesine dönüyor ve ömrünü yine Amerika’da bitiriyor.(3)

Evet, o büyük dramın yaşandığı dönemde bunun rüzgârı sadece Paris’ten değil, dolaylı olarak da Manş’ın ötesinden de esiyordu. Muhafazakâr görüşler, siyasî ve içtimaî sürekliliğin tertipli toplumun önkoşulu olduğu; soyut haklar ve kalıp anayasaların bir pratik değerinin bulunmadığı; ihtilâllerin esasta tahripkâr olup bir despotizmin yerine bir başkasını ikame ettikleri ve bir genel anarşiye yol açtıkları inancı etrafında düğümleniyordu. Oysa ki ihtilâlci teoriler bunun tam aksini iddia edegeliyorlardı: İhtilâl, adalet ve insanlığın öbür eski idealleri için gereklidir.

Ama ne olursa olsun bir ihtilâlin (basit hükûmet darbesinin aksine) karakteristiği, onun kapsamlı siyasî, içtimaî ve bazen de iktisadî veya kültürel sonuçları olmasındadır. İhtilâller çok sık “tarihin lokomotifleri” olmuşlardır: tıpkı çok sık tamamen anlamsız olup gereksiz büyük ızdıraplara yol açtıkları gibi. İhtilâller ulusları kurtarmış ve sınıfları yükseltmiştir; aynı zamanda da tarihte en büyük cinayetlerden bazıları ihtilâl adına işlenmiştir. Fransa’da Tiers Ètat’nın hürriyete kavuşmasının 1789’da başlamış bulunduğu… ve ihtilâlin sadece kaçınılmaz bir tarihî sürece gösterişli bir uyum sağladığı ileri sürülmüştür. Şiddet şiddeti doğurduğundan, sert ihtilâl, despotizmi devirmeye matuf ise de, çoğu kez yeni bir istibdadda son bulur… Buna karşı, ihtilâlcilerin kalıcı “sosyal başarıları”nın kısa ömürlü “politik çarpıklıklar” veya terörizmden daha kesin oldukları iddia edilmiştir.

Son yüzyılların başlıca ihtilâl hareketlerinin bir âlemşümûl görev yüklendikleri ve geniş karakterli olduklarını ileri sürenler olmuştur. 1789-1815 yıllarında Fransız İhtilâli hiç şüphesiz bütün Avrupa’ya sivil hürriyetlerin yayılmasına yardımcı olmuştur; bunun bazı yankıları Avrupa ve dünyanın geri kalan ülkelerinde çok sonra hissedilmiştir. Ancak başka ülkelere zorla sivil hürriyetlerin nimetlerini sokma çabası, Avrupa’nın bazı yerlerinde şovenist, antiliberal tepkiler yol açmış(…)tır. (4)

.
.      .

Gerçekten tarihin köşe taşı olacak bu büyük olay hem bir ihtilâl, hem de bir devrim “inkılâp” olmuştu. İhtilâldi, çünkü şiddet kullanılarak bir hareket yaratılmıştı. Devrimdi, çünkü bir dünya değişikliği vaki olmuştu.

Hareketin bazı veçhelerine ışık tutmak üzere yukardaki genel mülâhazalara yer verilmiştir. Fransız Devrimi’nin bazı ayrıntıları da, Osmanlı ve özellikle Cumhuriyet Türkiye’si devrimlerinin yorumlanmalarında önemli yer tutacaktır.

.
.      .

Jean Jaurés, krizin neden İngiltere, Almanya ve İtalya’da değil de Fransa’da patlak verdiğini açıkca izah etmiştir. Bir asırdan beri siyasî gücü elinde tutan İngiliz burjuvazisi, henüz fışkırmakta olan sanayi devriminin meyvelerini toplamaktaydı. Bu işinde krallık tarafından taciz edilmiyordu ve mülkü elinden alınmış sivil veya kilise feodal-düzeniyle çatışmada hiç bir çıkarı yoktu. Vergi tahsilinde sınıf tefriki, ülke içinde dolaşım sınırlaması… bulunmuyordu. Kişisel hürriyet dinî toleransla elele yürüyordu. Seçim hakkına sahip toprak mutasarrıfı, mizacen muhafazakârdı. Çıkarları tatmin olmuş olanlardan güçlü ihtilâlci çıkmaz.

Fransız İhtilâli’nin muhtemel sonuçları hakkında Burke tarafından gözü korkutulan toprak sahipleri, savaş yoluyla tehditi karşılamak üzere Pitt’in arkasında yer aldılar. Fransız monarşisinin sarsılmasından memnun olan bu İngiliz başbakanı, önceleri Devrim Fransa’sına karşı sempatisini gizlemeyen bir tarafsızlık siyaseti güttü. Ama etrafa saçılan yeni düşüncelerin ülkesinde tehlikeli dalgalanmalara yol açacağı endişesi içinde Fransa ile ilişkilerini kesti (1793) ve ideolojik ve de ulusal bir savaşa girişti.

Almanya ve İtalya’da toprağın küçük parçalara ayrılması ve küçük prenslerin özerkliklerini koruma arzusu herhangi bir küçük müşterek hareketin önlenmesine yeterli olmuştu. Cüz’î sanayîleşme başlangıçları Almanya’da üç ya da dört yere münhasır kalmıştı ve Alman burjuvazisi henüz ne kendi gücünün farkındaydı, ne de iktidarda gözü vardı. O, kraliyet ailesinin gölgesinde yaşamaktan memnundu. (5)

İhtilâlin Fransa’da patlaması sadece ticaretin 1714’den beri dört katına çıkmış olması nedeniyle Fransız burjuvazisinin hergün artan şekilde güçlenmesi; monarşik merkeziyetçiliğin bir birlikte hareketi kolaylaştırması ve de philosophe’ların, özellikle fiziyokratların yazılarının memnuniyetsizliği ateşleyip peşinen bir reform programı serdetmeleriyle değil, önce, bütün yüzyıl boyunca sürekli güçlenmiş soylular takımının mukavemetinin, terakkiin önkoşulunun kuvvet olduğu bir durum yaratmış olmasıyla izah edilir. Bir aydın despotizm ile belirgin bir çağda sadece Fransa iyice eskimiş bir istibdat geleneğine asılı kalmıştı. Gerçekten, soylulardan oluşan parlamentoların her türlü reform girişimine karşı çıkması monarşiyi tamamen zayıflatıp iflâsa sürüklemişti.

Bu noktadan itibaren hareketin geçirdiği fikrî istihaleler bu yazının esas konusu açısından önem taşımaktadır. Şöyle ki yukarda sözünü ettiğimiz “portör”lerin her biri, hareket içinde yer almış ve hattâ çoğu kez de çelişkili bir karakter arzeden düşüncelerin kendine en yakın gelenini taşımış olmalıdır.

Bir yandan hukukçu, yargıç soylular mutlakiyetçi monarşinin esasına itimadı ortadan yok ederken ekonomistler, özellikle fizyokratlar, o güne kadar baş tacı edilmiş iktisadî müesseselere karşı ateşli ve semereli bir savaş açmışlardı. Toprak ve sanayi kapitalizminin adamları olup özel mülkiyete büyük saygı duyan bu kişiler her türlü nizam ve korporasyonun ilgası ve mutlak bir ticaret serbestisini savunuyorlardı. Küçük burjuvazi ile kral arasındaki birliğin simgesi olmuş eski zanaatçı sınıfı, yeni doktrine bağlanmış bakanların olumsuz davranışları karşısında sendelemişti. Buna karşılık yüzyıl boyunca korporasyonlarla (loncalarla) mücadele etmiş olup herhangi bir kamu yükü altında bulunmayan büyük imalâtçılar, kendi lehlerine yapılmış kısmî reformlardan hâlâ memnun değillerdi. Bunlar artık yarım tedbirlerle yetinmeyecek kadar güçlenmişlerdi. 1789’da ilk ihtilâlci meclisin büyük metalürjist Périer’nin şatosunda toplanıp soylu, burjuva ve papazın burada hep birlikte mevcut sosyal düzeni değiştirmek üzere tertipler kurmaları anlamlı olmaktadır.

Parlamentoların idareye karşı saldırılarıyla beraber yürüyen fizyokratların mücadelesi, ekonomik alanda kralın haklarını ciddi surette kısıtlamıştı. O güne kadar, kamu yararını temsil eden kişi olarak kral, bir ekonomik krizin böyle bir önlemi gerekli kılması halinde, mülkiyet haklarının kullanılmasını sınırlandırıcı kararlar alabiliyordu. Ancak durum artık tersine dönmüştü. Mülkiyet hakkı, devletten (kraldan) önce ve onun üstünde telâkki edilir olmuştu. Devletin görevi sadece hürriyet ve mülkiyeti korumaktan ibarettir ve bunun dışında hiçbir varlık nedeni yoktur. Geçmişte kanun, kralın kişisel arzusundan başka bir şey olmamışken fizyokratlar onu, doğal nizamın ezelî gayri şahsi gerçeği haline dönüştürmeyi başarmışlardır. Doğal nizam ise, esasında hükümdardan müstakil olup onun hükümranlığını sınırlar. İdeal hükûmet, en basit ifadesine indirgenmiş olanı olup kontrolün azamisini büyük sosyal güçlere bırakanıdır: kapitalizmin yükselmesine bütün kapılar açılmıştır.(6)

Montesquieu, “kanunlar, en geniş anlamları içinde, hal ya da olayların tabiatından iştikak eden (türeyen) zorunlu ilişkilerdir” dememiş miydi?… (7)

Monarşi o güne kadar zanaatçıların uysallığı, ordunun ve memurların sadakati, kilisenin vaaz ettiği tevekkül ruhu üzerine dayanmıştı. Oysa ki bu destekler birbiri ardından çökmüştü. Zanaatçılar, özellikle Turgot’un onlara bindirdiği vergilerden sonra, kendilerini büyük imalâtçılara feda edilmiş hissettiler. Ordu Amerikan İhtilâli tarafından özellikle genç soylular arasında yüceltilmiş reform ruhuna açık hale gelmişti. Memur zümresi de artık XIV. Louis zamanında olduğu gibi halkın adamı olmaktan çıkmış, soylular arasından seçilen ve bunların çıkarlarına hizmet eden kişiler olmuştu. Ruhban sınıfının alt kademeleri de, inkıyad telkin etme yerine talep ileri sürer olmuştu.

Amerikan İhtilâli ruhunu Fransa’ya taşıyanlar arasında en belirgin kişi hiç şüphesiz Lafayette markisi idi. Olayları yerinde yaşamış, kılıcını Washington’un emrine vermişti. O, Mirabeau gibi bir meşrutî krallık peşindeydi. İnsan ve Yurttaşlık Hakları Avrupa Beyannamesi teklifini ileri sürmüş, millî muhafız birliği komutanı olarak Bastille’i yıkma emrini vermişti. Ama sonradan düşman cephesine geçecek kadar da karışık işlere dalacaktı.

Fransız İhtilâli her bakımdan uzunca bir kuluçka döneminin ürünü olmuştu. Fiziyokratların babası sayılan Dr. François Quesnay (1694-1774), kendisinden önce de ifade edilmiş olduğu gibi toplumu bir uzviyete benzetirdi. Uzviyetlerde hayatî fonksiyonlar nasıl bir nizam dairesinde kendiliğinden cereyan ediyorsa toplumda da içtimaî hayata ait fonksiyonların öyle bir düzgün nizam içinde kendiliğinden icra olduğunu söylüyordu. Dolayısiyle kanun koyucusunun uymak zorunda olduğu tabiî yasalar vardır. Devletin üretime ve mübadeleye müdahalesi yanlıştır ve kötü sonuçlar doğurur. Toprak, zenginliğin başlıca kaynağıdır; sanayiin, zenginliklerin artmasına, insanları topraktan koparmadığı ölçüde katkısı vardır. Doğal kanunlar hem fertlerin, hem de toplumun çıkarlarını gözetirler. Esasen bu iki çıkar arasında herhangi bir tezat yoktur. Bireylerin çıkar ve temellük haklarının korunmasıyla toplumun da çıkarları korunmuş olur. (8)

Fransız İhtilâli tek bir hareketten ibaret olmayıp birbirlerine bir iç mantıkla bağlı bir farklı ihtilâller zinciridir.

Bunların ilkinde işe sadece imtiyazlı sınıflar dahil olmuştu ve hukukçu soylulardan başlamış, bunlara hemen yanı kılıçlı soylularla yüksek ruhban sınıfı katılmıştı. Amaç kraliyet hükûmetine karşı vergi imtiyazlarını korumaktı. Ama bu hareketin alt sınıflara fena bir örnek olacağını herhalde düşünmemişlerdi. Başlangıçta âsi güçler, devletin kurumları, ezcümle parlamentolar ve eşraf (notables) idi. İhtilâl, önceden mevcut kalıp içine dökülmüştü. Bu ilk kriz en azından oniki yıl sürecek ve Robespierre’in 9 Thermidor’da sukutuna kadar demokrasiye doğru yükselen bir grafik arzedecektir.

Ama yüzeysel ve geçici bu ilk hareket kısa sürede arkasından daha derin ve tümden değişik bir başkasını sürükleyecekti. Yargıçların arkasında, soyluların arkasında, papazların arkasında burjuvazi vardı ve 1788’in sonuna doğru cephenin ön safhına çıkmıştı. Bunun birçok nedeni vardı. Kraliyet mutlakıyeti, burjuvaziye olduğu kadar imtiyazlı sınıflara rahatsız edici bir yük haline gelmişti ve bu arada da hükûmetin yakın ve kesin iflâsı burjuva mülkünü yutmak tehlikesini arzediyordu. Krallığı kurtarma çabası içinde olan Mirabeau, bütün belâgatını kullanarak, ünlü “varlık vergisi” nutkunda

“İflâs, vergilerin en acımasızı, en haksızı, en kanunsuzu, en yıkıcısı değilse nedir?
Dostlarım, tek bir kelime dinleyin!

İki asır bozulma ve eşkiyalık, krallığın içine düşüp batmak üzere olduğu uçurumu kazdı; bu korkunç uçurumu doldurmak gerek. O halde, işte Fransız mülk sahiplerinin listesi: daha az yurttaşı kurban etmek üzere en zenginlerin arasından seçiniz. Ama seçiniz; zira tüm kitleyi kurtarmak için bir küçük sayının ölmesi gerekmez mi? Haydi, bu ikibin itibar sahibinin (notables), açık’ı kapatacak imkânları vardır. Maliyenize intizam, krallığa sükûn ve refahı iade ediniz… Vurunuz, bu kötü zebihaları (kurbanlıkları) acımasızca kurban ediniz…” (9)

diyordu Convention’da. Bir patlamayı önlemek için bunun zorunlu olduğunu vurguluyordu. Bütün istediği de servetlerin dörtte biriyle çukurun dolmasına iştiraklerinden ibaretti.

Bütün bunların dışında burjuvazi bu kez devleti idare etme sırasının kendisine geldiğini, buna muktedir olduğunu farketmişti; böylece de üretimci olmayan imtiyazlı sınıfların hareketlerinden kuşkulanıp herhangi bir ihtimali bertaraf etmek üzere peşin davranıp feodal kanuna mukabil kıldığı tedvin edilmemiş (yazılı hale getirilmemiş) doğal kanun bayrağı altında harekete geçti.

Daha başından beri burjuvazi zenginlik ve bilgi üstünlüğüne sahipti. Yazarların çoğu kendi saflarında olduğundan, kamuoyunun denetlemesi emniyet altına alınmış oluyordu. Buna ek olarak orduyu da kontrolü altında tutuyordu, şöyle ki yüksek rütbelerin kendilerine kapalı olduğu askerler, ihtilâlde bir fırsat yolu görmüşlerdi. Soylular isyanının arkasından gelen burjuvazi isyanı, görünürde uzun bir ön kararın ürünü değildi. Ve bu nedenle de hayli şiddetli olmuştu. Bu hareket, elli yıldan beri mevcut nizamı eleştiren yazarların okunması sonucu birikmiş olan düşüncelerin mahsulüydü ve Amerikan emsalinin sâri helecanına bulaşmıştı. Gerçekten philosophe’ların eserleri olmadan burjuvazinin 1789’da bu aynı birlik ve aynı kararlılıkla yükselebileceği şüphelidir: Rousseau’suz Robespierre olamazdı. Marx’sız Lenin’in olamayacağı gibi.

Yargıç ve eşrafın isyanı esas itibariyle bir müesses nizamın isyanı olduğundan, bir özel örgütlenmeye gerek olmamıştı. Burjuvazi ise tamamen farklı bir sorunla karşı karşıya kalmıştı. Daha başından itibaren, örgütlenmenin çekirdeği, Lafayette ve müsteşar Adrien-Duport’ın evlerinde “Amerikalılar” tarafından tertiplenen toplantılar olmuş; buradan Otuzlar Derneği bütün yargıç ve avukatlara emirler gönderiyor, onlar da bunları kendi bölgelerinde uyguluyorlardı. Brötanya’da hukuk öğrencileri, müstakbel general Moreau’nun önderliğinde soylulara karşı silâha davranıp dövüş sırasında komşu kentlerden gelen genç burjuvalar tarafından takviye edilmişlerdi.

Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye ihtilâlci burjuvazi bir elini köylülere, öbürünü de mahalle ve köy papazlarına uzatmış ve böylece de yeniliğin bütün potansiyel güçlerini birbirlerine bağlama yoluna gitmişti ve Genel Meclis’(Ètat Généraux)e gönderecekleri temsilcilikleri az çok münhasıran Tiers Ètat’dan seçmişlerdi. Zafer, kitlelerin sıkı temas halinde kalmasına ve kuvveti kuvvetle karşılamaya bağlıydı. Bunda da başarılı olmuşlardı.

Bütün bu işlerde Fransızlar, Amerikan İhtilâli’nde önemli bir etken olmuş olan daimî komiteler, milis ve kulüpler örneğini basitçe uygulamışlardır.

14 Temmuz’da iktidarı eline geçiren burjuvazi, burada kendini tahkime koyuldu. Siyasî gücünü teminat altına alan bir anayasayla kralı yine dümene oturttu. Ruhban sınıfıyla soyluları alçaltarak bunları kanun nazarında eşitlik ilkesine bağladı. İnsan Hakları Beyannamesi’nin gerçek ruhundan saparak yoksul kitleye oy hakkını reddedip bu kitleyi (mutî) yurttaş olarak niteledi. Devletin iflâsının tehdit ettiği mülk sahiplerini kurtarmak için kilise emlâkine el koyup bu malları tedavüle sokulmuş kaime’(assignat)ler karşılığında satışa arz etti ve böylece de büyük bir mülk el değiştirmesi vaki oldu.

İmtiyazlı sınıfların ve lâğvedilen tabakaların enkazı üzerine Meclis mantıkî ve ahenkli bir yapı bina etti ki bunun temelini “İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi” oluşturuyordu. Bu belge ise modern dünyanın başat veçhesi olarak bireyciliği yerleştiriyordu. (10) Kişisel teşebbüse, bireyciliğin gücüne bu beliğ çağrı uzaklardan duyulacak, ihtilâlin kendisi için de sürekli yenilenen bir sihirli enerji kaynağı sağlayacaktı. Artık romantikliğin şafağı ufku renklendirmeye başlamıştı.

Ancak, bir gerçek diktatür kurulmadan Meclis muzaffer olamazdı. Bu noktada İnsan Hakları Beyannamesi’nin kısa bir tahlili yerinde olacaktır.

Fransız Ulusal Meclisi’nin 26 Ağustos 1789’da kabul ettiği bu beyanname, yeni anayasaların bir mukaddemesi oluyordu. Bunun I. Maddesi “İnsanlar hukuk bakımından özgür ve eşit doğar ve öyle kalırlar; toplumsal ayrılıklar ancak ortak yarara dayanabilir” (11) ; II. Maddesi “Her siyasî topluluğun amacı insanın tabiî ve zaman aşımına uğramaz haklarının korunmasıdır. Bunlar özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya direnme(11) haklarıdır”, diyor. Beyanname’nin gerisi bu hakları yine tanımlayıp bunları teminat altına alıyor. “Özgürlük, başkasına zarar vermeyen herşeyi yapabilmeye dayanır” diyor. Birey yeknesak (tekdüze) kanunlara tabî olacaktır ve bunların yapılmasında ya doğruca, veya temsilcisi vasıtasıyla payı olacaktır… Mülkiyet “dokunulmaz ve kutsal bir hak”(11)…dır. (12)

Beyanname’nin büyük tarihî etkisi yadsınamaz. O, Avrupa’da, hattâ Prusya’da bile, XIX. yy’ın haklar bildirgelerinin çoğunun esin kaynağı olmuştu. Fransa’da ulusal milliyetçiliğin yaratılması ve sürdürülmesinde, Birleşik Devletler’de “Bağımsızlık Bildirgesi”nin oynadığı rolün aynını oynamıştır. O, “vatanseverlik duyguları için bir simge, bir odak, vatan kültürünün bir kutsal metni olmuştur.” (13)

XVI. Luis bir meşrutî hükümdarlığa rıza göstermiş olsaydı, burjuvazi onu dümende bırakırdı. Ondan bütün istenen, imtiyazlılardan yana olmamasıydı. Ama kral fesat çevirmeye başladı; gücünün sınırlandırılmasından müşteki idi. Yabancı kralların yardımını aradı, yurttaşlarına karşı; Fransa içinde dinî savaşı alevlendirdi. Hududa kaçıp terzil edilmiş (onuru kırılmış) olarak geri getirildi. Bu andan itibaren yeni bir ihtilâl süreci başlamıştı.

Daha önce de söylediğimiz gibi, ihtilâlin ilki, aristokrasininki; ikincisi, burjuvazininki olmuştu; üçüncüsü, hiç değilse kısmen, hem kentsel hem de kırsal halkınki olacaktı.

Bastille’in yıkılmasından beri köylü, şatolara saldırıp soyluları, feodal vergileri toplama iznini veren belgeleri teslim edip yakmaya zorlar olmuştu. Kentlerin zanaatçıları da öbür yandan iç gümrük duvarlarını devirip fiyatlarda indirime zorlamışlardı. Bu karmakarışık halk patlaması Constituante(Kurucu Meclis)’ın burjuva üyelerini gafil avlayıp canlarını sıkmıştı. Bunların daimî komite ve ulusal muhafızları, alttan ayaklanma tehditine karşı olduğu kadar yukardan aristokrasininkine karşı tasarlanmıştı. Köylülere kerhen ödün verdiler. 20 Ağustos ve sonraki günlerin yasaları feodal rejimi çok yüzeysel olarak ortadan kaldırıyor, sadece kişisel köleliği (serfliği) ilga ediyor, ama bütün gerisini ipka ediyordu. En çok batan aynî veya nakdî feodal vergilerin ödenmesi sürdürülmüş olup halk, oy hakkından mahrum edilmişti. Yeni Anayasa, Fransa’yı bir varlıklı kişiler oligarşisine devretmişti.

Kralın kaçma girişiminden sonra burjuvazi iki hizbe ayrıldı. Demokrasiden korkan Feuillant’lar Cumhuriyetçi’lerin üzerine ateş açtılar ve katliamdan sonra kralı yerli yerine oturtma durumuna geldiler. Öbür büyük hizip, Girondin’ler, mukabil yönü tuttular; kraldan kuşkulanıp mutlakiyetin geri gelmesinden korkarak her türlü geri kaymaya karşı koydular. Ülkenin iç sorunlarının çözümü için çareyi dış savaşta görmüşlerdi, Robespierre ve Mantagnard’ların uyarılarına rağmen.

Savaş, üçüncü İhtilâl’in temeli olmuştu, şöyle ki sadece düşmanla işbirliğine girip onun zaferine çalışan kralın sukutunu değil, aynı zamanda Avusturya ve Prusya orduları saflarında kendi ülkelerine karşı döğüşen göçmen aristokratların mülklerinin müsaderesini intac etmişti. Böylece de kilise mülklerinin müsaderesini takibeden göçmenlerin mülklerine el konulmasıyla eski idareci sınıfın varlıklarının ellerinden alınması işi tamamlanmış oldu. Bu kez, tazminatsız olarak feodal vergiler ilga edildi: İhtilâlci burjuvazi, köylülerin zafere ilgilerini çekmek için onlara bu yemi uzatmıştı. Yine aynı düşünceyle Tuileries’ye karşı yönelmiş topların gürlemeleri arasında faal ve pasif yurttaş farkını ortadan kaldırarak proletaryaya kamu oylaması hakkını tanıdı.

Girondin’ler savaşın ilânı sırasında bunun kısa süreceğini ve zaferin yakın olduğunu vaadetmişlerdi. Ama olaylar umdukları gibi gelişmedi, iş uzadı, fiyatlar alabildiğine yükseldi. Ticarî hürriyet prensipine sıkıca bağlı olarak ücretli sınıfın şikâyetlerine kulaklarını tıkadılar ve Montagnard’ların önerdikleri Eski Rejim’in müdahaleci önlemlerini uygulamayı reddettiler. Iztırap ve sefaletin doğurduğu büyük bir çalkalanma başladı. Proletaryadan ürkerek ellerini reaksiyonerlere uzattılar. Onlara teminat vermeye hazırdılar.

İşi Montagrad’lar bir darbeyle çözeceklerdi: Comité de salut publique(Kamu selâmeti komitesi)in diktatörlüğü içerde ve dışarda askerî durumun âcil gereklerinden ortaya çıktı. Harekete geçip muzaffer olmak için yaratılmış olarak her türlü güçlüğe rağmen yeni Fransa’yı kurtarmayı başarmıştı. Savaş hükûmeti olarak enerjilerini pekiştirmeyi, ulusal olanakları seferber etmeyi, Avrupa ve reaksiyona karşı koymayı bilmişti, ülkeyi idare etmeden geri kalmayarak. Bir diktatör hükûmet olarak kendini ne türlü kabul ettirdi? Düşmanları üzerinde, Marat’nın değişiyle, “hürriyetin despotizmi”ni icra ederek! (14)

Montagnard ihtilâli, bireyci devrimle fazla bir müşterek yanı bulunmayan prensiplere dayanıyordu. Kaldı ki halkın hükümranlığının bir uygulaması değil, tam tersinin vakî olduğu aşikârdı. Nitekim Dantoncuların bir saldırısını cerhetmek için Robespierre, savaşta bir devletle barışta bir devleti, meşrutî rejimle, ihtilâl rejimi arasında tefrik yaparak diktatörü mâzur göstermişti. Onun, bu tezi şerh ederek ihtilâl hükûmeti kuramını içeren 5 nînose ve 17 pluviôse tarihli nutukları daha o günlerde proletarya diktatörünün taslağı oluyordu. Robespierre’e göre meşrutî rejim sadece barış zamanında işleyebilir. Savaş halinde çekilmek zorundadır; aksi halde hürriyeti tahrip eder.

Meşrutî hükûmetin amacı, Cumhuriyet’i muhafaza etmektir. İhtilâl hükûmetininki, onu tesis etmektir. İhtilâl, hürriyet tarafından düşmanlarına karşı yürütülmüş savaştır; meşrutiyet, muzaffer ve barış halinde hürriyet rejimidir. İhtilâl esas itibariyle iç savaş olduğuna göre, ihtilâl hükûmeti, savaşta olması nedeniyle fevkalâde bir faaliyet sergiler… Ve yeni ve âcil tehlikeleri göğüslemek için yeni ve hızlı kaynakları sürekli olarak zorlamak durumundadır.

Meşrutî güç, diktatörü halkın müttehit arzusu üzerine oturtmuşken, ihtilâl hükûmeti kuramı onu, savaştan doğan siyasî ve vatanperverane gerekler üzerine oturtmuştur. Robespierre böyle bir rejimin tehlikesini müdrikti. Diktatörler bu işi kendi lehlerine kullanma yolunu tutarlarsa, devletin hali ne olur? Görebildiği kadarıyla, başka deyimle sonsuz iyi niyetiyle, buna karşı tek yol, diktatörlerin ahlakî faziletiydi. (15)– .

Vatan ihaneti sabit olan XVI. Louis’yi idamdan kurtarmak için reaksiyonerlerin (Girondin’ler) Meclis’ten “kararı ulusa bırakma” gibi sonu gelmeyecek bir karar çıkartma uğraşlarına karşı 28 Aralık 1792 günkü oturumda Robespierre, buraya aktarılamayacak kadar uzun bir nutuk çekerek(16)– . bu konuda acımasız görünüyordu.

“Louis’nin hükmedilmiş cezası üzerinde Convention üyelerinin bölünmesine şaşkınlığını ifade ediyor. İdama götürülen bir adamın bütün hassasiyetine iştirak ediyor; ama bu hassasiyetten sıyrılmak lâzımdır; akıl, adalet, ulusun selâmeti bu fedakârlığı elzem kıldığında, duygusallık bir zulüm, bir canavarca barbarlık olur. Louis Capet’in muhakemesini sürümcemede bırakmak, ulusal hürriyete kastetmektir.

Kararın temyizini halka bırakmak, Cumhuriyet içine ikilik tohumunu ekmek, aristokratların umutlarını uyandırmak, kralcılara devrilmiş tahtı kaldırma olanaklarını sağlamak, halkı, dış düşmanın kılıncından kaçınamaz hale getirmek v.s. dir. Robespierre, halkın temyizini teklif edenleri Cumhuriyet’in mahvolmasını istemekle suçlayarak bitiriyor…”

diye yazıyordu Mercure français No.65. (17)– .

Fransa’da ihtilâlci gruplar, politik gücü ellerine geçirir geçirmez sosyal sorunu derhal çözeceklerini sanmışlardı. Yanıldıklarını çok çabuk farkettiler. Çalışmaları, ihtilâlci kanunlara karşı biraraya gelip etkinliklerini zayıflatan varlıklı sınıflarca engelleniyordu. Mamafih prensiplerine yeni şekil vermeyi düşünmediler ve sosyal nizamın bir normal ve kalıcı temeli olarak mülkiyete sınırlama getirme eğiliminde olmadılar. Özel mülkiyet bunlara hâlâ pek kutsal görünüyordu. Onlar sadece bunun zaman zaman vaki olan suistimallerini düzeltmeyi arzuladılar. Aristokratlar arasına terörü yaymanın sosyal sorunu çözeceğine inandılar. Bunlardan bir çoğunun mülk sahibi, hali vakti yerinde burjuvalar, hukukçular ve meslek sahibi kişiler olduğu hatırlandığında, tutumları izahını bulur. Terörcü diktatür amacında rağbet bulmuşsa da, burjuvalar tarafından yürütülüyordu(18). Gerçekten Convention üyelerinin büyük çoğunluğu, komünizm kokan herşeye şiddetle karşıydı. Burjuvaziyi iktidara getiren Temmuz 1798 ihtilâli, XVIII. yy felsefesinin, kökünden liberal ve bireyci bir felsefenin çocuğuydu. Montagnard’ları iktidara iten Haziran 1793 ihtilâli ise, koşul ve gereklerin işi olup bir eğitim sürecinin, hükûmet ve toplumun bir sistematik görüşü veya ekonomik gelişmenin bir derinlemesine tahlilin ürünü değildi. Makinanın henüz emekleme döneminde olduğu ve bunun dölü sayılan sanayi temerküzünün belirgin olmadığı bir zamanda bunun başka türlü olması pek mümkün değildi. İhtilâlci düşünürlerin en cesuru ve cür’etlisi olan Babeuf’ün kendisi bile, komünizmi bir toprak mülkiyeti bağlamı (sibakı) dışında düşünmüyordu.

Montagnard Jacobin’ler her ne kadar donsuzlar (sans-culottes)a dayanmak ve onların nam ve hesabına ve çıkarlarına hükûmet etmek zorunda idiyseler de sınıf düşüncesini hiçbir zaman gerçekten kavramadılar. Kralcıları, Girondin’leri kovaladılarsa, bunların düşmanın suç ortağı oldukları için bunu yaptılar. Bu keyfiyet kolayca izahını bulur: komitelerde ve Convention’daki Montagnard önderleri, proletarya mensubu değil, sadece onun dostu ve ortağı idiler. Bunlar hâlâ XVIII. yy felsefesine bağlıydılar, o felsefe ki birey lehine sınıfın inkârı olup sosyal gruplara kulak asmayan bir düşünce sistemi oluyordu. İşte bu nedenle Montagnad’lar, sınıf düşmanlığı doktrinine iltifat etmeyip temelde bireyci kalarak hiçbir zaman çok çok ileri, organik bir diktatür geliştirmediler. Terör dönemi Fransa’sında ihtilâlci hükûmet içinde hiçbir zaman birlik gerçekleşmedi. Convention kesin olarak temizlenmişti. O, kurumsal olarak teşriî ve icraî gücü birleştirmişti. Bu kez ise Kamu Selâmeti Komitesi savaşın sürdürülmesi, diplomatik ilişkilerin idaresi ve genel idareden sorumlu olup Genel Emniyet komitesi, siyasî konular ve suikastler, gizli ittifakların takibini üstlenmişti. Böylece de icra ile teşri ayrılmıştı: Convention bir yanda, komiteler öbür yanda, icrada dahi ikilik vardı: o da iki ayrı komiteye ayrılmıştı. Kısaca “tefrik-i kuvva” prensibi uygulanıyordu.

Robespierre’in sukutuyla bireycilik haklarına bütünüyle yeniden kavuşuldu. Burjuvazi, gücünün geçici bir süre kısıtlanmasından sonra tam muzaffer olarak yaylandı. Hapisten çıkan Girondin’ler, Convention’daki yerlerine döndüler. Son Montagnard’lar tasfiye edildi. Proletarya suskunluk ve inkıyada gömüldü. Daha sonra Bonaparte’ın diktatörlüğünü iyi karşıladıysa, ona iş ve ekmek verdiği içindi. İhtilâl, eninde sonunda, bir sınıfın yerine bir başkasını, doğuştan bir aristokrasi yerine bir varlık aristokrasisini ikame etti. Ancak, bütün dünyaya da sosyal adalet kavramı yayılmıştı.

Fransız İhtilâli, görünürde, hazırlandığı ölçüde başarılı olmuştu. Burjuvazinin eylemi, onun çıkarını katladı. Varlık ve entelektüel üstünlük sahibi olan bu sınıfın, esas itibariyle fakirleşmiş ve yarı yarıya mülkünden olmuş bir soyluluğa galebe çalması mukadderdi. Halka da galebe çalacaktı çünkü o, eğitimsiz olup liderliğe muhtaçtı.

İktidarı yakalayıp onu muhafaza etmek için gerekli yeterince gelişmiş sınıf şuuruna sahip tek grup burjuvazi idi.

İşin gerçekten tuhaf yanı, bu dönem boyunca Fransız zanaatçılarının mücadeleye, bu mücadelenin sosyal taleplere yöneldiği zamanda bile sadece politik anlamda iştirak etmiş olmalarıdır. Korporasyonlar kapatılmıştı, sendikalar henüz mevcut değildi, loncalar parçalanmalarla zayıflamıştı. Grev yasaklanmıştı. Donsuzlar onların hesabına döğüşüyordu.

Fransızların büyük çoğunluğu politikadan usanmış, zihinler savaş sıkıntılarıyla yorgun olup ne pahasına olursa olsun barışı arar hale gelmişti. Seçim hakkı kendilerine verilmiş olmasına rağmen sandık onları ilgilendirmiyordu. Politikayla sadece işin profesyonelleri meşgul oluyordu. 1789’dan beri, çeşitli şekillerde sürüp gitmiş olan ve Directoire’in darbesiyle devam eden diktatür, insanları içlerine kapanmaya itmişti. Kralcılarda olduğu gibi Cumhuriyetçilerde de idealizm ölmüştü. Bencillik heryerde egemendi. Zaman, çıkarların tatmini ve pekiştirilmesiyle Bonaparte için olgun hale gelmişti. Siyasî hürriyet yerine Fransızlara sivil hürriyetlerin teminatını vermişti, müstakbel imparator. Yaptığı kanunlar (Codes) da onların en çok üstüne titredikleri eşitlik kavramını muhafaza etmişti. İhtilâlin çok sayıda kurumunu yerli yerinde bırakıp bunları bazen Eski Rejim’inkilerden yapılan uygulamalarla meczetmişti. Yaptığı iş o denli etkin olmuştu ki eskinin bütünüyle geri getirilmesine kapılar büsbütün kapanmıştı.

Gerçekten dünya tarihinde yeni bir çığır açılmıştı. Fiziyokratların bireyci programları büyük ölçüde gerçekleşmişti. Mülkiyet hakkı mutlak olarak kabul edilmiş olup Fransızlar böylece ekonomik ve sivil hürriyetlerin tam tadını alabilir hale gelmişlerdi. Yol, kapitalizmin yükselmesine sonuna kadar açık olup büyük kapitalistlerin çoğunun devrimde ateşli ihtilâlciler olmuş olmaları basit bir rastlantı değildi.

Prensip itibariyle ihtilâl kendini barışçı ilan edip büyük bir ciddiyetle her türlü fetih hareketinden el çektiğini ifade etmişti ki bu içten doğan hareket her tarafta hayli yandaş toplamıştı.

Napolyon’un militarizmi, o günlere kadar ulusal bilince sahip bulunmayan ulusları doğurdu. Şöyle ki XIX. yy’da çok sayıdaki ulusal mücadeleler, işbu Fransız Devrimi’nin doğruca ürünü olmuştu. Geçmişte savaş, sülâle kavgalarından ibaret olmuş, halk bunlarda ancak pasif bir rol oynamıştı. XIX. yy ilerledikçe, halklar arasındaki mücadele giderek sertleşiyordu. Avrupa, düşman milliyetçi sistemlere parçalanıyordu. Ancak, asrın başında koşullar farklıydı ve ihtilâf o günlere kadar siyasî olmaktan çok sosyaldi. Her ulusta Fransız idealini paylaşan ve gizlice onun başarısını arzu eden değişik güçte azınlıklar bulunuyordu. Bu azınlığın genişleyip tebaanın gerisini bulaştırmasını önlemek üzere hükümdarlar önemi giderek artan ödünler vermek zorunda kalmışlardı. Böylece milliyetçiliğin çiçek açmasına, Fransa’nın komşu devletlerinin duvarlarını tedricen aşındıran bir liberal hareket refakat ediyordu. Daha da öteye, hem milliyetçiler, hem de liberaller aynı sosyal sınıfa, aydın burjuva sınıfına mensuptular. Bu sınıf Fransa’yı ıslah ve sonradan da Avrupa için bir model teşkil etmişti.

Başlangıçta Fransız ihtilâlcileri, Voltaire ruhu ile mülemma olmakla birlikte kilise ve dine karşı nefret beslemiyorlardı. Aksine, kendi siyasî hareketlerinin savunması için ruhban sınıfının işbirliğini sağlamak yolunu tutmuşlardı (Mustafa Kemal Paşa’nın Millî Mücadele sırasında yapacağı gibi). Küçük papazlarla beraberlikleri çok sıkı olmuştu. Ancak Papa’nın bunların dinî reformlarını onaylamayı reddetmesi, ruhban sınıfını ikiye, Papa’nın yanında olanlarla, karşısında olanlara (hükûmete sadakat yemini etmeyenlerle, edenlere) ayırmıştı. Bütün bu etkenler devrimcileri tedricen kiliseye karşı bir husumet politikasına doğru itmiş ve bunlar kiliseyle devleti ayırarak Cumhuriyet’i lâikleştirmek suretiyle bu işi bitirmişlerdir. 1789’dan önce bir görüşten ibaret olan anti-klerikalizm, bütün Avrupa’da liberallerin çoğunluğu tarafından kabul edilen bir program haline gelmiştir.

Bu hususta Saint-Juste’ün kaleminden çıkmış şu satırları okuyalım:

 (1) Encyclopaedia Britannicca (EB), 1953, mad. Aubert, François Esprit. “İhtilâl” ve “İnkılâp” arasındaki fark için bkz. Niyazi Berkes, Atatürk ve Devrimler, İst. 1982, S.136, 140, 145.

 (2) J. Mo. – Burke, Edmund, EB.

 (3) Paine, Thomas, a.e.

 (4) Walter Laqueur.- Revolution, International Encyclopedea of the Social Sciences, N.Y. 1972 (IESS).

 (5) Ayrıntıları için bkz. Burhan Oğuz, Yüzyıllar Boyunca Alman gerçeği ve Türkler, İst. 1983.

 (6) Albert Mathiez, “French Revolution” Encyclopedea of the Social Sciences (ESS), N.Y. 1949.

 (7) “Les lois, dans la signification la plus étendue, sont les rapports nécessaries qui dérivent de la nature des choses…”, De l’Esprit des Lois, Livre 1, Paris Gamier Fréres, t.y.

 (8) Larousse encyclopédique, mad. “Quesnay” ve M. Tevfik Hamdi, İktisat Prensipleri, C.I, İst. 1930, S.79.

 (9) “Discours sur la contribution de quart”. Bkz. J. Calvet, Morceaux choisis des autcurs français du Xe. Au Xxe. Siécle, Paris 1931, S.646.

 (10) A. Mathiez, a.g.e., S.475.

 (11) Tarafımızdan belirtildi.

 (12) Meydan Larousse. Ayrıca bkz. Janko Musulin, Hürriyet Bildirgeleri, Türkçesi N. Zekâ, Belge yay., İst. 1983, S.96-97.

 (13) Crane Brinton, “Declaration of the Rights of Man and the Citizen”, ESS.

 (14) Marc Bouloiseau, Le Comité de Salut Publique, P.U.F., Paris 1968, S.5.

 (15) A. Mathiez., a.g.e., S.478.

 (16) Bkz. Oevres de Maximilien Robespierre, Tome IX, Discours (4e partie), P.U.F. 1957, S.183-201.

  (17) A.e., S.201.

 (18) A. Mathiez., a.g.e.