Felsefenin Düşüşü Sinemanın Yükselişi Fragman

30 Ekim 2016
Sayı 15 - Ağustos 2011

”Ya hikaye anlatmanın bir kez daha mümkün olduğunu gösteririm ya da çenemi kapatırım. Sonraki iki filmde kendime hedef olarak bunu seçtim. Artık hikaye ile anlatım metodu arasında bağlantı kurmaya özen göstermeyen ve film dilinin hayat ile olan ilgisini tutkulu ve emin bir şekilde benimseyen bir anlatımı denemek… Her şeyi izleyici hasılatının belirlemesine izin vermekten ziyade, tüm eminliğimle ilerleyerek hikayeler anlatmak.” (Wim Wenders)

“Ve biz, izleyiciler, her zaman ve her yerde, şeylerden bakmak yerine, şeylere bakıyoruz!” (Rilke, 8. Ağıt)

Teknolojiyi Sorgulamak

Martin Heidegger’in felsefesinin merkezinde “teknoloji” kavramı yer almaktadır. “Biz teknolojiyi sorguluyor olmalı ve bunu yaparak onunla özgür bir ilişkinin hazırlığını yapma isteği içinde olmalıyız. Bu ilişki, eğer insanlar olarak bizim insani deneyimimizi teknolojinin özüne açabilirse özgür olacaktır.”

Martin Heidegger’in “Teknoloji Hakkında Soruşturma” adlı denemesini, benim film hakkındaki tartışmamı çevrelemesi amacıyla kullanmak istiyorum. Heidegger’in teknolojinin tehlikeleri hakkındaki tartışmasını, bu tehlikelere karşılık gelen “kurtarıcı merhamet”i, Heidegger’in bir bütün olarak felsefesinin ve yerine getirmek istediği düşünce transformasyonunun bir mikrokozmu olarak görmekteyim. Bu kısım aynı zamanda bir bütün olarak benim projemin de bir mikrokozmu olarak görülebilirdir. Teknolojiyi nasıl kullandığımı tanımlayacak, teknolojinin tehlikelerine göz atacak ve son olarak teknolojiden doğabilen kurtarıcı merhameti keşfedeceğim. Yazının sonlarına doğru, süreci açık bir hale getirmek için hem Heidegger hem Wings of Desire’ı kullanarak metafizik alanında tanımı, tehlikeyi ve üstesinden gelmeyi içeren bir döngüyü takip edeceğim.

Teknolojiyi Tanımlamak 

Heidegger teknoloji kelimesini çok yönlü olarak kullanmaktadır. Heidegger, tarihsel olarak on sekizinci yüzyılda başlayan kitle mekanizasyondan bahsetmekte ve hidroelektrik güç santralleri, radar istasyonları ve jet uçakları gibi somut örnekler kullanmaktadır. Bu, dışsal araçları bir ereğe ulaşmak için bir araç olarak kullanma meselesidir. Buna ek olarak, Heidegger teknolojiyi bir düşünme kipini ve bir açığa çıkarma yolunu tanımlamak için kullanmaktadır. Teknolojinin bu tanımı sadece kullandığımız dışsal makinelerle sınırlı olmayıp, antik Yunanlılara dayanan bir düşünme biçiminde köklere sahiptir.

Heidegger’e göre teknoloji ve Batı metafiziği karmakarışık olarak birbiriyle bağlantılıdır ve birbirinden ayrılamazdır. Teknoloji, metafizik geleneğinden doğmakta ve metafiziğin kapanışına işaret etmektedir.

Teknolojinin özü, esasında bir bakıma varlıkların bütünlüğünü açığa çıkarma yoludur. Bir açığa çıkarma yolu olarak bu, Heidegger’in hayatında her yerde kendini göstermektedir (ve bu bizim hayatımız için daha da geçerlidir) ve o kadar çok göstermektedir ki, teknolojiyi görmezden gelmek bizim yapabileceğimiz seçimler arasında yer almamaktadır. Teknolojinin varışı, on sekizinci yüzyılda gerçekleşen teknolojik devrimin çok daha öncesinde kesin olarak anlaşılmış ve oluşu kesin olarak görülmüş bir şeydir.

Heidegger’e göre teknoloji, hazırda var olan realiteyi kendi irademize göre transforme etmeye ve onu gerçekleştirmeye yarayan bir metottur. Teknoloji, realiteyi deneyimlemeye açık olmak yerine realite üzerine bir kontrolü mümkün kılmaktadır.

Heidegger teknolojinin, özünde metafiziğin bir uzantısı olduğu ve temelini bir açığa çıkarma kipi olarak metafizik tarihinde bulduğu kanısındadır.

Kurtarıcı Merhamet

Ancak nerede tehlike varsa orada kurtaran bir şey filizlenmektedir. Heidegger’in bu “kabul” ve “kurtaran merhamet” “daima aşırı derecedeki tehlikeyi göz önünde tutmayı içerir” kabulüyle başlamasından dolayı, kurtuluş tehlikenin olduğu yerden gelmelidir – aksi halde o otantik değildir.

Her şey bizim bu doğuşun üzerinde düşünüp taşınmamıza ve hatırlama yaparak onu denetlememize bağlıdır. Teknolojiyi bir araç olarak temsil ettiğimiz sürece, onun efendisi olma arzusuna takılıp kalıyoruz.

Teknolojinin özünü es geçiyoruz. Bulunduğumuz yüzyılda, şairler ve teknisyenler birbirine karşıt tezler sunan şahsiyetler olarak karşı karşıya gelmektedir ve Heidegger’in düşüncesi onların karşılaşmasının etrafında devinmektedir. Şairler ve teknisyenlerin karşılıklı olarak ayrıcalıklı varlıklar olmadıkları açıktır, ama onlar bizlerin düşünceler ve davranışlarında bulunan poetik toplumla teknolojik toplum arasındaki daha geniş bir gerilimi temsil etmek için genelleştirilmişlerdir.

Şair, ormanda yürürken kendi varoluşunun verdiği aşırı haz duygusunda kendini kaybetmekte; teknisyen ise ormanı yerle bir etmek için kullanılacak buldozerleri hesaplamaktadır. Şairde güzelliği seyretme idealini, teknisyende ise güce doğru bir dürtü görüyoruz.

Kurtaran merhamet poetik teknolojide mi bulunmaktadır? Ya da şiirin ve teknolojinin uzlaşmasında mı?

Heidegger’in fikirleri imajlara ve teknolojiye uygulandığında kurtarıcı merhamet, önümüze örülen genel imaj setinin kişiselleştirilmesi ve şiirleştirilmesinde bulunmaktadır. Belli belirsiz kitlelerden bir ayrım ve ayıklanma ile birlikte teknoloji, sadece bir manipülasyon aracı olmaktan çıkıp, mânâlı ve insancıl bir hale gelmektedir. Teknolojik iletişimdeki kurtaran merhamet, aracıyı, ona kolayca dönüşebildiği enformasyonun düzenlenmiş-düzenleme aleti ve ticarilikten daha öteye taşımaktır.

Teknolojinin birlikte getirdiği tehlikenin varlığında gereksinim duyulan şey eski teknolojileri onarmak için yeni teknolojiler ya da var olan teknolojilerden saklanmak için bir sığınak değil de, arasında yaşadığımız teknolojileri insancıllaştırarak böylece onları anlamlı, önemli, insani ve etkileyici bir şey haline getirmektir. Ben, Wim Wenders ve filmi Wings of Desire’ı, film teknolojisinin insancıllaştırılmasıyla neyin mümkün olduğunu göstermek için bir örnek olarak kullanmayı öneriyorum.

Yüksek düzeyde bir dikkat ile birlikte film, genel bir ses ve imaj kitlesi çoğalmasından imajlar kurtarabiliyor. Şeylerin kendisini dinlemeye olanak veren bir sessizlik barındırarak, film imajın konuşmasını ve şeylerin belirmesini mümkün kılabiliyor.

Dünya Çapında Ev Özlemi

Hem Heidegger hem de Wenders’in bu Varlığın içine transformasyonun ihtiyacını hissetmelerinin nedeni, onların etraflarındaki çağdaş dünyada gördükleri ve hissettikleri bir kökü-sökülmüş bilince hitap etmektir. Bu köklülük eksikliği, her ikisinin de yapmayı dilediği transformasyonları yönlendiren motivasyondur. Ben, onların hem yazıda hem de filmde dünyaya sunduğu dışavurumlarına ve kreasyonlarına, bizim teknolojik devrimizde kendini gösteren, dünyayla ve Varlıkla olan derin bağlantı eksikliğiyle bir başa çıkma girişimi olarak bakıyorum.

Bu evsizliği en somut şeklinde bu iki adamın da İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında içinden çıktıkları durumda görebiliriz; onlar geçmişlerinden ve geleceklerinden ayrılmışlardı. Ortak geçmişlerini ve nereden geldiklerini, dehşeti yüzünden unutmaya zorlanmışlardı ve bu durum da onları içinden doğacakları veya üzerine kurgulayabilecekleri bir gelenekten yoksun bırakıyordu. Heidegger’in içinde yaşama arayışı için en etkili girişimlerinden biri olan “İçinde Yaşayan Düşünceyi İnşa Etmek”i yazdığı dönemde milyonlarca insanın temel sığınak eksikliğini çektiği Almanya, savaşın tahribinden iyileşmeye doğru ilk adımını atmak üzere, tam anlamıyla bir ulusal evsizlik kriziyle boğulmuş durumda idi. Heidegger şahit olduğu trajedinin ötesinde, Nazizm ile olan ilişkisi ve bu akıma karşı olan direnç eksikliğiyle yüzleşmek zorundaydı. Wenders de aynı zaman diliminde doğmuş olup Düsseldorf’ta terörün sonrasından gelen dönemde yetişmişti. Wenders ve Heidegger’in özlemlerinin öznel olarak doğruluğunun ölçüsü ve bu duygunun bu yüzyılın ikinci yarısında hayatta olan tüm insanlar için doğru olduğunun ölçüsü güçlü bir şekilde aklımda birleşmektedir. Kesin olarak bildiğim tek şey, onların tarif ettiği bu özlem ve bağlantı eksikliğinin benim savaş sonrası Almanya’sında gördüğüm ve hissettiğimin yankısı olduğu ve savaş sonrası Almanya’sında görülen durumlardan o kadar ayrı görünmediğidir.

Bu sorunla başa çıkmak için bu iki adamın projelerinde attığı ilk adım, halihazırda var olan evsizlik eğilimlerini tanımak olmuştur.

“Ne melekler, ne insanoğlu, ne de kurnaz hayvanlar, ayrıntılı bir şekilde inceleyip açıklamış olduğumuz dünyada pek de evde olmadığımızın farkındadır.” (Rainer Rilke)

Heidegger ve Wenders’in ikisi de, temel oluşturan kesin bir metafiziğin ve dünya görüşünün sonucu olan, ikisini de içeren, üst üste gelen çağdaş zamanlarında bir yabancılaşma ve çaresizlik görmüşlerdir. Aynı zamanda ikisi de bu sınırlamayı bir aşma ihtiyacı görmektedir. Bu, içinde yaşamanın özlemini duyan ve onu çağıran isteğin ta kendisidir.

* Kaan Demirdöven, Felsefenin Düşüşü Sinemanın Yükselişi, Es Yayınları, 2011