Fıtrat Dini

25 Ekim 2016

Mitsel metinlere dışsal kaldığımızda onların birileri tarafından yaşanmış kahramanlık öyküleri olduklarını anlarız. Bu öykülerde kahramanın karşısında mücadele ettiği, nüfuz hatta iktidar sahibi bir başkası vardır. Örneğin, Musa’nın karşısında Fir’avn, İbrahim’in karşısında babası ve Nemrut, Muhammed’in karşısında Ebu Cehil, Ali’nin karşısında Muaviye vardır. Buradaki mücadele önemlidir. Bu mücadele, yani kahraman olacak kişinin karşıtıyla cedel halinde olması, bir bağımsızlık ve özgürlük sürecidir. 

Bu sürecin sonunda mücadeleyi kazanandır kahraman olan. Ancak bu metinleri okurken kahramanları tarihin bir dönemine hapsettiğimiz için olsa gerek, asıl ana-kahramanı, yani kahramanı var eden ve hatta mücadeleyi kazanması için her türlü desteği veren asıl etkiyi aklımız, vicdanımız, ruhumuz hiç görmez. Bu etki, kahramanın da kahramanı olan Rab’dır. 

Bu metinlere biraz daha yaklaştığımızda, yani yaşananlara kahramanların gözüyle baktığımızda, ki bu yine çok uzaktır, belki olayın ciddiyetini biraz sezebiliriz. Olayın ciddiyeti şudur: Mücadele ettiğiniz rakip can alma yetkisine sahip bir yetkedir. Yani canını verme pahasına bir halk edilişten bahsediliyor. Bu noktada tasavvuf geleneğinin bir sözünü aktarmak yerinde olur: “Candır hakkın bedeli.” Hak tahakkuk etmek ister. 

Yazılı olarak nesillere aktarılan bu kutsal metinlerde kahramanlar, onların Rabbi ve Allah’ı artık birer inanç nesnesidir. Kültür, bu nesnelere olan inanca “din” adını vermiştir. Bizler atalarımızın dinine doğarız ve hayatımızı bu kahramanların yaşadıklarına inanarak geçiririz. 

Kadim gelenek bu kahramanlara uzak durmayı kabul etmiyor. Musa’nın Fir’avn ile olan mücadelesini şimdi ve burada, talip olanın arzu ve emelleri karşısında iradesini kullanarak, hak ile kaim olarak “kendini” yani “Musalık”ı yaşamasını nasihat ediyor. Babası ve İbrahim arasındaki ilişkide örf ve âdetlere karşı olan “İbrahimlik”i yaşaması konusunda nasihat ediyor. Burada yine büyük bir mücadele ve nasihat var. Yalnız bu mücadelede herkes ve her şey hayat sahibi. 

İnsana yine “can”ını dolduran arzu, emel ve kültürel etki karşısında hakka bağlı olması nasihat ediliyor. Bunu gerçekleştirebilen kişinin mücadelesindeki tutumuna da “hanif” deniyor. Hanif olmak, kişinin her türlü haksızlığa karşı “aykırı” durması, hakka bağlı ancak diğer tüm etkilerden bağımsız olması anlamına geliyor. Bu şekliyle kişinin özgürlüğüne giden yolda mücadele ederkenki tutumu, “bağımsızlığı” yani “hanif” oluşudur. Bu mücadeleyi kazanan da artık “halk edilmiş”, “fıtratına dönmüş”, “karakter sahibi” ve hürdür. 

İşte tam da bu noktada Hz. Peygamber’e inzal olan Rum Suresi’nin 30. ayeti; “Sen vechini hanif olarak dine, Allah insanı hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmezler,” Atatürk’te ifadesini “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir” sözüyle bulmuştur. 

Atatürk bağımsız ve özgür bir karakterin halk edilmesi sürecindeki terbiye, rububiyet sürecini de 1 Mart 1922 tarihinde yaptığı bir konuşmada şöyle ifade ediyor: 

“Efendiler, camilerin kutsal kürsüleri, halkın ruhani, ahlaki gıdalarına, en yüce, en verimli kaynaklardır. Dolayısıyla camilerin ve mescitlerin kürsülerinden, halkı aydınlatacak, ona yol gösterecek kıymetli hutbelerin içeriğine, halkça öğrenme imkanını sağlamak, en önemli görüştür.

Kürsülerden halkın anlayacağı bir dille ruhuna ve beynine seslenildiğinde, İslam topluluğunun vücudu canlanır, beyni temizlenir, inancı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna göre hutbe okuma şerefine erenlerin sahip olmaları gereken bilimsel nitelikler, değerli özellikler ve dünyanın durumunu anlamaları çok önem taşımaktadır.”