Felsefe Ütopyamız Bitti mi? Felsefe, Bilgi Sevgisi Anlamının Dışında Boş Bir Kavram Olabilir mi?

Ütopya - 2018

“Var olmayan olarak kavranabilenin,

özü varoluş içermez.”

Spinoza

Felsefe kavramı (bilgi sevgisi dışında) var olmayan olarak kavranabilir, amacımız bunu tanıtlamaktır. Her kavram, kendinde bir şeyin ya da belirli bir şeyin kavramıdır. Bir şeyin kavramı olmayan bir kavram olamaz. Bir şey insan bilinci için kavram olmazdan önce, kendi kendinde bir varlığı ve bu varlığın kendi için oluş süreci vardır. Bu nedenle belirli bir varlık, oluşmuş bir varlık olduğu için somuttur, var’dır. Var olmuş her varlık ve onun kavramı somut olduğu için tanımlanabilirdir.

Sorular:

– Felsefe nedir, sorusu yanıtsız mıdır? Yanıtı varsa, bu yanıt binlerce tanımdan hangisidir?

– Bir tanımda, tanım için yeterlilik olmayabilir mi? Felsefenin tanımının yeterli olarak yapılması olanaksız mıdır?

– Bir kavramın tanımı onun özünü tanımak-bilmekse, yüzlerce tanıma karşın, özü tanınamayan, bilinemeyen bir kavram olabilir mi? Özsüz bir kavram olabilir mi?

– Bir kavramın her dönemde farklı bir tanımı olabilir mi?

– Bir kavramın farklı ülkelerde, farklı zamanlarda farklı tanımları olabilir mi?

– Bir kavramın farklı ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı filozoflara göre farklı tanımı olabilir mi?

– Bir kavramın kişiden kişiye göre farklı bir tanımı ve dolayısıyla farklı bir anlamı olabilir mi?

– Bir kavramın aynı filozofça yapılmış onlarca tanımı olabilir mi?

– Binlerce tanımı olan ama yine de tanımlanmaya devam eden bir kavram olabilir mi? Böyle bir kavramın anlamı belirlenebilir mi?

– Bu ve daha buna benzer soruların yanıtları evet ise, bu kavram bir kavram olabilir mi?

– Böyle bir kavram olsa bile, bu kavramın içeriği olabilir mi; olursa, nasıl bir içerik olur, bu içerikte ne bulunur?

– Yanıtı olmayan bir soru, soru mudur?

Ayrıca;

Felsefe, “bilgi sevgisi” tanımına uygun olarak bir sevgi, bir duygu ise –ki öyledir– bu sevgiyi doğuran ve bu sevginin bağlı olduğu bilgi her türden bilgi mi, yoksa özel bir bilgi türü müdür?

Felsefe bilginin bir türü ise; bir başka anlatımla, felsefenin nesnesi bilginin bir türü ise; diğer bilgi türlerinin bilgisi kolayca anlaşılırken, bir başka bilgi türü olan felsefenin hangi tür bilgi olduğu hakkında neden ortak bir görüş oluşturulamamaktadır?

Felsefe bir bilgi türü ise, bir tür olmaktan önce bir bilgidir ve bilgi evrenseldir. Buna karşın pek çok bilgi özelliği taşımayan öznel görüşün, felsefe diye adlandırılması nasıl mümkün olabilir?

Felsefe; öznenin nesneyi bilme istemi öncesi takındığı (soyut metafiziksel, görücü, sezgisel vb.) öznel bir kip, bir tutum mudur? Böyle ise öznel pek çok tutuma felsefe demenin ve böylece öznelliği ussallaştırmanın gerekçesi nedir?

Bu sorular sahipsiz midir? Bu soruları üstlenmezlik edebilir miyiz?

Felsefeye ilişkin öteki sorular ve sorunlar bir yana, nerede ise binlerce yıldır henüz kendi tanımında bile, kendi kendisi ile uzlaşamamış bir kavramın ve onun düşünsel alanının ve kendi kendinin kuşku altındaki haline (kipine) karşı geri dönerek bu çelişki ile yüzleşme zamanı gelmedi mi?

Gordion Düğümüne Benzemiş Bir Kavram: Felsefe

Kavram bir şeyin ideasıdır. Felsefe bir kavram olduğuna göre bir şeyin ideası olmalıdır, peki, neyin ideasıdır? Tekil bir nesnenin mi? Tekil bir bilim olmadığına göre değil, çünkü tekil bir nesnesi yok. Tikel bir grubun mu? Örneğin toplum bilimleri ya da doğa bilimleri gibi, tümel bir nesnenin mi? Yani tümel kategorilerden birinin bilimi mi ya da bilginin kökü olarak en evrenselin yani logos’un mu? Değil, çünkü logos’un bilimi, adı üstünde, lojiktir. Lojik ile tekil bilim arasında bir eklem bilim midir? Bir orta terim midir? Orta terim ise bu orta terimin nesnesi tekil bilimlerin neresindedir, ayrıca lojiğin neresindedir? Lojikten tikel ve tekil bilimlere ve bu bilimden lojiğe geçişte bir ara durum mu vardır? Eğer böyle bir ara durum olsaydı ki, felsefenin nesnesi bu ara durum olurdu ve işimiz çok kolay olurdu.

Şimdiye dek felsefenin binlerce tanımı yapılmıştır. Yapılan tanımlar, tanımı yapanın dışındakiler tarafından yetersiz bulunduğu için olsa gerek, sürekli yeni tanımlar yapıla gelmiştir ve eğer yeterli bir tanım yapılma olanağı olmuş olsaydı, bu tanımın şimdiye dek çoktan yapılmış olması gerekirdi. Çünkü insanlık şimdiye dek, hiçbir kavramı tanımlamak için bu kadar çaba sarf etmemiştir. Buna karşın yine de bu ölçüsüz çaba bir yönüyle kavramı tanınamaz hâle sokmaktan başka bir sonuç doğurmamıştır. İki bin beş yüz yıldır devam eden tanımlama süreci sona ermemiş ve ereceğe de benzemiyor. Bu nedenle yeni felsefe tanımları yaparak eksikliği gidermek olanaksız gibi görünüyor.

Bütün kavramların yeterli bir tanımı yapılabilirken, felsefe kavramının yeterli tanımı neden yapılamaz? Kavramları, tanımı yapılabilen ve tanımı yapılamayan kavramlar diye ikiye ayırmak mümkün müdür? Eğer bu mümkün olsaydı, tanımı yapılamayanlar arasında felsefe kavramına benzer başka kavramların da olması gerekecekti. Ola ki tanımı yapılamayan kavram bir tek kavramdır ve bu da felsefe kavramıdır. Bir kavramın tanımı neden yapılamaz?

Tanım, o kavramı öteki kavramlardan ayıran ve onu o yapan özünü açık kılmak ise tanımı yapılamayan kavramın ya özü yoktur ya da özünü henüz bilemiyoruz demektir, eğer böyle bir kavramın özü yoksa kendisi de yoktur ve tanımlama uğraşı boşunadır.

Eğer kavram ve dolayısıyla özü varsa ama henüz tanımlanamamış ise bu nasıl bir kavramdır ki iki bin beş yüz yıldır insanlığın en büyük kafalarının çabasına karşın yine de onun tanımında bir arpa boyu yol alınamamıştır. Hiç kimse, bu kavramın özünün bilinmez olduğu konusunda bir şey söylememiştir; tersine tüm filozoflar ve daha birçok kişi onu bildiğini kendine özgün bir biçimde söylemiştir. Ama bir başka yönden binlerce özgün tanım yapılmış ise bu kadar çok tanım özgün olmak yerine öznel tanımlar olmalıdır. Çünkü bu binlerce tanımlar yığını öznel olmasaydılar, sonradan tanım yapanlar tarafından ya yeterli bulunacak ya da onaylanarak daha iyisi yapılmaya çalışılacaktı. Oysa yapılmış pozitif tanımlar yığını, konu ile ilgilerini sürdüren yeni zamanların felsefecileri tarafından yeterli görülmemek bir yana, çoğu zaman yadsınarak yeni baştan tanımlanmaya çalışılmıştır.

Felsefe kavramının özü, tanımı, anlamı, içeriği kısaca ideası öznelliğe izin verdiği ölçüde evrensel ve somut olmayacak, öznel ve soyut olacak ve bu kipteki bir kavramın girdiği her cümle ya da her düşünce zinciri nesnel ve somut değil, öznel ve soyut kalacaktır. Çünkü felsefe sözcüğünün cümleye kattığı içerik, herkesin felsefe sözcüğünden ne anladığına bağlı olarak çok çeşitli olacaktır ve bu cümlenin nesnel ya da aynı anlamda evrensel bir anlamı olmayacaktır. Bilginin bu öznellik kipinde kalarak bilimden, bilimsellikten söz edilemez, çünkü bilimsellik öznelliğin olumsuzlanması ya da nesnel olana ulaşılmasından başka bir şey değildir.

Bu karışık durumda, bir karanlık içinde boşluğa doğru ilerlemeye devam ediyor olabilir miyiz? Özgür us’un, bizim elimizde kendini olumsuzlamak için ortaya koyduğu yüzlerce yanlış tanıma gözünü kapatan ve alıştığı yoldan çıkmamak için en olmadık akıl dışılıkları başka kipte bir us’a onaylatan ve ayrıntılarla oyalanan, aylakça aynı çıkmaz yola devam eden bu us kipine kolayımıza geldiği için mi takılıp kaldık acaba?

Bu durumlardan çıkış için, özgür us, nesnesine yaklaşımda bir tutum dönüşümü talep eder. Sorun öznenin kavramının içeriğinin derinlerine inememesinde değil, derinliği olmayan bir kavrama önce derinlik yükleyip sonra da kendi yarattığı derin karanlıkta el yordamı ile ilerlerken; kavramın içeriğine benzeyen ne varsa “işte buldum!” diye kavramın içini çerçöple doldurmasından kaynaklanıyor olmasın? Binlerce yıldır çözmeye uğraştığımız bu sorun, onu çözmeye çalışanların çözüme kattığı yanlışlıklardan kaynaklanıyor olmasın? Hatanın kendisi tanımlananda ve tanımlarda değil, tanımdan öncesinde olmasın? Sorunun kaynağı, tanıma giderken, tanımlamaya çalıştığımız kavrama, kendi yerleştirdiklerimiz olmasın? Böylece kavramdan kendi eklentilerimiz çıkartıldığında kavramda tanımlanacak bir şey de kalmıyor olmasın? Bütün tanımlar boş bir kavram üzerine yapılmış olmasın? Bütün tanımlar, olmayan bir şey üzerine yapılmış olmasın?

Eğer tanımı yapılmaya çalışılan kavramın, olmayan bir şey ya da boş bir kavram olduğu kanıtlanabilirse; bu kadar soru, sorun ve çelişki kendiliğinden çözülecektir. Çünkü boş bir kavramın belirlenimi, boşluktan başka bir şey olmadığı için ona boş yükleminden başka bir yüklem tutunamaz. Böylece ne kadar tanımı yapılırsa yapılsın kavram boş kalmaya devam edecektir.

Bütün bu arayışlarımız entelektüel sezgimiz eşliğinde bize (bana) felsefenin boş bir kavram olabileceği olasılığını fısıldıyor. Bu sezginin, kanıtlanarak doğrulanması ve sezgi düzeyinden bilgi düzeyine ya da evrik olarak bu sezginin çürütülerek bir bilgi ihtimali taşıyor olmaktan çıkarılıp atılması için, yukarıdaki soruları yanıtlamaya çalışacağız.

Felsefe kavramının boş bir kavram olduğunu tanıtlayabilirsek, yüzlerce yıldır düşünsel sistem içinde süren karmaşayı da çözmüş olacağız. Bu karmaşadan doğan pek çok kötü sonucu ortadan kaldırmak, bunlar içinde de en başta us’un bilimi olarak lojiğin, felsefe kavramı tarafından etkisizleştirildiği için, bilimler içinde yer bulmaması, bunun sonucu olarak da bilimler arası ilişkisizliğin, kopukluğun yarattığı devasa sorunları yok etmek mümkün olmayacak mıdır?

Bilgi Sürecinin İçinden Geçmesi Gereken Belirlenimsizlik Kipi:

Felsefenin temelleri Antik Yunan’da atılmıştır önermesi ne demektir? Bilginin ya da bilimlerin temelleri demekten başka hiçbir şey… Bu önermenin içeriğinin karşıtı, Antik Yunan öncesi zamanda insan için bilimin olmadığı bir çağın varlığını anlatır. Bilimin olmadığı o dönemde, insan da vardı, onun karşısında bilginin konusu olacak her tür nesne de. Ama bu ikisinin varlığı, bilgiyi koşulsuz gerektirmiyordu. Bu ilişki salt duyulara dayandığı ve henüz us bağımsız bir varlık kazanarak sürece girmediği için, duyuların ürettiği ile sınırlı idi; duyuların ürettiği ise bilgi değil, algı idi.

Antik Yunan’daki olağanüstü dönüşüm, algının bilgi için yetersiz olduğunun, algıyı bilgiye dönüştürecek özerk ve özgür bir dönüştürücüye yani “arı us”a ihtiyaç olduğunun ayrımına varılması ve bir ölçüde kavranmış olması idi. Algının bilgiye döndürülmesi, öznelin nesnele veya evrensele yani bilimsel olana döndürülmesinden başka bir şey değildir. Ancak arı usun özerklik kazanması kendini duyumlardan ve usu karıştıran öteki tinsel gereçlerden ayıklayabilmesi kısa sürede becerilebilecek bir değişim olmadığı gibi, insanlık bu beceriyi bugün bile yaşamına uygulayabilecek düzeye çıkarmaktan uzaktadır.

Çünkü insanlığın bilgi birikimi, çocukların bilgi birikiminin izlediği yolu izler. Basitten karmaşığa, yüzeyselden derine, muğlaklıktan netliğe doğru. Ama basit olan karmaşığın içinde, derin olan yüzeyselin, netlik ise muğlaklığın içindedir. Bu karşıtların birliklerinden elde edilen bilgi, bin bir türlü yanlışı kendi ile birlikte sürükler. Bu şu demektir: Bilinçlerde az doğru bilgi, pek çok yanlış bilgi ile birlikte varlığını sürdürür. Bir başka anlatımla, bilgi birikiminin bir yanı daha vardır ki, gerçekliğe dair belli bilgiler edinilirken, bu bilgilerin kendilerini aklamaları çok uzun yıllar alır ve bu süre içinde birçok gerçek dışı şey bilgi olarak kabul edilir. Toplumlar da çocuklar gibi, salt doğruların bilgisini edinmekle kalmazlar, aynı zamanda öğrendikleri bilgilerin birçoğu da yanlış olmasına karşın doğru bilgi olarak bilinçlerine geçirir ve işlerler. Böylece hem çocukta hem de toplumlarda gerçek bilgi, yanlış bilgilerle iç içe varlığını sürdürür. Salt dinsel olanları değil, başka alanlarda da birçok dogma kesin bilgi sayılarak binyıllar sonra bile gerçek bilgilerin yanında varlığını sürdürmeye devam eder. Bu yüzden aslında bilimin gelişme süreci, aynı zamanda yanlış bilgilerin nesnel tin’den temizlenme sürecidir.

Gerçek bilgilerin yanında yanlış bilgilerin de gerçekmiş gibi yayılıp bilinçlerde kök salması, öteki doğru görünen tüm bilgiler alanını da etkiler. Nesnel tinde bütün kavramlar holografiktir; bir kavrama dair bilgideki belirsizlik ya da yanlış belirlenimler öteki kavramlar içinde de kendini gösterir, çünkü kavramın özünün ‘kendi’ oluşu, içeriğin, başka kavramların içeriği ile doğan ilişkisinden öze geri dönen yansımaların odaklaşmalarından oluşur. Us’ ta oluş –aslında her şeyde oluş ki her şey bir kavramdır– bu ilişki yansımalarında, ayrı ayrı yansımaların meydana getirdiği birlik, ayrımlı birliktir.

Öyle ki bozuk bir kavram yanlış içeriği ile ilişkili olduğu bütün kavramlara yansır ve onların içeriklerinin belirlenimlerine geçer ve giderek bütün bir sistem bozuk bir kavram yüzünden bozulmuş olur.

İnsanoğlu önüne konmuş varlığın ve kendi ilişkilerinin karmaşık oluşunun bilgisini zorunlu olarak basitten başlayarak oluşturabilir. Us’un bu en acemi ve kendi kendinin farkında olmadığı ya da öz bilincin oluşmadığı bu kipinde, yani çocukluk kipinde edindiği bilgilerin de çoğunlukla çocukça olması kaçınılmazdır.

Temeli atan us; yapının bitmiş halini gören bir us değil, temelden sonra ne geleceği bilgisini başka kuşaklara bırakmak zorunda olan bir ustur. Birkaç kuşağın atacağı temel, göreli olarak kendi çağlarında biriktirdikleri bilginin kapasitesinden daha çoğunu taşıyamazdı.

Herhangi bir kavrama şu ya da bu dönemde, şu ya da bu düşünür farklı anlamlar verebilir. Bu farklı anlamlar kavramın içeriğine uygun olduğu gibi uygunsuz da olabilir; bu farklı anlamlar doğruluğu kanıtlandıkları ölçüde kavramın bilgisine eklenir, yanlışlığı kanıtlandığı ölçüde de kavramdan atılır. Ne tuhaftır ki nerede ise hiçbir filozof tarafından bu ihtiyacın farkına varılmadığı gibi giderilmeye çalışıldığı da görülmez. Elbette bu ihtiyacın ayrımına varılmayışı ihtiyacın olmadığı anlamına gelmez. Çünkü her biri kendi yorumunun doğru ve yeterli olduğunu düşünür.

Antik Yunan’da, bilimlerin ayrımlaşmasının belirsizlik çağında, felsefe adı bütün bilimleri içine alır. Aristoteles’in felsefesi diyebileceğimiz çalışmalarının içinde tüm bilim dalları rüşeym halinde vardır. Matematik, doğa ve toplum bilim dalları da dâhil. Felsefe adının tekil bilimleri de kapsayarak “bilim” anlamında kullanımı Newton, Hume, Leibniz’e kadar devam eder. Daha doğrusu her bir tekil alanda bir bilim dalı kendi ayrımını felsefe, her tür bilgi anlamında kullanılır.

Bilimlerin henüz ayrımlarının oluşmadığı bu yüzden tümünün bir olarak görüldüğü; birliklerinin ayrımlarından önce geldiği ama birliğin de us’un bilimi olarak lojiğin henüz belirlenmemiş olduğu ilk gelişim basamağında, bu ayrılmamış birlik için felsefe kavramı bir ad olarak kullanılmıştır. Bu adlandırma adlandırmanın yapıldığı zamansallık gibi geçici olmalı değil midir? Matematik dışında bilim dallarının, alanlarının, yapılarının, adlarının ve nesnelerinin ya da içeriklerinin henüz oluşmadığı ya da boş olduğu bir zamanda ortaya çıkan ve her alanın bilgisi için kullanılan felsefe kavramı, geçici dönemden sonra da hiçbir itiraz ile karşılaşmadan, herkesin öznelce tanımlayabildiği, öznelce anlamlandırdığı ve öznelce anladığı bir kavram olmaya devam etmeli miydi? Bu gibi durumlarda herkes kendi tanımının meşruiyetini başkalarının öznel tanımlarında bulur ve bu tanımlamalar sürüp gider.

Bir kavramın içinde sadece bilgi var ama her çeşitten; adları henüz belli değil sınırları yok hepsi iç içe. Belki bazıları arasında henüz belirmemiş ayrım noktaları az çok meydana çıkmış, ama yine de birbirinden belirgin bir biçimde ayrılmış olmadan bu kavramın içindekilerinin tümüne birden felsefe adı verilmiş. Bu adlandırmanın kavramsal içeriğe uygun olduğunu söylemek, olsa olsa bilim dizgesinin zorunlu gelişim basamağının yarı kaotik kipi için kabul edilebilir. Bu ayrımlaşmamış kipin yapılanması değiştiği ve belirli hâle geldiği ölçüde yeni bir kavramlaşma, ayrıca kavramlar dizgesinin de yeniden oluşması beklenmez miydi? Ayrımlaşmamış, yarı kaotik birliğin içinde ne olup olmadığı konusunda açık seçik bir bilgi yokken, onu belirleyen felsefe kavramında belirlenmiş bir bilginin ya da özün olması beklenemez. Çünkü bu durumda sonucu nedenin önüne koymuş oluruz ki bunun saçma olduğunu söylemek bile gereksizdir.

Felsefe kavramında kapsanan tüm bilim alanının içinde birçok değişim olup tekil nesneler ve onların bilimleri arasında pek çok ayrım oluştuktan ve ortaya çıkan her bilgi dalı bağımsızlığını kazanıp bu belirsiz ortamdan çıktıktan ya da tüm bilimleri kapsayan felsefe kavramının içi boşaldıktan sonra; aynı felsefe kavramını, hiçbir şey değişmemiş gibi yine aynı kavram ve adlandırma ile belirlemek usa uygun mudur?

Felsefe Kavramının Boş Kavram Oluşunun Kanıtları:

Felsefe kavramının –bütün zamanları esas alarak– pozitif tanımlamalarının ve pozitif içeriğinin, düşünsel tarih boyunca, kavramının doğasından çıkartılmayıp, kavrama dışarıdan taşınarak iliştirildiğini, eklendiğini tanıtlarsak, felsefenin boş kavram oluşunu da tanıtlamış olacağız. Amacımız da budur. Bu işe girişmeden önce bu amaç çok iddialı ve hatta deli saçması gibi görülebilir, öyle olup olmadığını çalışmanın sonunda birlikte göreceğiz.

Felsefe kavramının pozitif içeriklerinin boş içerikler olduğunu tanıtlamayı dört farklı belirlenim üzerinden yapmaya çalışacağız:

1. Bazı filozofların çeşitli felsefe tanımlarını inceleyerek; onlardaki içeriğin, kavramın kendi içeriğinden mi türetildiği, yoksa filozofun ve zamanının geçici-öznel bilincinden mi kavrama aktarıldığını açığa koymak.

2. Bugüne dek felsefenin temel soruları olarak kabul edilen soruların gerçekte hangi alanlara ait olduğunun tespiti.

3. Bilim dizgesinde felsefenin yerinin olup olmadığının araştırılması.

4. Eğer felsefe bir bilgi alanı değil, bir nesnenin bilgisi değil de, her nesnede olan bilginin bir çeşidi ise –o zaman zorunlu olarak her nesnenin bilgisinden değil, her nesnede bulunan bilgi çeşitlerinden söz etmeliyiz– eğer öyle ise bu bilgi türleri hangileridir ve bu bilgi türleri içinde felsefi olanın öteki türlerden ayrımı nedir?

1. Filozofların çeşitli felsefe tanımlarını ele alarak, filozoflar tarafından kavrama yüklenen içeriklerin kavramla ilişkisini inceleyelim.

Aristoteles:

Aristoteles’in tanımından başlayalım: “Felsefe ilk nedenlerin bilimidir.”

Bu tanım, bugün de felsefeyi tanımlamakta sıkışan herkes için can simididir. Hem Aristoteles’in tanımıdır hem de ‘ilk nedenler’ gibi gösterişli ve her şeyi bağlayıcı gibi görünen bir içerik taşır. Tanımı uzaktan değil yakından inceleyelim. Bu tanımda şu üç belirlenim görülüyor:

a) Felsefe bilimdir.

b) Bilimde bilinen nedenlerdir, bu nedenle felsefe nedenlerin bilimidir; ancak türemiş nedenlerin değil; türememiş, zaten var olan ya da başlangıçtaki nedenlerin bilimi.

c) İlk nedenler nelerdir, inceleyelim.

Aristoteles’in 4 neden dediği: tözsel neden, maddi neden, fail neden ve ereksel neden çeşitleri ayrıca a priori kategoriler ya da başka adı ile tikeller ve tekillere önsel tümeller. Yani her varoluşun zemini olan ve onlardan biri olmayınca varoluşun da olamayacağı yüklemler. Aristoteles’te bu yüklemlerin sayısı ondur: töz, nicelik, nitelik, kiplik, ilişki, yer, zaman, durum, etkin, edilgin. Aristoteles’in kendisi bu içeriği, onun mantık kitabı olarak görülen araç anlamında kullandığı, arı us’un bilimi yerine koyabileceğimiz Organon özgün adı ile yaptığı çalışmaya ayırmıştır. Mantık, yani logos’un, Türkçe adı ile us ’un kendinde bilimi. Logos’un kendi bilimi eşittir felsefe denilemeyeceğine göre, Aristoteles’in bu tanımının karşısına felsefe kavramını koyamayız. Çünkü zaten tanımın karşısına konacak felsefe dışında bir kavram vardır, o da lojiktir. Böylece Aristoteles’in tanımının felsefeye dışarıdan getirildiği ve boş tanım olduğu apaçık ortaya çıkar.

İlk nedenleri lojiğin konusu olarak adlandırmak ve kavramlaştırmak keyfi değil, zorunlu bir sonuçtur. Çünkü ilk nedenler logos kavramının etimolojisine tam olarak uygundur; felsefe kavramının etimolojisine ise değil.

Aristoteles, yaptığı “ilk nedenler” tanımının karşısına, tanımın ussal karşılığı olan lojiği değil de belirsiz bir karşılık olarak felsefeyi koyuyorsa; bunun nedeni henüz logos’un biliminin ortaya çıkarak kendine ait olan alanı açık seçik kapsayabilecek düzeyde gelişmemiş olmasıdır. Her ne kadar Aristoteles bu bilim için ciddi bir başlangıç adımı atmışsa da, ilgili bilimlerin bu karışık gelişim basamağında Aristoteles’ten daha fazlasını beklemek imkânsızı beklemek gibi olurdu.

Hegel:

Felsefe denilen alan üzerine geliştirilen en zengin gereç Hegel’in düşünsel üretimidir. Çünkü varlık ve onun bilgisi konusunu kendinden önceki düşünsel momentleri de içeren bir biçimde ve bir bütün olarak –elbette parçalı bir bütün olarak– işleyip önümüze koyan son büyük filozof Hegel’dir. Daha da önemlisi, onun geliştirdiği diyalektik kurgul yöntem ve bu yöntemin zorunlu sonucu olan bilimler dizgesinin kurulması ve bilimler dizgesinde kendisinden önceki bütün filozofların açık-örtük ereği olan lojik biliminin özerk bir bilim, usun bilimi olarak doğuşunu da Hegel’e borçluyuz. Bu nedenlerden dolayı kendisinden sonra bu alanların işçilerinin öncelikle ve döne döne sarılacağı metinlerin başında Hegel’in metinleri gelir. Oysa Hegel’den sonra bu alan, bir bütün olarak geliştirilmek bir yana donup kalmıştır. (Son yıllarda ona dönül gelişen ilgi bir yana) Hegel’in, usu yanılgıdan korumak için felsefenin yöntemi olarak, kendisinden önce benimsenmiş olan geometrik yöntemi bile zorunluluk kategorisini açık seçik kapsamadığı için yetersiz sayması ve zorunluluk kategorisini hakkı ile taşıyan tek yöntemin kurgul yöntem olduğunu bulması, onun tanıtlamaya ne kadar değer verdiğini ortaya koyar. Ama aynı Hegel’in, konumuz olan felsefe kavramının tanımlamalarına geldiğinde, bu tanımların tanıtlamalarında, çoğu zaman zorunluluk kategorisini işletmede pek hassas olmadığını görürüz.

Küçük Mantık kitabının giriş bölümünde 18 sayfa içinde seksenden fazla felsefe sözcüğü geçer. Amaç felsefi olanı felsefi olmayandan ayırma çabası ise bu amacın başarılıp başarılmadığını göreceğiz. Ama öncelikle biçimsel bir tuhaflıktan söz edebiliriz. Beklenir ki, mantık kitabının girişinde mantıksal olanla mantıksal olmayan ayrımı incelensin. Bir alan düşünün ki, o alanın bilgisinin karakterini, alanın kendi adından ve içeriğinden türeyen bir kavram olan mantıksal ile değil, salt alışkanlığın kabulüne dayanan bir tutumla, alana nasıl girdiği açık olmayan bir kavramla (felsefe) betimlensin. Hegel için mantıksal olan ile felsefi olan özdeş olabilir. Bu yanlış ön-kabul bile bir mantık kitabında felsefi olanın tanımlanması için bu kadar çabanın nedenini ve gereğini açıklamaya yetmez.

Şimdi, bu gaipliği elde tutarak felsefi olanın, felsefi olmayan ile ayrımının yapılmaya çalışıldığı bu metinden birkaç tanımlama ve tanımlananın tanıtlanmasının örneğinde zorunluluk kategorisinin işletilip işletilmediğini görelim:

“Felsefe, hiç kuşkusuz nesnelerine ilk olarak din ile ortaklaşa iyedir. İkisi de gerçekliği nesneleri olarak alırlar (sanki öteki bilimler nesne olarak gerçeklik dışında başka bir şeyleri mi alır) ve dahası en yüksek anlamda, salt Tanrı’nın gerçeklik ve salt onun gerçeklik olması anlamında” saltık gerçek Tanrı ve logos’tur. Tanrı ve logos’un bilimi logos lojik (kurgul mantık bilimi), bu nedenle bu tanımın göndermesi logos ve onun bilimi olarak logos-lojiğedir, yani felsefe diye özgün bir alana gönderi yoktur, öyleyse boş tanımdır.

Yeni bir tanım alalım: “Bundan başka, ikisi de (felsefe ve din) sonlunun alanlarını; doğayı ve insan tinini, bunların birbirleri ile ve gerçeklikleri olarak tanrı ile ilişkilerini ele alırlar”.[1] Buradan şu çıkar; felsefe, tanrıbilim ve Tanrı’nın sonlu alanlarındaki tin ve doğadaki açınımlarının kendi aralarındaki ve Tanrı ile aralarındaki ilişkileri ele alır. Böylece nasıl Tanrı’nın dışında bir şey yoksa felsefenin dışında da bir şey yoktur ve felsefe her şeye ve tüm alanlara dair bilgidir. Hegel, felsefenin içine her şeyi sokarak onu belirsiz kipte sunar, eğer bir belirlilikten söz edeceksek felsefe Tanrı’dan doğan her şeyin bilgisi olarak görünür. Burada ayrım nereye düşer belirsiz kalır, kısaca felsefeye dair özgün bir belirleme yapılmaz. Tanrıbilim, tin bilimleri ve doğa bilimlerine, kısaca var olan her şeye gönderme yapılan bir belirlenimde takılıp kalır. Boş tanım.

“Felsefe ilkin genel bir anlamda nesnelerin düşünülerek irdelenişi olarak tanımlanabilir”.[2] Hiçbir nesne düşünülmeden irdelenemez, ya da hangi bilim dalına ait olursa olsun nesneler düşünülerek irdelenir. Yine ayrımsız bir tanım. Başka şeylerde olmayıp da felsefede olan özgün bir yüklem ya da belirlenim yok. Boş tanım.

“Ama yine de felsefe, kendine özgün bir düşünme kipi, düşünmeyi bilgiye ve kavrayan bilgiye dönüştüren bir kip olduğu için …”[3] Hegel burada felsefi olanın ve olmayanın ayrımına ilişkin gerçek ayrım diyebileceğimiz bir yüklem kullanır. Ayrım vardır ve bu ayrım kipsel ayrımdır, der. Fakat daha yakından bir bakış, koyulan bu ayrımın ilgisiz bir ayrım olduğunu görür. Felsefeye ayrılan “kavrayan” yüklemi zeminden yoksun olduğu için boşa düşer. Çünkü bilgiyi kavrayan ve kavramayan diye ikiye ayırmak, felsefi olanı kavrayan bilgi yanına koymak, felsefi olmayan bilgiyi öte yana koymayı zorunlu kılar. Felsefi olmayan bilgi matematik midir? Fizik ya da öteki doğa bilimleri mi? Yoksa tin bilimleri mi? Eğer bu alanların bilgilerine kavramayan bilgi diyorsak bundan onların sanı olduğundan başka bir şey söylemiş olmayız. Ama biliyoruz ki bu alanların gerçek bilgileri kanıtlanmış ve bu nedenle nesnesini kavrayan bilgilerdir. Yok, eğer kanıtlanmış bilgi hangi alanda olursa olsun felsefi ise, kanıtlanmış ne kadar bilgi varsa hepsine felsefi bilgi dememiz gerekir; çünkü tüm bu bilgiler kavranmıştır. O zaman felsefi olanla olmayan arasına yerleştirmeye çalıştığımız ayrım öğesi yeniden yiter. Kavramaktan, bilginin nesnesini kavraması kastediliyorsa, nesnesini kapsamayan bilgi olmaz. Her bilgi, düşüncenin kavrayan bilgiye dönüşmüş kipidir, kavranmayan bilgiden kastedilen kanıtlanmamış bilgi ise, o zaten sanı düzeyindedir ve Hegel’in her fırsatta hatırlattığı gibi, sanı ise bilgi değildir.

Kavrayan ve kavramayan denilen bilgi kipleri, bilginin kendisi ile ilgili değil, bilgiyi bilmeye çalışan öznenin kendisi için ise, burada öznenin bilgi ile ilişkisinin soyut ya da somut, süreçli-süreçsiz, içrek-dışrak oluşu söylenmek isteniyorsa; bu bilgi ile değil, bilen bilinç ile ilgilidir. Üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olması nesnel bir bilgidir ve farklı iki kipte değildir. Onu kanıtlayarak anlamış birisi için kavranmış, salt formül olarak ezberlemiş birisi için ise kavranmamış olabilir. Bu durumda farklı kiplerin ölçütü bilgi değil, iki farklı öznenin iki farklı bilinç kipidir. Sonuç olarak bilgi için kip ayrımı düşer. Kip ayrımı bilinç biçimleri için söz konusu olur. Çünkü bilgi öznesinden bağımsız olarak vardır. Özne, en genelde bilgiye bir şey katmaz; öznenin bilgiye katkısı, katkı yapmaması veya nesnenin özünü kendinde kipinde korumasıdır. Böylece, Hegel’in tanımındaki kavrayan ve kavramayan bilgi ayırımı boşta kalır. Çünkü bütün bilim dallarının bilgisi, düşünmeyi bilgiye, kavrayan bilgiye dönüştüren kiptedir. Felsefe için özgün bir kip tanımı yapılır, ama aynı cümlenin içinde bu özgün denilenin bilginin içine tüm bilimlerin bilgisi sokulur ve felsefe kavramına yüklenen özgün yan ile özgün olmayan, her bilime özgü olan ya da her bilimde ortak olan yan tarafından yok edilir. Özgün yan boşta kalır. Yine boş bir tanım.

Bir başka tanım ise:

“İlk olarak, ‘üzerine düşünme’ bütününde alındığında felsefenin ilkesini (ki başlangıç da demektir), başlangıcını kapsar; felsefenin ilkesi ve başlangıcı “üzerine düşünmedir”.[4] Bu ifade de felsefeye özgün hiçbir belirlenim yoktur, çünkü salt felsefe değil her tür bilgi üzerine düşünme işlemi ile elde edilir. Üzerine düşünmeden bilgi ancak Hegel’in çok yerinde kullandığı deyimle ‘uykuda’ verilir. Bu da boş bir tanımdır. “Ve bundan sonra, yakın zamanlarda (Luther Reformasyonu zamanından sonra) bağımsızlığı içinde felsefe yeniden çiçeklendiği zaman, başlangıcında Yunan felsefesinin başlangıcında olduğu gibi salt soyut bir tutuma girmeyip tersine, kendini aynı zamanda görüngü dünyasının ölçüsüz görünüşü içindeki gerecine verdi; bütün bunların sonucunda felsefe adı öyle bilgi dallarına uygulanır oldu ki, bunlar görgül tekillikler denizindeki değişmez ölçü ve evrensellerin bilgisi için olduğu gibi, olumsalın sonsuz çokluğunun görünürdeki düzensizliğinde yatan zorunluluk ilkesinin ya da yasaların saptanması ile uğraşıyorlardı.”[5] Felsefe, reformasyondan sonra, salt gereç olarak salt soyut nesneleri değil, görgül nesneleri de içine aldı. Çünkü görgül nesnelerin bilgisinde de zorunluluk ve yasallıklar vardır (Bir gereç genişlemesinden söz ediliyor, görüngü dünyasının). Aynı zamanlarda, “Felsefe adı verilen o bilimlere (şimdi bütün bilimlere felsefe adı veriliyor) kabul ettikleri başlangıç noktası nedeni ile görgül bilimler deriz. Yine de ortaya çıkardıkları özsel sonuçlar yasalar ve genel önermelerdir” der, Hegel Küçük Mantık’ta.

Nesnesi görgül olan bilimlerin de bilgisi, yasalar ve genel önermelerdir, deniliyor. Başka türlü olamayacağına göre yine aynı noktaya geldik, tüm bilimler felsefedir çünkü tüm bilimler yasalar ve genel önermelere sahiptir. Yine felsefe için özgün bir içerik yok. Yine boş tanım. “… Böylece Newton fiziğine felsefe adı verilirken, Newton en büyük felsefeci ününü sürdürmektedir. Ama giderek felsefe adı, araç üreticilerinin fiyat listelerine dek indirilerek, özel bir manyetik ya da elektrikli aletler başlığı altına düşmeyen, basınçölçer, ısıölçer gibi aygıtlara felsefi aletler denir.”[6]

Carnap, felsefe kavramının bu belirsizliğine, gevşekliğine isyan eder ve Viyana Okulu’nun çıkışının gerekçesini açıklarken bu tutumunu pek açık anlatır:

“Benim ve arkadaşlarımın ait olduğu Viyana çevresince benimsenen görüşlerin genel yapısı üzerine kimi noktaları işaret etmekle işe başlarsam asıl yazımı okuyucunun anlaması daha kolay olacaktır.”[7]

“İlk olarak bir felsefe okulu olmadığımızı ve aşırı felsefi savlar da ortaya koymadığımızı (felsefenin aşırısı, ılımlısı vb. olabilirmiş gibi) vurgulamak istiyorum. Buna şöyle bir itirazda bulunmak mümkündür. Şimdiye kadar ortaya çıkmış bütün felsefi okulları reddediyorsunuz; çünkü kanılarınızın çok yeni olduğunu sanıyorsunuz; fakat her okul bu yanılsamayı paylaşır ve siz de bir istisna değilsiniz. Ancak burada cevap verilmesi gereken Özsel bir ayrım vardır. Yeni herhangi bir felsefi okul, bütün önceki kanıları bir yana atsa da, eski sorulara (eski sorular hangileri) belki daha iyi dile getirilmiş olarak cevap vermek durumundadır. Fakat biz felsefi sorulara hiç cevap vermiyoruz ve hatta bütün felsefi soruları reddediyoruz. Çünkü biz mantıksal çözümleme ile ilgiliyiz. Eğer peşinde koştuğumuz şeyin adı hala felsefe olacaksa öyle olsun.”

Carnap, kendi çıkışlarının felsefe kavramının belirsizliğine karşı tepki olduğunu pek açık söylüyor, onları bu tepkinin sürükleyeceği yerin felsefenin belirsizliğine karşı belirlenimi ve sınırları olan lojik bilimi (mantık) olması gerektiği us yürütümünün doğal sonucu olmalıdır. Carnap ve çevresinin tepkisi haklı görünür. Ancak salt tepki, tepkiye neden olan içeriği kavramamış ise tepki duyulanın yerine konulan şey, tepkinin nedeninin dışında bir hedefe yönelir. Böylece Carnap ve çevresi, sorunu mantıksal olarak ortadan kaldırmış ve çözüme olanak sağlamış olan Hegel’in lojik’i yerine tekil bir alanın, dilin lojiğine (mantığına) sarılır.

Kalkış noktalarında haklı görüldükleri kadar, varış noktaları için de hoş görülebilirler. Çünkü lojik (mantık), kurgul mantık olarak Hegel tarafından üretilmişti, ama bu bilimin üretilmesinin felsefe kavramının içeriği üzerinde doğurması gereken, doğurduğu ve doğuracağı sonuçlar ne Hegel’in kendisi ne de sonrası tarafından doğru olarak kavranabilmiş değildi. Bir başka anlatımla Hegel’in lojiği sanki üretilmemiş, üretildiği kabul edilse bile onun üretimi ile ortaya çıkması gereken değişimler, hiç kimse tarafında yeterince ortaya koyulmuş değildi. Hem Viyana çevresi hem de daha sonra, lojiğin ve dizgenin merkezinden kopuk, tekil alanları ilke edinen akımlar, doğru yere yönelmek için ellerinin altında bir lojik pusulasından yoksundular. Bu yüzden bu eksiklik salt Viyana çevresi değil, daha sonra pek çok modern felsefe akımının ortaya çıkmasında da ana moment olmuştur. Varılmış olunan nokta onu getirenler tarafından bile yeterince anlaşılamayınca, onu takip edenler tarafından anlaşılamaması da çok yadırganır bir şey değildi. Kanımızca tüm bu felsefe akımları usun gelişim çizgisinin öne koyduğu sorunların çözümünde bu momenti atladıkları için (lojik biliminin ortaya çıkışını) önemli bir ilerleme sağlayamamıştır.

Şimdi Hegel’in tanımlamasına devam edelim: “…Böylece özellikle yakın zamanların bilimi olan ve Almanya’da, ussal devlet ekonomisi ya da kuramsal devlet ekonomisi denilen Politik Ekonomi de felsefe adını almıştır.”[8] Görülüyor ki, Almanya’da nedeni muamma olmak üzere politik ekonomiye felsefe diyebiliyorlar, İngiltere’de ise Newton en büyük felsefeci sayıldığına göre fizik, belki matematik, felsefe adıyla adlandırılır. Başka ülkelerde bu adlandırmaların nasıl olduğu anlaşılabilir; hangi ülke neye felsefe diyebileceğine, kendisi karar verir! Hangi filozofun neye felsefe diyeceğine ve neyi felsefe dışına atacağına kendisinin karar vermesi gibi. Bütünüyle öznellik tarafından kuşatılmış felsefe kavramına bu kadar hoyrat davranmaya us nasıl bu ölçüde duyarsız kalmıştır, anlamak zor.

Bugün de, felsefeye dair pozitif bilinç bundan daha öte değildir. Hegel’in felsefeyi bilim düzeyine çıkarmış olma iddiası; Hegel’den sonra pozitif bilinçte yer bulmadığı gibi bu karışıklığa, her yana doğru ve her cinsten daha da karışık eklentiler yapılarak felsefe kavramı daha da içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Bu sonuç, Hegel’in felsefeyi bilim düzeyine çıkartarak yalınlaştırdığı ve karmaşadan kurtardığı savının edimsel olmadığını veya etkisizliğini açığa koyuyor. Bu durum Hegel’in anlaşılamaması gibi bir gerekçenin sonucu değil, sadece Hegel’in bu karmaşayı ortadan kaldırmak yerine (bunu sadece kendisi başarabilecekken) daha da karıştırdığı sonucunu gösterir. Hegel’in, bilim düzeyine çıkardığı felsefe değil, kendisinden önce Hume, Kant, Lebiniz gibi filozofların “metafizik” diye adlandırdığı ve kendisinin bunu düzelterek “lojik” adı koyduğu mantık bilimidir. Bilim düzeyine yükselen şey, Kant’ın itiraf ettiği gibi bilim düzeyine çıkaramadan kendinden sonraya miras bıraktığı ve nerede ise düşünce tarihinin bütün büyük düşünürlerinin emeği ile içerik kazanmış ve Hegel’in, Kant’ın bıraktığı mirası sorumlulukla üzerine alarak geliştirdiği ve bilimler alanında bağımsızlık ve özerklik kazandırdığı, logosun bilimi olarak logos lojik, aynı anlamda us’un kendinde bilimi olarak us-bilimdir. Bu kazanım insan düşüncesinin merkezindeki amaç olarak her büyük filozofun çalışmasında ya örtük ya yarı örtük ya da apaçık (Kant’ta olduğu gibi) kiplerde süregelmiştir. Hegel’in bu eserinden sonra gerçekte hem felsefe kavramı hem de Kant’ın, Hume’ın ve hatta en genelde metafizik kavramı düşünsel alan dışı kalmış ve sadece düşüncenin tarihinin bir gelişim döneminde büründükleri yanlış anlamların taşıyıcıları olarak rollerini tamamlamışlardır. Hegel bu sonuca kadar ilerlemiş olmasına karşın bu muazzam sonucun, felsefe kavramı üzerinde yapması gereken değişikliği her nasılsa atlamış ve karmaşayı kaldırmak için gereğini yapmış olmasına karşın, son adımı atamayarak kavramı karmaşa içinden bırakmıştır. Öyleyse bu karışıklığa son verme görevi bize miras olarak bırakılmıştır.

“Üzerine düşünme bu gereksinimleri (zorunluluk gereksinimini) doyurmaya yöneldiği sürece, gerçek felsefi düşünce kurgul düşüncedir[9] Öncelikle bu anlatımdan, daha önce felsefe ile ilgili söylenenler gerçek felsefe değil de, eksik ya da yanlış felsefe vb. bir anlam çıkar. Daha önceki alıntılar, Hegel’in çok önem verdiği ve bu cümlede de en önemli yüklem olan zorunluluk gereksinimi ile uyumsuzdur ve hatta bu gereksinime karşıttır. Bir başka yandan, felsefe kavramının özgün karakteri olarak öne sürülen kurgul kavramı gerçek her bilgi türü için bir zorunluluktur. Çünkü varlık kurguldur ve bilgi varlığın bilgisidir. Kurguldan anlaşılması gereken; somut, olgusal, organik yüklemlerini de içerecek biçimde; bir bilginin bütün içindeki biçiminin olduğu gibi, taşıdığı çelişkiler ve bu çelişkilerin bir uyumda birliğe gelişini ya da onu bütünsel bağlarından soyutlamadan ortaya koyuluşu olarak anlaşılmalıdır. Bir fizik formülü ya da etik alanla ilgili gerçek bir yargı zaten bu özellikleri taşır. Kurgul bilgiyi kurgul yapan karşıtların birliği ve zorunluluk gereksinimi her tür tanıtlanmış bilgide içerilidir. Böylece Hegel’in kurgul yüklemini salt felsefe için ayırması boşta kalır.

“Görgül bilimler bir yandan görüngünün tekilliğinin algılanışında durup kalmaz, tersine, düşüncenin yardımı ile evrensel belirlenimleri, türleri, yasaları bularak felsefeye gereç sağlarlar.”[10] Böylece tüm bu tikellerin içeriklerini felsefeye alınmaya hazır duruma getirirler.

Tekil bilimlerin evrensel belirlenimleri, yani yasaları felsefenin gereci ve içeriğidir demek, tekil bilimlerin içeriği felsefenin içeriği demektir. Tekil bilimlerin içeriği felsefenin içeriği ise felsefenin içeriği tekil bilimlerin içeriği demektir. Öyleyse felsefe ve tekil bilimlerin içerik açısından taşıdıkları aynı yüklemdir, evrensellik yüklemi. Böylece felsefeye özgü bir yüklem arama çabası yine boşta kalır. Çünkü felsefeyi öteki bilimlerde bulunan öznellik yüklemi yolu ile ayırmaya çalışırken, felsefeye özgü olan evrensellik yüklemini öteki bilimlere de yükleyerek, ayırmacı birliği sağlayan olarak önerilir. Bu durumda ayırmaç ayırmaç olmaktan çıkar ve ayıracaklarını birleştirerek amaçladığı sonucun olumsuzlanmasına ya da inkârına çıkar.

“Felsefe hakikatin nesnel bilimidir, bilgiyi kavrayan zorunluluğun bilimidir ve ne sanıdır ne de sanıların evirilip çevrilmesidir.”[11]

Öznel bir bilim olamaz, her bilim gerçekliğin gerçek bilgisidir. Gerçek her bilgi, bilgiyi kavrayan zorunluluğun bilimi olabilir, gerçek bilgi sanı olamaz. Başka Hegel alıntılarında da gördüğümüz gibi, bu nitelikler felsefe biliminin nitelikleri ise geriye kalan öteki bilimler bu bilimin özelliklerini taşıyamadıkları için; öznel, zorunluluğa dayanmayan ve sanılardan ibaret olacaklardır, ya da tüm bilimleri bu nitelikler altında göreceksek felsefe dışında bir bilim olmayacaktır. Felsefe ve felsefe olmayan ayrımını yapmak için anlamsız bir çaba.

“Ve felsefe,” diyor, Hegel “düşünceleri, kategorileri, ya da daha sağın bir deyişle kavramları tasarımların yerine geçirir. Genel olarak tasarımlar düşünce ve kavramların (sadece kavramların demesi gerekiyordu, daha arı bir ifade olması için) eğretilemeleri olarak görülebilirler” (felsefenin nesnesi yine üzerinde doğrudan durulan bir şey değil). Felsefi bilgi diye tasarımsal bilgi yerine kavramsal bilgi olarak ayırt ettiği bilgi kipi, öteki bilimler için de geçerlidir. Çünkü bütün bilimler şu ya da bu şekilde kavramlarla çalışır, tasarımlarla değil. Hatta tekil bilimler için tasarımdan başlamak ya da tasarımdan kavrama ilerlemek çok daha fazla gereklidir.

Hegel’in sözlerini daha yakından inceleyince ayrım olarak koyulanın ayrım değil, ortak olan olduğu daha açık görülecektir.

Hegel diyor ki: Öteki bilimlerin nesnesi, tasarım yetisi tarafından dolaysıza verilidir.”

Burada felsefenin nesnesinin,

1. Tasarım yetisi tarafından belirlenmediği ve böylece

2. Dolaysız bir şey olmadığı; evrik olarak dolaylı olduğu görülür.

Hegel gibi uslamlamalarının tanıtlanması konusunda tavizsiz bir felsefecinin bile felsefenin nesnesi, tanımı, konusu ile ilgili uslamlamalarında ne kadar çok noktayı tanıtlamadan geçtiğini hayretle görüyoruz.

Görgül ve felsefi bilimler ayrımında nesnelerin görgül olup olmamasına göre bir ayrım tatmin edici görünmüyor. İlkin görgül olan bir nesnenin görgülüğü duyular içindir, düşünce için değil, düşünce için her nesne düşünseldir. Öyleyse bilme sürecinin başlangıcı olarak görgül olan kendini süreçte sürdürmediği için hiç olmazsa burada ayrıma yol açmamalıdır. Çünkü ayrım geçicinin neden olduğu bir ayrımdır ki, geçici ayrımdır, geçecektir ve ayrım ortadan kalkacaktır.

Felsefi olanı, aynı cinsten olan öteki kavramlardan ayıran yüklemlerin kavramsal, zorunluluğa dayalı, somut vb. yüklemlerle tanımlamak, felsefe dışında kalan alanlara ve onların bilimlerine bu ayrımda karşıt kip olan; kavramsal olmayan, görüngüye dayalı, somut olmayan, zorunluluk gerektirmeyen kipler, yani bilgi olmayan salt sanı kipi kalır. Böylece felsefeyi bilimselleştirelim derken öteki bütün bilim dallarını sanıya, kuşkuya teslim ederiz. Bunu yapabilmenin imkânsızlığı ise, felsefeye yüklediğimiz bilginin, mutlak olarak gereksindiği kavramları (kavrayan bilgi, somutluk, zorunluluk) özel olarak ve sadece felsefe kavramının içine, onda olmamasına karşın bizim tarafımızdan salt kafa karışıklığından dolayı koyulduğu sonucu çıkar.

Hegel’in felsefeyi bilim düzeyine çıkarma iddiası açıktadır. İlk yapıtı olan ve nerede ise bilimin her alanına girip çıkan “Tinin Fenomolojisi”ni dizgenin neresine koyacağına, yani onu nereye yerleştireceğine bir başka anlatımla konusunun hangi alana ait olduğuna kendisi de karar verememiştir. Oysa bu kitap, her alanı, her bilim dalını kapsar ve bu yüzden her şeyi kapsayan bilime felsefe dememiz gerekirse, tam olarak felsefi biliminin kendisidir. Bizce, bu kararsızlığın ya da kuşkunun nedeni, lojik biliminin yaratılmasına karşın dizge içindeki yerinin oturtulamamasıdır.

Hegel’in felsefeyi bilim düzeyine çıkarma iddiası, lojik bilimini kurması ve bunun doğurduğu sonuçlardan başka bir şey değildir. Kuşku yok ki bu başarı tüm düşünsel alanın en büyük dönüşümlerinden biridir. Henüz bu değişimde ortaya çıkan mantık bilimini kullanamıyor ve ondan yeterince yararlanılamıyor olsak da.

Hegel, felsefeyi bilgi sevgisi olma anlamından, ya da bir duygu kipinden bilim olma anlamına ya da kipine yükselttiğini söylese de, kendisinden sonra felsefenin bilim olmadığı konusundaki düşünce ne kadar yaygınsa felsefenin bilim olmayıp ne olduğu konusunda da düşünceler o kadar çeşitli, dağınık ve özneldir.

Heidegger:

Felsefe kavramının içeriğinde ne olduğunu filozofların felsefe tanımları üzerinden tartışmaya Heidegger’in “Nedir Bu Felsefe” (Alfa yayınları, 1995) adlı kitabından bazı alıntılarla devam edelim. Heidegger bir sunumda bu soruya yanıt arıyor. Öncelikle felsefenin ne olduğu sorusunu doğrudan yanıtlamıyor, yanıtı arıyor. Nasıl arıyor, yöntemi ne, anlamaya çalışalım:

“Nedir bu felsefe dediğimizde, dışımızda bir şey hakkında konuşuyoruzdur ya da o bizim dışımızda bir yerdedir” (Boş laflar). Karşıya almak ile söylenmek istenen, bilmek istediğimiz nesne hangi alanda olursa olsun; ister doğada, ister toplumsal ilişkilerde, isterse bizim kendimizde, onu bir zamanda ve bir mekânda duyusal olarak karşımıza almak değil, düşünsel olarak, düşünülen şeyin düşüncesini; düşünen olarak düşüncenin karşısına almaktır. Felsefenin dışından içe doğru ilerlemek gerektiğini söylemeye çalışıyor ve diyor ki: “…Demek ki konuşmalarımızın yolu öyle bir tür ve yolda olmalıdır ki, (yani özel tür bir konuşma olmalıdır ve özel bir yolda olmalıdır… Peki.) felsefenin konu edindiği şey bizim kendimizi ilgilendirsin, bizi önümüzde etkilesin. Bu etkilenme”, diyor Heidegger, “duyusal, duygusal olur” (sanki felsefeyi duyusal bir nesne olarak önüne alabilirmiş gibi!). Ve boş birkaç cümleden sonra duyuların irrasyonel olduğu gibi sıradan bilgilerle devam ediyor. Buradan duyuların felsefede yeri yoktur, böylece felsefenin rasyonel olduğu söyleniyor ve daha öte şöyle diyor; “Felsefe sadece rasyonel değil ayrıca rasyonun asıl yöneticisidir.” Nihayet dikkate alınacak bir önerme ile karşılaşırız.

Heidegger “Felsefe rasyoyu da yönetir,” diyor. Rasyoyu ne yönetirmiş, felsefe. Heidegger’in söylediği bu. Oysa rasyo, kendi kendisi tarafından yönetilen tek şeydir, saltık öznedir, Tanrı’dır, logos’tur. Eğer rasyoyu felsefe yönetir dersek rasyodan daha rasyo bir şey vardır, rasyodan daha rasyo olan şey felsefedir demiş oluruz.

Yine de biz burada Heidegger’in demek istediğini, felsefeyi yönetenin, onun nedeni ya da onun özü olan rasyo olduğu düşüncesinin bir tanım değeri olup olmadığına bakalım. Rasyo ustur, rasyo felsefe demek ise, felsefe usun bilimi demektir. Usun bilimi düşünce tarihi boyunca geliştirilmiş ve Hegel’de bir biçime kavuşturulmuş lojiktir. Lojik usun kendinde bilimidir ve ona felsefe diyerek başka bir ad vermek o bilim dalına bir şey katmaz, tersine onda kargaşa yaratır. Felsefe mantıktır ve mantık eşittir felsefe demek, rasyonel değildir. Böylece Heidegger felsefe kavramının özgün yanını ararken o özgün yanı, en genel bilim olarak lojik’in özgün yanında bulur ve özgün yan arayışı başka bir şeyin özgün yanı olarak koyulur. Sonuçta, farkında olmadan ulaşmak istediği yönün tersine doğru ilerler ve doğal olarak kaçındığı soruna yakalanır. Ayrımı ararken başka bir kavramla içerik birliğine varır.

Heidegger, çalışmasının ilerleyen aşamasında daha farklı sözcüklerle aynı noktaya bir kez daha uğrar. Felsefe “varlıkta var olanı ele alır”. Varlıkta var olan nedir, us’tur. Usun bilimi mantıktır, felsefe eşittir mantık demektir. Var olan bir şeye eşit başka bir şey varsa ikisinin birlikte varlığı gereksizdir ya da daha doğrusu ikisinden biri zaten yoktur.

Görüldüğü üzere Heidegger, felsefi olanın ayrımı için ussal hiçbir şey öne sürmez. Kuşkusuz elde edilen bu sonuç, ussal olmayanı doğrulamaya çalışan herkesin varacağı zorunlu sonuçtur.

Russell:

Russell’ın “Felsefenin Sorunları” adlı çalışmasının ilk bölümü, görüntü ve gerçek üzerinedir. Russell, bu bölümde görüntü ile gerçek arasındaki farklılıkları Descartes’in balmumu örneğine benzer bir biçimde, masa örneği ile uzun uzun anlatır, Russell’ın bu açıklamasından anlarız ki felsefe görüngü değildir! Oysa düşünce ile duyumun aynı olmadığı gerçeği, her bir bilgiyi bilmeye çalışan her bir öznenin geçmesi gereken ilk ciddi uğraktır.

Düşünce ile duyumlar ilişkisi, bilme sürecinin içindeki en büyük sorun olarak Antik Yunan’da ortaya çıktı. Ya da Antik Yunan’ın özgün yanı ya da özü bu sorunun o toplumun nesnel bilincinin gündemine gelebilmiş olmasıdır. Felsefe de Antik Yunan’da ve aynı zamanda ortaya çıktı diye, bu sorunun (duyular ve düşünceler arasındaki ilişki) salt felsefi bir sorun olduğunu iddia etmek, görüntü ile gerçeğin aynı olmadığını kanıtlamaya çalışırken; görüntü ile bilginin aynı olmadığının anlaşılamamasının bir örneğini, ya da önceden tanıtlanmış bir bilgiyi bir daha tanıtlamaya çalışmak, ama bu tanıtlamayı yaparken tanıtlamanın amacını tanıtlanan şeye uygulayamamayı, ya da Antik Yunan’dan binlerce yıl sonra bile görüntüden bilgiye ilerleyememeyi ifade eder.

Antik Yunan’da felsefe süreçteki görüntüdür, çünkü her bilgi, felsefe görüntüsü altındadır, ne ayrım vardır ne de ayrımsızlık. Yine aynı anlamda ne tekil bilimler vardır ne de tekil bilimlerin koptuğu en tümel bilim olarak kendinde logos’un bilimi olarak lojik. Bu yüzden ayrımın neyin ayrımı ve ayrılanın neyden ayrıldığı ve bütünün neyin bütünü olduğu belirsizdir. Gerçek ise bilginin ne olduğu sorunudur. Çünkü orada ana amaç ve nerede ise her çabanın amacı, neyin bilgi, neyin ise bilgi olmayıp görüngü ya da duyum olduğunu ayırt etmek üzerinedir. Bu özgün dönemde (felsefenin görüntüsü ile gerçeği kapattığı), gerçek olarak kendinde bilgi kalıcı kipte, yalnızca insan için olan bilgi geçici kiptedir ve bu yalancı kip olumsuzlanacak olan geçici bilincin kipidir. Antik Yunan’da da gerçekte bilgi sorunu epistemolojinin sorunudur; o henüz olmasa bile, çünkü henüz epistemolojinin olmaması görüntüdür. Konunun gerçek sahibi epistemoloji bilimi felsefe kavramının içinde kayıptır ve epistemolojinin nesnesi her bilimin nesnesi gibi felsefenin nesnesi olarak görünür ve bu görüntüdür. Aslında hiçbir tekil bilim henüz kendi alanında yerini almış değildir. Bütün alanları salt felsefe temsil ettiği için ve görünmeyen alanda henüz tekil bilimler görünmeyen olduğu için ve görünen sadece felsefe olduğu için, bu tutumdaki bir bilinç için, görünen var görünmeyen yoktur; felsefe vardır, başka hiçbir bilim alanı ve dalı yoktur. Bu geçici durumu Russell kalıcı olarak görür ve gösterir. Eleştirel usa başvurmaz, pozitif nesnel tin için henüz olumsuz olanı sadece yokluk sayar.

Daha ilerde Russell, felsefenin karakterini ortaya koyduğunu düşündüğü şu soruyu sorar: “Dünyada mantıklı düşünen hiç kimsenin şüphe duymayacağı kadar kesin doğrulukta bir bilgi var mıdır? Felsefe böyle en uç soruları yanıtlanma girişiminden başka bir şey değildir…” Russell’ın bu sorusu bir tekil bilim olarak epistemolojinin alanına girer. Epistemoloji bu soruya yanıt aramazsa varlığının gereği nedir? Konu epistemoloji biliminin altına girerse –ki burada adı üstünde denilen durum vardır– felsefenin içinden çıkmış olur ve bu durumda felsefenin içinde böyle bir sorunun kendisi ve yanıtı boşuna aranır. Tanım boşta kalır.

Felsefe eleştiridir, ne demektir?

Russell’ın konuya ilişkin ciddiye alınabilecek ikinci bir yaklaşımını görelim: “Bilime açık olup da felsefeye kapalı olan bir bilgelik kaynağı yoktur ve felsefenin vardığı sonuçların bilimin vardıkları ile kökten bir ayrılığı yoktur. Felsefeyi bilimden ayrı bir irdeleme alanı yapan şey eleştiridir…”[12]

Öncelikle eleştiri tek başına soyut olarak alındığında salt bir olumsuzlamadır. Bir başka deyişle eğer eleştiriyi tek kutuplu alırsak arkasından eleştiriye yanıt gelmemesi gerekir. Russell’ın us yürütümüne göre şöyle demeliyiz; felsefe eleştirir ama yanıt vermez, felsefe eleştirir ya da olumsuzlar ama olumsuzu olumluya dönüştüremez. Niçin? Çünkü olumlu olan ya da eleştiriden sonra ortaya çıkan olumlama bilgidir, bu işlem ise bilimin sınırları içine düşer, felsefenin ilgisi dışında kalır. Bir başka deyişle felsefe bilgi ile ilgilenmez onun ilgisi yalnızca eleştiri iledir, bilgiyi bilime bırakır. Oysa eleştiri her tür bilgiye önseldir. Her olumsuzlanan şey tıpkı olumlananda olduğu gibi bir bilgidir, olumlanan ile arasındaki fark olumlananın bir eleştirinin içinden geçmiş, yani olumsuzlanmış olumlanan olmasıdır.

Russell’ın tutumu diyalektiktir ve diyalektikte kalır. Kurgulla ilerlemez. İki yanı ayırır ve öyle bırakır. Oysa iki yan ayrı ayrı yani birbirinden soyutlanmış olarak anlaşılabilirler ama ayrım kipinde somut olarak var olmazlar. Olguda, kurgul kipte ya da birlik kipinde ise somut ve birbirinin içinde tek bir öğedirler.

Bilim açısından durum daha az vahim değildir. Felsefe ile bilim, sanat ve günlük yaşam (ne demekse) ayrımını eleştiri yüklemi üzerine oturtmak düşünceyi hangi uçlara kadar vardırılıyor bakalım. Felsefe eleştirel olansa ve felsefenin bilimden ayrım noktası eleştirel olması ise bilim, eleştirel olmayan kutupta yer alır. Bu konuda us yürütümünü ilerletme cesaretini gösterenlerin varacağı yer başka bir yer olamaz. O noktaya dek düşüncesini ilerletmiş felsefe hocalarımızdan, Betül Çotuksöken, “Felsefi Söylem Nedir?” adlı çalışmasında bu ayrımı şöyle ifade ediyor: “Her şeyi konu edinebilen felsefe, ayrıca kendini de konu edinebiliyor. Felsefe, bilime de, sanata da niteliklerini ortaya koyabilme amacı ile sorular yöneltebiliyor. Ama ne bilim ne de sanat böyle bir işlevi üstleniyor, bilim de sanat da kendini sorgulama etkinliğini gerçekleştiremiyor.”[13]

Bu us yürütme tutumu Russell’ın da tutumudur ve bilimin ne derece değersizleştirilebileceği ve alçaltılabileceğini de çok iyi gösterir ve çıkarım çok basit bir düşünme etkinliğinin yoksunluğundan kaynaklanır. Sanki felsefe dışında bütün bilgiler bir süreçte üretiliyor değil de, bizim için hazırlanmış, tamamlanmış olarak önümüze kendiliğinden geliyor veya bir bilgi, bilim adamının önüne geldiği zaman bilim adamı şu iki şeyden birini yapıyor. Ya bir filozof arıyor ve ona bu bilgiyi eleştirmesini söylüyor ve filozofun eleştirisinden yararlanarak bilgiyi olumluyor ya da olumsuzluyor ki bu şıkta kendisi eleştiri dışındadır çünkü felsefeci değildir, bilim adamıdır ve eleştiriye karışamaz. İkinci şık, bilim adamının önüne bir bilgi geldiği zaman bilim adamı önce felsefeci olarak eleştiri yapacak, sonra felsefeci olmaktan çıkıp, bilim adamı olarak, felsefeci olarak yapığı eleştirinin sonuçlarına göre bilgiyi olumluyor ya da olumsuzluyor olacaktır. Bu komik durum (kip) salt Russell’ın değil tüm biliş sisteminin içinde bulunduğu durumdur (kiptir) ve bilim denilen etkinliğin nesnesi ile kavramının ilişkisinin yanlış kurulumundan kaynaklanır.

Bilim dediğimiz şey, bir şeyde var olan logos’tur, yani o şeyin mantığıdır. Bir şeyde birbirine eklemlenmiş felsefe ve bilgi diye iki değişik logos kipi bulunmaz. Bir şeyin bilgisi onun ideası da dediğimiz logos’udur ki, tektir; ilgisiz bölüntüler kümesi değil, zorunlu bağlantılar birliğidir. Düşünce dünyasına bilim ve varlık dizgesinin karmaşa içinde ele alınmasından ya da hiç ele alınmamasından dolayı girmiş bu yanlış bağıntıyı, felsefenin dizge içindeki yerini tartışırken daha geniş ele alma fırsatımız olacaktır.

Her bilgiye felsefe dendiği dönemlerde, bütün bilimler felsefe altında toplandığı için, soru sorma tutumu yani eleştirel tutum her zaman ve her şartta bilme işleminin zorunlu bileşeni olduğu halde, giderek bilgi dallarının ayrımlaşmasından sonra bile felsefeye bağlanmış ve felsefenin üzerine kalmıştır. Bu geçici dönemin geçici özelliği hiç sorgulamadan, eleştirel tutum salt felsefi olanın karakteri olarak benimsene gelmiştir. Bu tutum karşısında yaygın hata şu soru ile ortadan kaldırılabilir: “Bilimin hiçbir keşfi var mıdır ki, eleştiri olmadan, yani soru sormadan (her soru bir eleştiri her eleştiri bir sorudur) kendiliğinden insan düşüncesinin önüne gelmiş olsun?” Bilim tarihinde olağan olan, bir konu üzerinde onlarca bazen yüzlerce yıl çalışıldıktan sonra gerçek bir bilginin elde edilebildiğidir. Bu araştırma süreci olduğu gibi eleştiri sürecidir ve eleştiri süreci her bilim için geçerlidir. Bir sorunun kendisi şüphe altındaki bir bilginin yani sanının öne sürümüdür, doğru yanıtı ise onun tanıtlanmış bilgisidir.

Yanlış bilgi bile bilincin önüne, bilen düşünce ile bilinmek istenen düşünce salıncağında pek çok kez salınıp durmuş ve pek çok değişimden geçmiş olarak gelir. Düşünce diyalektik kurgul yöntemle çalışır, karşıtını içine alarak kurulur, bu nedenle hem diyalektik hem kurguldur. Her işlem, bilincin önündeki ilk olumlu kipin olumsuzlanması, ortaya çıkan olumlananın tekrar olumsuzlanması ve tekrar olumlanması ve bu işlemin devamında ortaya çıkan saltık olumlama ile bütün olumsuzlukları geride bırakarak ve içinde taşıyarak tamamlanır. Her olumsuzlama ve her olumlama sorgulama işlemidir. Bilginin bu devinimli süreçle ortaya çıkışı her bir bilgi ve bilim için geçerli hatta zorunludur.

Bilgiden eleştiriyi çıkarttığınız zaman geriye kalan, sanılar yığınıdır. Bilgi eleştirinin ürünüdür. Eleştiri nedendir, bilgi ise etki ya da nedenin sonucu. Bu iki şeyden biri sürecin dışına çıkarsa öteki de dışarı çıkar ve soyut alanda ya da birbirinden soyutlanmış olarak içeriksiz bir biçimde bulunurlar. Somut alanda her bilgi eleştirinin bilgisi, her eleştiri bir bilginin eleştirisidir.

Russell ve benzerlerinin bu us yürütümü tutumunda bir başka ilginç nokta şu tümcede görülür. “Her şeyi konu edinebilen felsefe, ayrıca kendini de konu edinebiliyor…”

İşlevi eleştiri olarak tanımlanan felsefe kavramı ancak bu kadar eleştiriden yoksun bir görünüme sokulabilir. Zavallı eleştiri! “Her etkinlik kendini konu edinir.” Bu a priori bir bilgi ya da bir aksiyomdur. “Bir etkinlik ancak kendi alanında yapılabilir.” Bu da a priori bilgi ve bir aksiyomdur. Konu dediğimiz bir şeyin zeminidir. Bir etkinlik zemin dışında yapılabilir mi? Bilim kendinden başka neyi konu edinebilir ki, ya da sanat kendinden başka neyi konu edinebilir? Gerçekte söz konusu tümce karşıtını da içerir. Bilim kendini konu edinmez. Sanat kendini konu edinmez. Sanki bilim bilgiden başka bir şeyi bilir ve sanat, sanattan başka bir şeyi üretirmiş gibi. Saçma tanım, a priori bilgileri ve aksiyomları çürütmeye kalkışacak kadar saçma.

2. Şimdiye kadar felsefenin ana soruları denen sorunlar gerçekte hangi alanın sorularıdır.

Felsefenin ezeli soruları dediğimiz soruların en önemlileri şunlardır.

Yukarıdaki sorular, felsefe tarihinin asıl içeriğini oluşturan sorulardır. Felsefe çeşitlerinin ayrımına yol açan da, bu sorulara verilen farklı yanıtlardır. Bu sorular ve onlar için aranan yanıtları felsefe tarihinden ve felsefe metinlerinden çıkarsanız geriye ne felsefe tarihi ne felsefe metinleri ne de felsefe çeşitleri kalır. Öyleyse bu soruların felsefenin ana soruları ve ana konuları olduğundan kuşku duyulamaz.

Ama kuşku duyulamaz bir gerçek daha var ki, bu sorulardan ilk öbeği ontolojinin öz konusudur. İkinci soru öbeği epistemolojinin, üçüncü öbek sorular etiğin, dördüncü öbek sorular estetiğin ve beşinci öbek sorular teolojinin içine girer. Eğer bugün bu bilim dalları varsa ki vardır, bu soruları çözmek için vardır. Öyleyse bu sorular felsefenin sorusu olmaktan çıkmış konularına göre bölünmüş tekil bilim dallarının sorularıdır.

Yukarıda her iki tez de mantıklı gerekçelere dayanır görünür, yine de her iki tez birbirini dışlar. Her iki tezin birbirini dışlamadığı, ikisinin de birlik içine getirilebileceği biçim iki yolla açıklanabilir: ya felsefe öteki bilimleri kapsıyordur; bu nedenle iki tez de bu kapsam içinde bir tek zemine bağlanır ya da öteki tekil bilimlerin her biri felsefeyi de kapsıyordur; böylece ikilik çokluktaki birlik zemininde bir’e düşer.

Felsefenin öteki tekil bilimleri kapsadığı hemen kabul görebilir. Çünkü tüm düşünce tarihinde onaylanan bir görüştür. Tekil ve tikel bilimlerin felsefeleri olduğuna göre ikinci sav da aklanabilir. Çünkü tüze felsefesi, tarih felsefesi, doğa felsefesi gibi çalışmalarda görülür ki bu alanlarda felsefe işler. Kuşkusuz bu son argümanı felsefenin tekil bilimleri kapsadığı tezi için de, argüman olarak kullanabiliriz ve diyebiliriz ki, “tekil bilimlerin felsefesi” kavramı, tekil bilimlerin felsefede kapsandığının da kanıtıdır.

Fizik bilgilerini felsefi olanlar ve fiziksel olanlar diye ayırabilir miyiz? Ya da felsefi bilgileri felsefi bilgiler fizik ve öteki tekil bilimlerin bilgisi diye?

İster felsefe diğer bilimleri kapsasın, ister tekil bilimler felsefeyi kapsasın ya da bunlardan yalnızca biri kabul edilsin, bu önermeden çıkan sonuca göre felsefede; felsefi olan ve tekil bilimlere ilişkin olanın, tekil bilimlerde de tekil bilimlere ve felsefeye ilişkin olanın ayrımını neyi esas alarak yapacağız? Eğer ayrım yapmazsak felsefi bilgiye aynı zamanda fizik, sosyoloji dememiz, ya da sosyolojik bilgiye felsefi bilgi dememiz gerekecektir. Çünkü fizikteki bir bilgi felsefi de olsa fiziğin bilgisidir, felsefedeki bilgi fiziğin bilgisi de olsa felsefenin içindedir ve felsefi bilgidir. Eğer her felsefi bilgiye fiziki, her fiziki bilgiye felsefi diyemiyorsak bir ayrım aramaya devam etmeliyiz. Fiziğin içinde felsefi olan bilgiyi, felsefi olanın içinde fiziki bilgiyi nasıl ayırt edeceğiz. Fizikçiler, fiziğin felsefesini yazarken fiziğin kendisinde ayrı olarak ne yazıyorlar? Felsefeciler fizik ile ilgili yazarlarken özel bir fizik bilgisi mi yazıyorlar? Bu özel dediğimiz bir bilgi türü ise fizikte, fiziksel bilgi ve felsefi bilgiyi ayırt eden nedir? Bu iki bilgi türü Hegel’in söylediği gibi kavrayan bilgi ve kavramayan bilgi olarak koyulursa bu iki bilgi türünün olsa olsa birinin bilgi birinin sanı olması gerektiğini kanıtlamıştık. Yok, eğer bu bilgi türlerinden Platon’un bilgi türleri ya da Spinoza’nın bilgi türleri anlaşılmalı ise onları ileri sayfalarda tartışacağız.

3.Felsefe kavramının bilimler dizgesindeki yeri.

Bilim kavramının Yunanca karşılığı lojik’tir. O nedenle tekil bilimlerin nesnelerinin sonundaki loji eki tekil nesnenin hangi evrensel yüklemi taşıdığını gösterir. Bu yüklem lojik ya da Türkçede kullandığımız ad olarak mantıktır. Bu nedenle bilim kavramı evrensel olan o lojik (mantık) kavramından başka bir şey içermez. Bilim kavramından anlaşılan başka içerikler varsa bilim kavramının dışına atılmalıdır.

Bütün bilim dallarını lojiğin değil, felsefenin dalları olarak görmek iki biçimde mümkündür. Ya felsefe logos kavramı yerine de kullanılıyordur –ki, bu lojik biliminin henüz bağımsız bir yapıya kavuşmamış olduğu dönemler için meşru görülebilir ama Hegel’den sonra lojik kavramı pratik olarak bir bilim olmuş olduğuna göre artık bu gereksiz bir kullanım olurdu– ya da felsefe kavramının logos dışında ve üstünde bir anlamı vardır ki, tüm bilimleri o yüklem altında birliğe getiriyordur. Ancak tüm tekil bilimleri birliğe getiren kavram tekil bilimlerde içerilir olmalıdır ve lojik kavramı her tekil bilimin ad bileşiminde bulunduğu için ve biçimsel olarak da içerili olduğu apaçık olduğu için, tekil bilimlerin bağlı olduğu bir evrensel bilim açığı bulunmaz. Bu bilgiye rağmen, yine de logos kavramı yerine evrensel olarak felsefe kavramı kullanılmak istenirse bu kavram boşa düşer. Zeminle yani tekil bilimlerle bağı kurulamaz.

Bilim kavramı ile lojik kavramı dışsal bir bakışta ayrı kavramlarmış gibi görülebilir. Oysa bilim kavramının mantık kavramı dışında bir anlamı yoktur. Bu aynılık tekil nesnelerin bilimi diye adlandırdığımız sözcüklerde açık seçik anlaşılır. Biyoloji, sosyoloji biyo’nun, sosyo’nun lojileri onların mantığı yani bilgisi anlamına gelir. Salt bu ayrım fark edilse veya bilimlere birer uygulamalı mantık olarak bakılsa, böyle oldukları fark edilse, tüm tekil bilimlerle onların bağlı olduğu tümel bilim olarak lojik arasındaki ayrımlı birlik ortaya konmuş olacaktır. Bu durumda felsefe kavramının, tekil bilimlerle yani tekil lojiklerle, tümel lojik yani mantık bilimi arasında bir yeri olduğu varsayımı da ortadan kalkar. Bir başka anlatımla felsefe kavramının bilim dizgesindeki evrensel varlığı boşa düşer, yok olur.

Felsefe kavramının bilimler dizgesinin ya da birliğinin içinde olmayışı, dizgenin dışında ve daha da kötüsü boşlukta ve boş oluşu, bilimler çokluğunun doğduğu kaynak olarak lojik biliminin bağımsız bir bilim olarak ortaya çıkmasından sonra anlaşılabilir hale gelmiştir. Logos’un biliminin özerkleşme süreci, ister bilincinde olunsun isterse yarı bilinçsiz ve bilinçsiz kipte olsun, tüm düşünce tarihinde tinin kendini arama, bulma ve ortaya çıkarma ereği olarak en yüksek ereklerinden biridir. Bu yüce erek, Kant’ın “Arı Usun Eleştirisi”nde güncel erek olarak artık ete kemiğe bürünmüş ve Hegel’in lojik bilimi ile daha yüksek bir biçim ve özerkliğe kavuşmuştur. Şimdi artık, felsefe kavramının lojik yerine ödünç olarak işgal ettiği yer, o yerin gerçek sahibi lojik tarafından doldurulmuş ve felsefe kavramı, etimolojik anlamı dışında geçici olarak taşıdığı içerikleri kaybedince içi boşalmış ve içi boş her şey gibi boşluğa düşmüştür. Onu boşluğa yuvarlayan Kant ve Hegel bile ortaya çıkan bu durumun genel olarak bilimler dizgesi üzerinde meydana getireceği değişimleri gözden kaçırmış olsalar da. Şimdi artık felsefe ne bilimlerden biridir, çünkü tekil bir nesnesi yoktur, ne de tekil bilimlerin evrenseli olarak bağlı bulunduğu tümellerin bilimidir. Çünkü tekil bilimlerin tümünün bağlı olduğu tümellerin bilimi, artık Kant’ın ve Hegel’in birlikte yarattıkları evrensel bilim, logos’un bilimi lojik, mantıktır.

Kuşkusuz sözünü ettiğimiz lojik hem eski mantıktan hem de sembolik mantıktan ayrıdır. Diyalektik kurgul mantıktır. Ne yazık ki, bu mantık bilimi henüz önümüze bulunduğu hali ile Hegel’in bize bırakmış olduğu biçimde durmaktadır. Felsefe eğitiminin dışında ve hatta felsefe eğiticileri için bile kullanılabilir anlaşılırlıkta ve açıklıkta değildir. Bu mantık bilimi eğitim alanında uygulanabilir sadeliğe kavuşturulmadan dizge içinde yaratmış olduğu değişiklik, bilimler alanına aktarılamaz ve ya aktüel tin için edimselleşemez. Yazık ki bu ilerleme Hegel’den sonraki felsefeciler tarafından başarılmış bir görev değildir ve hala başarılmayı beklemektedir.

Varlık dallarını ve onun içi-özü olan lojiğini temsilen bilim dallarını bir şemada gösterirsek onlarda ortak olanı kolayca çıkarabiliriz.

Logos’u ne yalnızca varlık ne de yalnızca bilgi olarak kavrıyoruz. Var olana da logos’tur, onun bilgisi de logos’tur.

Kaba olarak dizge; var olan olarak –logos– var olanın bilgisi olarak doğadaki lojik ve onun bilimleri. 

Bu tekil “loji”ler onlarda ortak olan ne ise ondan doğmuş olmalıdırlar. Tümünde ortak olan lojiktir öyleyse tümü lojiğe bağlıdır, yani logos’tan doğmuşlardır, felsefeden değil. Böylece felsefenin bilim ve varlık dizgesinde bir yerinin olmadığı apaçık görülür.

4. Felsefenin bir alanın ya da nesnenin bilimi olmayıp bir bilgi çeşidi olduğu savı.

Lise düzeyinde okulların felsefe kitaplarında genel olarak bilgi türleri aşağıdakine benzer biçimde ayrılmıştır:

a. Gündelik bilgi.

b. Teknik bilgi.

c. Sanat bilgisi.

d. Dini bilgi.

e. Bilimsel bilgi.

f. Felsefi bilgi.

Bu ayrımda bilgilerin tanıtlanmış, tanıtlanmamış ve ya zorunluluğa dayalı ya da zorunluluğa dayalı olmadığı ölçütü aranmamıştır. Bu durum felsefi bilgide daha da açıkça görünür. Felsefi bilginin öznel olduğu, yani nesnel, herkes için geçerli olmadığı söylenir ve yine de buna bilgi denir.

“Felsefi bilgi, insanın düşünme, merak etme ve soru sorma yeteneğine dayanır. Akıl ve mantıkla elde edilir, ancak bilimsel bilgi gibi kesin değildir; öznel ve eleştireldir. Ayrıca reflektiftir, kendi üzerine düşünür ve eleştirir. Bilimler gibi varlıktaki hareket ve değişimin yasalarını değil, varlığın özünü kavramayı amaçlar.”[14]

Görüleceği üzere bu alıntıda, felsefi bilgi türünün özüne ilişkin dikkate değer bir özgün tanım ya da belirlenim yoktur. Var olan belirlenimler üzerine düşüncelerimizi daha önceki bölümlerde aktarmıştık. Ancak benzeri bir yaklaşımı Russelll’de görürüz ve bunun üzerinde kısaca durabiliriz.

“Felsefe de bütün öğrenimler gibi, en başta bilgiyi amaç edinir. Onun göz diktiği bilgi, bilimlerin yapısına birlik ve dizge getiren ve bizim yargılarımızın, önyargılarımızın, kanılarımızın temellerinin eleştirel bir incelemesinin sonucu olan türden bir bilgidir.”[15]

Üzerinde durmaya değer iki belirlenim var. İlki felsefenin göz diktiği bilgi bilimlerin yapısına birlik ve dizge getirir. Yukarda kanıtladığımız gibi bilimleri birliğe getiren lojik bilim ya da tikel alanların lojiğidir. İkinci olarak felsefi bilgi türü yargılarımızın, kanılarımızın önyargılarımızın temellerini eleştirimmiş. Bu yargı biçimleri hangi alanla ilgili ise o alanın bilimi ya da bilgisi tarafından eleştirel olarak incelenir. Başka bir anlatımla bu tutum tüm bilimler için geçerlidir salt felsefi bilgi için değil.

Platon’da sanı ve bilgi ayrımından söz edebiliriz. Sanının bir bilgi türü olduğu çıkarımı ise çoğu zaman açıkta kalır. Daha çok bir bilgi değil de bilgiye giden yolda geçilmesi gereken bir süreç bir moment gibi görünür. Ayrım kanıtlanmış olmaktır. Sanı kanıtlanmamıştır öyleyse ona bilgi türü demek pek doğru görünmez. Ve böylece gerçek bilgi kanıtlanmış olandır ve tek bir bilgi türünden söz etmek eğilimi ağırlıktadır.

Spinoza üç bilgi türünden söz eder. Birinci tür bilgiyi sanı ve imgesel diye adlandırır. Bu bilgi türü nesnelerin özünü oluşturan idealara değil duyusal ve imgesel gerece dayanır. Duyusal gereç ile işlem yapan düşüncenin elde edeceği sonuç biçim olarak imgesel, içerik olarak ise bilgi değil sanı olacaktır.

İkinci bilgi türü şeylerin özelliklerine ilişkin ortak kavramlarımız ve yeterli idealarımızdan doğan bilgidir ki bu bilgiyi us olarak adlandırır. Bu bilgi türü zorunlu olarak doğrudur.

Üçüncü bilgi türü vardır ki buna “sezgisel bilme”, der. Bu bilgi de içerik olarak momentler arasında zorunlu bağlarla bağlıdır ve bu yüzden zorunlu olarak doğrudur. Ama ilginçtir, ilk iki türe “bilgi türü” adı verirken üçüncüye “bilme türü”, der. Bilgi türü ile bilme türünün aynı içeriği taşıdığı söylenemez. Birinde tür, bilginin türüdür. Ötekinde tür, bilmenin türüdür. Ya da ilkinde içerik bir nesnede olan bilgidir, ikincisinde bir nesneyi bilen bilincin kipidir. Ve burada konu töze ilişkin değildir, kipe ilişkindir. Bu ayrıntı ile daha fazla ilgilenmek konumuza bir şey katmayacağı için biz bilginin türü olarak görünen iki içeriği yeniden vurgulayalım. Birinci tür bilme, zorunlu olarak doğru idealara dayanmaz; o nedenle doğru olabildiği gibi yanlış da olabilir. Onun dışında kalan durumlarda ise bilgi zorunlu idealar zincirinden doğduğu için zorunlu olarak doğrudur. Öyleyse bilgi, bilginin ölçütünü kendi içinde taşıyorsa, zorunluluk yüklemi altındaysa doğru bilgi, zorunluluk yüklemini taşımıyorsa doğru bilgi değildir, sanıdır. Sanı; doğru bilgi ile yanlış bilgi arasında orta terimdir.

Ayrıca Kant’ta ve daha pek çok bakış açısından bilgiyi, düşünsel alanın ve duyusal alanların bilgisi olarak ikiye ayırma bilginin kendisi ile değil bilginin nesnesinin kipleri ile ilgilidir. Ve bu iki bilgi nesnesinden elde edilen iki bilgi türünün biri felsefi öteki felsefi olmayan diye ayırmanın neden geçersiz olduğunu yukardaki eleştirel bakış açımızla anlamak zor olmayacaktır.

Felsefe bir tutum mudur?

Felsefe özgün bir alanın bilimi değilse, onun kendine özgün bir nesnesi yok ise, ayrıca felsefe bir bilgi türü değilse, olsa olsa bilincin bilme sürecinin başlangıcında nesnesinin karşısında takındığı bir tutum, bir kip olabilir. Bu farklı tutumlar da Hegel tarafından haklı olarak, bulunması gereken yerde, Mantık kitabının içinde işlenmiştir. Öyleyse felsefenin bir tutum olduğu savı da boşlukta kalır, çünkü bilincin nesne karşısındaki tutumları mantığın konusudur, felsefenin değil.

Gene de burada soruna bir çözüm önerisinde bulunabiliriz.

Felsefe denilen kavramın birikmiş içeriğinde, usun gerçeklik karşısında tutumları her dönemde büyük bir yer kaplamıştır. Nerede ise her büyük filozofun düşüncesi bir birinden ayrı olarak, içerik oluşumundan önce, nesne karşısında bir tutumu ile ortaya çıkar. Bu ayrım Tutum ayrımıdır. Ve bu tutum filozofun bütün düşüncesinde önsel olmasına karşın onun bütün düşsel üretimine özgün bir damga olarak yansır. Bu tutumlar ilkin doğasal varlıkların yapasındaki -aslında bireşimli ama aynı zamanda soyutlanabilir- iki kipten(düşünce ve madde ) kaynaklanır. Soyut idealizm ve soyut maddecilik, nesnel idealizm gibi. Giderek bu tutum ayrılıkları daha da çeşitlenmiş kiplerde Usun kendinde kiplerine göre; şüphecilik, eleştirelcilik, sezğicilik, olğuculuk, pozitivizm v.b kendini gösterebilir. Felsefe tarihinde bu tutum farklılıklarını bol bol görürüz.

Kanımızca felsefe kavramının içeriğinin içinden bu tutum farklılıklarını çıkarırsak felsefe kavramının içeriğinden de pek çok şeyi dışarı çıkarmış olacağız. Felsefe kavramındaki toplam karmaşık içerik bu bölümden kurtulduğu zaman karmaşadan ve belirsizlikten de da bir ölçüde kurtulmuş olacaktır. Çünkü bu bölüm de öteki pek çok bölüm gibi rastgele ve hiçbir ölçüt gözetilmeden felsefe kavramının içine filozoflar tarafından sokuşturulmuştur. Bu suni-öznel durumu ortadan kaldırmanın yolu hiç de zor değildir. Felsefe kavramı içinde bulundurulan bu tutumları TUTUMBİLİM adıyla başka bir bilimin konusu yaptığımızda sorun ortadan kalkacak ve üstelik bu tutumların düşünmenin başlangıcı için oluşturduğu büyük önemi daha açık seçik kavrama olanağı doğacaktır. (Aslında Hegel küçük mantık da bu tutumları incelemiştir). Böylece tutumbilim diye bir bilim dalının oluşumunu önerebiliriz. Kuşkusuz bu bilim dalı Lojik ’in ya da daha açık ifade ile logos-lojik diye adlandırılabilecek kurgul mantık biliminin bir alt dalı olacaktır.

Sonuç:

Her şey bir yana, felsefe kavramına karşı bu tutumun yeni bir tutum olduğunu sanıyoruz. Bu nedenle her yenideki gibi, gerek tanıtlamanın içeriğine gerek biçimine ilişkin eksiklikler kaçınılmazdır. Bu eksikliklerin daha sonraki çalışmalarımızla ve daha çok ta, konuya ilgileri aynı tutumla bağlanmış başka insanların katkıları ile azalacağını umabiliriz.

Ayrıca kanıtlamalarım doğru ise bunun bir sonucu olmalıdır. Felsefe kavramı reel olarak nerede kullanılıyor ise orada reel nesnel tinin düşünce dizgesine yanlış, ya da daha doğrusu Spinoza’nın söyleşi ile ‘olmayan bir idea’ sokuluyordur. Bu sonucun ise güncel veya güncel olmayan düşünce ve bilimler tarihinin ve düşünce dizgesinin yapılanmasını ne ölçüde harap ettiğini ortaya çıkarmak yeni görevimiz olacaktır.

1 Felsefe kavramının etimolojik anlamı olan “bilgi sevgisi” tartışmamız dışındadır ve kanımızca felsefe bundan başka bir şey değildir. Sevgi, bir duygudur ve bilgi ile ilişkisinde, bilginin neden olduğu pek çok sonuçtan sadece biridir, neden değil, bir etkidir. Bu yüzden ona başka yüklem yüklenmemelidir. Makalemiz, felsefe kavramına, bilgi sevgisi anlamı dışında kalan tüm anlam yüklemelerinin anlamsızlığını ortaya koymaya yöneliktir.


Dipnotlar:

[1] Hegel, Küçük Mantık, s. 51

[2] a.g.e. s.52

[3] a.g.e. s. 52

[4] a.g.e. s. 57

[5] a.g.e. s. 57

[6] a.g.e s. 58

[7] Carnap, Çağdaş Felsefe. Altın Kitaplar. Çeviri: Aziz Çalışlar.

[8] a.g.e. s. 59

[9] a.g.e, s. 60

[10] a.g.e, s. 64

[11] Hegel, Felsefe Tarihi, s. 33

[12] Russell, Felsefenin Sorunları, Say Yayınları, s. 150

[13] Betül Çotuksöken, Felsefi Söylem, İnkılap Yayınevi, s. 57

[14] Baykal, Hakan, Ortaöğretim Felsefe Ders Kitabı, Zambak Yayınları, İst. 2010, s. 42-43.

[15] Russell, Bertrand, Felsefenin Sorunları, Say Yayınları, s. 154