Felsefe, Mantık ve Metafizik Kavramlarının Sınırlarına Dair Bir Tartışma

25 Ocak 2017
Sınır - Yaz 2016

Bilimlerin tekil nesnelerinin en evrensel olan ile bağını neden iki farklı biçimde ifade ederiz? Bazı tekil bilimler, nesnelerinin en evrensel ile bağını ortaya koyarken; örneğin, Biyo-loji, Sosyo-loji, Onto-loji deriz de, bazı bilimler için de tekil bilim nesnesinin  en evrenselle bağını ortaya koymak için o bilimin felsefesinden söz ederiz. Doğa felsefesi, tarih felsefesi, hukuk felsefesi, din felsefesi, sanat felsefesi vb. İlkinde, biyo, sosyo ve onto’nun -loji’e göre açınımını (ki nesne lojik olan karşısında görece, lojik ise tikel nesne karşısında saltıktır) her tekil ve sonlu nesnenin, sonsuz ve ebedi olanla bağını ya da koşullu ile koşulsuzun birliğini ifade etmiş oluruz; ikincisinde ise tarih, sanat, tüzenin yine aynı biçimde, ama farklı ifadelerle ‘tikeldeki evrenseli veya evrenselin tikelleşmesini’ veya evrensel ve tikelin apriori birliğini, bilimin konusu olarak önümüze koyarız. İçerik her iki adlandırmada da aynıdır; tikel ve ‘en evrenselin’ kendinde birliği. Ancak, ‘en evrenselin’ yerine kullanılan sözcükler, ikisinde de farklıdır. Birincide ‘lojik’, ikincide ‘felsefe’. Bu iki dizinimdeki çelişki nereden kaynaklanır? Bu kullanımların her ikisi de doğru ise felsefe ile mantık sözcüklerinin birbirine karşı bir sınırları yoktur;  birbirine karşı sınırları olmayan kavramlar eş anlamlı olmalıdır. Ya da felsefe ve mantık sözcükleri eş anlamlı sözcükler değildir, birbirlerine karşı sınırlıdırlar ama tikel bilimlerin nesneleri, tözleri gereği, iki farklı ‘evrenselde’ tekilleşmelerini gerektiren türlere bölünmüştür: Tinsel bilimler ve doğa bilimleri gibi. Birinci  ‘en evrensel’ lojik, ikinci  ‘en evrensel’ felsefe olmak üzere. Bu, iki bakımdan olanaksızdır.  Bu sözcüklerin niteledikleri tekil bilimler, doğa ve tin bilimleri gibi bir ayrımla sınırlanmış değillerdir. Bir tinsel bilim olan ‘sosyo’ sözcüğü, ‘lojik’ evrenseli ile birleşirken, bir doğa bilimi olan ‘biyoloji’ de ‘lojik’ evrenseli ile birleşir. Ayrıca tekil bilimlerin bu bölünmesini bir zemin olarak varsaysak bile, bu kez de başka bir sorun kendini gösterir. ‘En evrensel’, ‘iki’ olursa ortaya düalizm çıkar ki bu düalizm, varlığın ve bilginin birliğini bozduğu gibi aynı şekilde varlığın ve bilginin evrenselliğini de bozar; oysa en evrenselin birliği yani tekliği, bilginin olanağının zeminidir. Bu zeminin kipsel adı metafiziktir. Bu kipte, varlık ve bilgi arasında bir ayrım yoktur çünkü varlık, bilgi olarak bilgi ise varlık olarak bulunur. Metafizik kavramına tekrar dönmek üzere felsefe ve mantık kavramlarının birbirine karşı sınırlarına inceleyelim.

Felsefe ve mantık kavramlarının içeriklerinin aynı olup olmadıkları soruşturmasını, onların bir alandaki pratik kullanımlarından hareketle incelemeye başlasak da, incelememiz, salt bir kullanım örneğinin sınırında kalmayacaktır. Eğer felsefe ve mantık kavramlarının nesnelerinin ve içeriklerinin aynı olmadığını tanıtlayabilirsek, aynı zamanda bu pratik örnekle, bu kullanımın yol açtığı yaygın ve her alana sirayet eden yanlışlığın boyutlarını aydınlık bir ortamda görme fırsatı ortaya çıkacaktır. Yoksa sorunu – yaygın olarak yapılsa da- bir örnek üzerinden incelemenin, bilim için uygun olmayan bir yöntem olduğunun bilincindeyiz.

Bir şey için ‘bu nedir’ sorusu, gerçekte iki farklı soru içerir: İlkin ve öncelikle onun varlık olarak, yani nesne olarak ne olduğunu sormak, sonra ise, o nesnenin içeriğinin, kavramının ne olduğunu sormaktır. Bu nedenle “Felsefe nedir?” sorusunun ilk bölümü, “Felsefenin nesnesi nedir?”, ikinci bölümü ise “Bu nesnenin içeriğinde yani kavramında ne içerilidir?” demektir.

Kavram olarak kavram, nesnesi ile ilişkisinde iki kipte görünür.

1.Birinci kip ‘kendinde kavram’ ki; zamansal olarak değil, mantıksal olarak varlığa, yani nesnesine önsel olan, varlığın formu ya da verili usu olarak ondaki, O; onu o yapan, varlıkta koşulsuz olan ya da koşulsuz varlık. Heraklitos, her şeyi kaplayan değişimin, ‘değişmeyen  bir varlığı’ zorunlu olarak gereksindiğini kanıtlamış ve bu varlığa, dolayısı ile bu varlığın kavramına LOGOS demiştir.

2. İkinci kip, ’bizim için kavram’, kavramın nesnesine dair reel, bu andaki, şimdiki bilgimizdir.  Bu bilgimiz, nesnenin başka belirlenimlerinin keşfi kadar genişlemeye açık olacaktır.

Kullanımdaki her Kavram sözcüğü bu iki kipten birindedir.

İkinci kipte, kavramın ‘Bilgi’ (bizim için kavram) olarak varlığına, mantıksal açıdan, bir varlık önseldir. Bu önsel varlık, kavrama nesne olan varlıktır. Nesne, bizim için ‘Kavramın kaynağı’ olarak görünür.

Birinci kipte, ‘Kendinde kavram’ için ise diziliş, tam tersidir. Kendinde kavram, mantıksal olarak temsil ettiği varlığa önseldir. Başka bir ifade ile, birinde varlıktan kavrama, öbüründe kavramdan varlığa doğru bir ilerleyiş söz konusudur.

Üçüncü kip bizim için kavram ile kendinde kavramın birliği olarak somut olandır ki başlangıç noktaları olarak hem kendinde nesne ve kendinde kavram hem de bizim için kavram noktaları ortadan kalkar. Her nokta bizim için olduğu kadar kendindedir, evrik olarak başlangıç olduğu kadar bitiştir. Bir dairede işaretlenecek her noktada olduğu gibi.

İlk sorumuz, ‘Felsefe ve mantık kavramlarının nesnesi nedir?’ dir. Ancak bu sorunun yanıtını aramaya başlamadan önce kavram ve onun varlığına, yani nesnesine ilişkin başka sorulara da ihtiyacımız olacaktır. Nesnesi olmayan bir kavram olabilir mi? Olabilir ise bu, boş kavramdan başka bir şey olabilir mi? Bir kavram yanlış bir nesne ile eşlemlenebilir mi? Felsefenin, bu yaşlı entelektüel kavramın, bir nesnesinin olmama olasılığı var mıdır? Bütün felsefe tarihinin, nesnesi olmayan boş bir kavramla uğraşı tarihi olarak sürmüş olması mümkün müdür? Yoksa, insanın entelektüel bilinciyle yaşıt ve her dönemde neredeyse bütün bilimi altına alan bu kavramın bir nesnesinin var olup olmadığını sorgulamak aptallıkların en büyüğü müdür? Büyük bir entelektüel üretim kütlesi, nesnesi olmayan bir kavram etrafında üretilebilir mi? Felsefe kavramını ve onun nesnesini sorgulamak bütün bir felsefe tarihine karşı bir saygısızlık mıdır? Böyle bir sorunun bütün büyük filozofların ilgisinden kaçmış olması mümkün müdür? Bu soruların tümü, ‘Felsefenin nesnesi’ sorununun çözümlemesi içine girer.

Anımsanmalıdır ki, salt soruların çözümünün değil düşüncelerin soru ve sorun haline gelişinin de tarihi vardır. Bir soru durup dururken ve bir çırpıda ortaya çıkmaz; süreci gereksinir çünkü sorunun ortaya çıkışı bir dizilişin oluşudur ya da bir oluşun dizilişidir. Her oluş süreçseldir. Soru ve sorun, mantıki olarak her zaman çözüme önseldir, ama süreçte aynı anda bulunurlar.

Nesnenin Kavramı ve Kavramın Nesnesi

Kavram nesnesinde içkindir,  nesne ise kavramında /bilgisinde. Bu nedenle belirli bir kavram, belirli bir şeyin kavramıdır. “İnsan anlığının edimsel varlığını oluşturan ilk şey, edimsel olarak var olan tekil bir şeyin ideasıdır”  Spinoza. Ya da evrik olarak belirli bir varlığın bilgisi, belirli bir kavramdır. Öyleyse bir varlığın belirlenimini onun kavramı, bir kavramın belirlenimini onun nesnesi verir. “Ruhun ve her tözün başına gelen yalnızca kavramının bir sonucudur” [1] Bilinç ve nesnesinin, varlık ve kavram olarak bu konumlanması ayrımların birliği ve birliğin ayrımı hem diyalektik hem kurgul kıpıyı kapsar. Bu birlik zorunludur. Çünkü ikisi arasında bir birlik olanaklı değilse bilgi de olanaklı değildir, ikisi arasında ayrım olmasa idi bilgiyi aramaya gerek olmayacaktı; varlık kendini bilince doğrudan bilgi kipinde sunmuş olurdu ki bilinç hiçbir zaman hazır bilgi kipinde varlıkla karşılaşmaz.

Felsefe gibi binlerce yıl kullanılan bir kavramın, nesnesi konusunda kuşku varsa, kavramı konusunda da kuşku vardır. Alışılmış kullanımlar içindeki kuşku unsurları, çoğunlukla, uzun zaman kendilerini insan anlığından gizleyebilirler. Biraz parlamış bir çelişki, çözülmediği zaman sonraki kuşaklar için yeniden silikleşir ve gözden kaybolur ve tekrar parlatılma zamanını beklemeye koyulur. Kuşkunun ortadan kaldırılması için ilgimizin, kolayına kaçarak ilk yöneldiği şey kavramın filozoflarca yapılmış tanımları olur. Çünkü o kavramı en çok kullananlarca yapılan tanımlar, kavramın nesnesi ve içeriği ile ilgili en özlü çıkarımlar olması beklenir.

Modern felsefenin bu yönde yapılmış; “Felsefe dünya görüşüdür”, “Felsefe bir disiplindir”, “Felsefe dil oyunudur”, “Felsefe dünyayı olduğu gibi bırakır”, “Felsefe bir öğretidir”, “Bu dünyaya bir kez yerleştirilmiş olduğumuza göre, felsefeye düşen ilk görev betimleme oluyor” vb. tanımlar ve anlatımlar daha da az üzerinde durulmayı hak ederler. Klasik filozofların hemen tümünün tanımlarında ya da bu konudaki görüşlerinde ortak olan bir yüklem vardır: Bilgi – Bilmek. Bu noktada felsefenin nesnesi bilgi olarak görülür. Bu nedenle tartışmayı, klasik filozofların felsefeye katkılarını ve tüm felsefe tarihinin organik sürecini, kendi dizgesine katmaya çalışan Hegel üzerinden yapmak bizi, hem daha zengin hem de daha sağlam bir zeminde tutacaktır. Üstelik Hegel, felsefenin nesnesini gerçeklik olarak koyacaktır ve gerçeklik varlığın kendinde bilgisi olarak, bizce, ne bir şey eklenmiş ne de ondan bir şey eksiltilmiş olamayan, olduğu gibi kalan, doğru bilgi demektir.Tartışmayı Hegel üzerinden yapacağımız için, onun özellikle mantık kavramını (lojik) kendinden önce ve hatta kendinden sonra (çünkü eski kullanım Hegel’den sonra da, Hegel’in mantığa getirdiği yeni biçim ve içerik yokmuş gibi kullanılmaya devam etmiştir) kullanılandan çok farklı bir biçim ve içeriğe yükselttiğini ve bu nedenle de Hegel’de mantık kavramının, temsil ettiği içeriğin, eski mantığın içeriğine göre tümüyle değiştiğini unutmamalıyız.

‘Kurgul diyalektik mantığı’, ‘Hegel Mantığı’ olarak adlandırsak da, bu mantığın, bütün felsefe tarihini besin olarak kullandığını unutmamalıyız. Kim ne derse desin, bu besinler içinde kullanım için en hazırı ve böylece ürüne dönüşümde en önemli gereç Kant’ın katkısıdır. Ayrıca Hegel, “metafizik daha Kant’ta mantık haline dönüşmüştü” diyerek bu katkının hakkını teslim eder.  Hegel’de mantık kavramı, sembolik mantık veya Aristoteles mantığıyla içerik olarak çok farklıdır. Hegel mantığı, yöntem olarak diyalektik-kurgul, kip olarak arı kavramsaldır. Aristoteles mantığı, adı üstünde Organon, araçtır. Sembolik mantık da bilgi ile ilişkisinde bir araç olarak işlev görür, gereci ise soyut matematiksel gereçtir; kipi ise, soyut imgeseldir. Oysa Hegel için mantık salt araç değil; kendinde kavram olarak ereksel içerik, kurgul-diyalektik olarak yöntem, arı düşünce olarak gereç, ussal bilgi olarak amaç ve en son olarak kurgul ölçüt olarak araç kavramlarının tümünün birliği olarak Logos’un açınımıdır. Hegel’in kendi yazdığı mantık kitapları da, varlık-öz ve kavramın birliğinin taşıyıcısı olarak logosun, kendinde deviniminin izleğidir.

Hegel’de Felsefe ve Mantık Kavramlarının Birbirine Karşı Yitmiş Sınırı

Şimdi Hegel’in, felsefenin ve mantığın nesnelerine ilişkin söylediklerinde, bu iki nesne arasında bir sınır yitimine nasıl yol açtığını açımlamaya çalışalım.Önce mantık biliminin nesnesine ilişkin küçük bir alıntı. İlk soru şudur: “Bilimimizin nesnesi nedir?” (Mantık bilimi kastediliyor ed.) Bu soruya en anlaşılır ve en yalın yanıt bu nesnenin gerçeklik olduğudur.” [2] Sonra yine Hegel’in bu kez felsefenin nesnesine ilişkin aynı görüşü tekrarladığını ve yanı sıra aynı nesneyi dinin nesnesi olarak da öne sürdüğünü görelim ve bu aynı kavram için aynı içerik tekrarlanışını bir çelişki olarak not edelim.

“Felsefe hiç kuşkusuz nesnelerine ilk olarak din ile ortaklaşa iyedir. İkisi de Gerçekliği nesneleri olarak alırlar ve dahası en yüksek anlamda: Tanrının gerçeklik ve salt onun gerçeklik olması anlamında. Bundan başka, ikisi de sonlunun alanlarını, doğayı ve insan tinini, bunların birbirleri ile ve gerçeklikleri olarak tanrı ile ilişkilerini ele alırlar.” [3]

Bu Paragrafın içeriğindeki yargıları ayrı ayrı incelemeye çalışalım:

a-Felsefe ve dinin nesnesi ortaktır.

b-Bu nesne gerçekliktir.

c-Bu gerçeklik en yüksek anlamda gerçekliktir( çünkü daha düşük anlamda da gerçeklikler vardır)

d-Ayrıca felsefe ve din, (buna mantığı da eklemek gerekir ed.) tekil nesnelerin gerçekliklerini, ama bunların tanrı ile ilişkileri anlamında gerçekliklerini nesne alır.

Gerçekliğin dinin de nesnesi olarak ortaya konuşu sırasında hiç olmazsa burada tanıtlamadan geçilmiş bir yan olarak dinsel olan bilginin kendine özgün kipine bakarak bu kipin gerçeklik ile ilişkisi üzerine düşüncelerimizi aktaralım. Tekil ile evrenselin ilişkisi olarak gerçeklik,  tanrı ile tekil arasındaki bu bağ, dinsel olarak, imgesel kipte kurulur. Tekil şeyler anlak için ancak imgesel kipte kurulur. Tekil şeylerin bu imgesel kipinden tanrıya doğru hareket edilir, bu ilerleyiş tanrıyı da imgeselleştirir. İmge kipinde bulunan iki bileşenden türeyen bilgi de zorunlu olarak imgesel kipte ortaya çıkar. Bu imgesel kipte ortaya çıkan evrensel ve tekilin birliği olarak bilgi, dinsel açıdan ‘gerçekliktir’ ama; imgesel (tasarımsal) gerçeklik. İmgesel olan ise adı üstünde imgesel (tasarımsal) olması nedeniyle, arı, ‘somut’ ya da saltık gerçeklik olamaz. Leibniz, dinsel olanın iki boyutundan biri olan kalıplaşmış anlatımlar için, “Kalıplaşmış anlatımlar doğruluğun gölgesidir, gerçek ışığa az çok yaklaşırlar” (Leibniz) diyerek dinsel olanın tasarımsal kipliğine değinir. Som gerçeklik kavramsaldır, nesnenin Som’u kavramdır, düşüncenin Som’u da. Öyleyse iki som bileşenden som kipte bir sonuç çıkar. Artık diyebiliriz ki, gerçekliğin kendindesine uygun kipi kavramsal, yani felsefi kiptir, kendindesine uygunsuz, görgül biçime çevrilmiş kipi ise, dinselin kipi olan imgesel kiptir.

Felsefe açısından gerçeklik dinsel kipte gerçekliğin, yani tasarımsal kipte gerçekliğin arı düşünsel kipe çevrilmesi ile mümkündür. O nedenle dinsel kipten sonra ortaya çıkar. Çünkü tüm sonluların kaynağı olarak bulduğumuz, sonsuz ve ebedi tanrı kavramının yerine başka bir kavram gereklidir, bu kavram tanrı kavramının içeriğini tam olarak taşımalıdır, üstelik imgesel olarak değil arı düşünsel olarak. Felsefe tarihinde bu kavram, Herakleitos’tan bu yana “logos” olarak kullanılagelmiştir. Öyleyse felsefenin nesnesi logosun tekil ile kurduğu ilişkidir demek, nesnel bir çıkarsama olacaktır. Ya da tekil ve sonluda bulunan sonsuz ve ebedi olan varlık olarak logos. Şunu da belirtmeliyiz ki, felsefenin nesnesinin gerçeklik olduğu düşüncesi Hegel’in Aristoteles’ten aldığı bir düşüncedir.

“Felsefenin hakikatin bilgisi olarak adlandırılması da doğrudur. Çünkü pratik bilginin amacının eylem olmasına karşılık (çünkü eylem adamları şeylerin nasıl olduğunu inceleseler bile, ezelî-ebedî olanı değil, ancak göreli olanı ve şu anda önümüzde bulunanı incelerler), kuramsal bilginin amacı hakikattir. “… o halde türemiş hakikatlerin nedeni olan şey, en hakiki olan şeydir. Bundan da ebedî-ezelî şeylerin ilkelerinin her zaman en hakiki şeyler olmaları gerektiği sonucu ortaya çıkar. (çünkü onlar yalnızca bazen doğru değildirler)” [4]

Gerçeklik, Felsefi ve Mantıksal Düşünme

“Gerçekliğin burada açıklandığı anlamda kendi ile bağdaşma olarak irdelenişi mantığın kendine özgü ilgi alanını oluşturur.” (Hegel). Hegel, gerçekliği dinin ve felsefenin ortak nesnesi olarak gösterdikten sonra bu kez de gerçekliğin ne olduğuna dair soruyu yanıtlarken onu hem mantığın hem de felsefenin içeriği olarak ortaya koyar. Böylece şimdi gerçeklik hem dinin hem felsefenin hem de mantığın nesnesi olarak önümüze çıkar.” Genellikle gerçekliği bir nesnenin tasarımız ile bağdaşması olarak tanımlarız. Burada bir nesne varsayarız ki, ona ilişkin tasarımlarımızın onunla uyum içinde olması gerekir. Öte yandan felsefi anlamda gerçeklik, genel olarak soyut bir anlatımla, bir içeriğin kendi kendisi ile bağdaşması demektir.” [5] Hegel, Gerçekliğin, felsefenin nesnesi, dinin nesnesi ve mantığın nesnesi olduğunu söylese de; bu söylemi yalnızca ve yalnızca mantık bilimi üzerinden açımlar. Bu açımlamayı ne içeriği belirsiz felsefe, ne de tasarımsal gereçli din üzerinden yapabilirdi, çünkü olanaksız yapılamaz. Gerçekte, ‘gerçekliği’ mantığın nesnesi ve konusu, hem de sadece onun konusu, bütünüyle onun konusu, yâda mantığın salt konusu olarak inceler. Kendisi böyle söylememiş olsa bile. Çünkü, gerçeklik, varlığın kavrama ve kavramın varlığa uygunluğu ise, (bu ifadeler Hegel’e aittir) bu uygunluğun ya da uygunsuzluğun incelenmesi tam olarak mantığın içeriğidir. Mantığın bölümlemişi; yani onun iç-inin bölüleri ve bu bölümlerin ilişkisi Hegel tarafından Varlık, Öz, Kavram, olarak dizgeleştirilir. Bir başka anlatımla gerçeklik; varlık, öz ve kavramın uygunluğudur. Hegel gerçeklik için varlık ve kavramın uygunluğu derken, bizzat logosun belirli kavramda açınımı anlatmış olmalıdır. Çünkü belirli kavramda belirli varlık ve belirli öz içerilidir. Ve kavram, varlık ve özünün açımlaması ise ya da varlığın – özünün, kavramında bilgisi ise, burada var olan ve sözü edilen arı ‘Gerçeklik’ten daha azı olamaz. Çünkü varlık ve özün açınımı kavramın açınımı, kavramın açınımı ise varlık ve özün açınımıdır. Gerçeklik denilen şey sürecin kendi içinde birinden ötekine ve ötekinden birinciye, dışarıda hiçbir şey bırakmadan yayılımıdır; ve böylece bütünlüktür.

Gerçeklik olarak gerçeklik ilkin Herakleitos’un ortaya koyduğu içerikle, logostur. Çünkü, gerçeklik olarak gerçeklik, kendinde gerçeklik olmalıdır, yoksa kendinde değil başkasında ve bu yüzden başkası ile koşullu olurdu. Hegel’de tekrar sonsuz değeri anlaşılan ve teslim edilen Herakleitos’un ve belki de felsefenin bu en büyük buluşu ‘Logos’, Hegel’e dek varlığın ve bilginin birliğinin zemini olarak, hem varlık hem de bilgi olarak gerçek yerine yerleştirilememiştir. Logos, bu en büyük buluş, ilkin, evrensel düşünmenin, bu anlamı ile antik felsefenin büyük bir itki ve coşku ile ortaya çıkışını sağlamıştır. Logos’un ikinci keşfi Hegel’e aittir. Çoğu şey iki kez keşfedilmelidir, ilkin o şeyin varlığı, ikinci keşif ise onun içeriği, bütün içindeki yeri, bütünü oluşturan parçalarla nesnel bağı. Bu anlamı ile ikinci keşifte logos, tüm bilginin merkezi, ötekilerin tümünün bağlı olduğu mantık bilimi olarak Hegel tarafından varlık ve bilim dizgesindeki doğal yerine yerleştirilmiş ya da bu yeri keşfedilmiştir. Bu keşfin ürünü olarak henüz kullanıma girmemiş ve anlaşılacağı günü bekliyor olsa da.

Bizim için ‘Gerçeklik’, kavramın yani bizim için kavramın nesnesine uygunluğudur. Kavramın nesnesine uygunluğu ya da uygunsuzluğu bizim için bilgide ortaya çıkacaktır. O zaman nesnesine uygun düşen bilgi, ‘Gerçek’, uygun olmayan bilgi ise ‘Gerçek olamayan’ bilgi olacaktır. Öyleyse Hegel’e göre gerçek bilgi felsefi bilgi, gerçek olamayan bilgi felsefi olmayan bilgi olacaktır.  Çünkü Hegel, bilgiyi ussal ve anlaksal olarak ikiye böler. İlki kurgul bilgidir ki anlaksala yani tasarımsal bilgiye aşkındır çünkü arı kavramsal kiptedir; Evrensel ve sonsuzdur, bu yüzden kanıtlanabilir ve kanıtlanmıştır. Bu birinci bilgi türü Hegel için felsefi bilgidir. İkincisi anlaksal, tasarımsal kipte olan bilgidir ki, kurgul bilgi olabilmek için tasarımsaldan kavramsala dönüştürülmeye gereksinir. Dönüştürülmemiş hali ile imgesel kiptedir bu nedenle de sonlu ve görecedir, tarihseldir, böyle olduğu içinde gerçek değildir, felsefi bilgi değildir. Çünkü kanıtsızdır, Sonsuz ve evrensel olmadığı için kanıtlamanın ölçütlerinden geçemez. Ayrıca bir bilgi tasarımsal kipte olmamasına karşın gene de yanlış bilgi olabilir ya da sanıda kalabilir. Platon’da bu iki bilgi türünün ayrımı, bilgi (episteme)ve sanı olarak yapılmıştır: Bilgi gerçek bilgi olarak sanı gerçek olmayan bilgi olarak. Hegel’de ise her iki bilgi kipi biraz daha açımlanmıştır, o kadar. Sanı, bilgi ile yanlış arasında orta terimdir, tanıtlanabilirse sanı olmaktan çıkar bilgi olur, yanlışlığı tanıtlanır ise yine sanı olmaktan çıkar gerçekdışı olur. Hegel’in anlak bilgisi dediği de sanıdır ve onunla aynı konumdadır. Nitekim Pisagor teoremi kanıtlanana kadar sanı idi, Pisagor tarafından kanıtlanınca gerçek bilgi oldu. Bu iki farklı kipteki bilgi türü, türlerini; nesnelerinin kiplerinden getiriler. Ve bu iki nesne türü ve onun yansıması olan bilgi türü salt felsefe için değil bütün öteki bilim dalları için de geçerlidir. Bilginin nesnesinin düşünce tarafından işlenişinde tinsel kipe dönüşmüş olan gereç, imgesel kip ve arı düşünsel olarak ayrılır; bilme süreci gerecini ya birinci kipte olduğu gibi bırakır, ya da onu arı düşünceye çevirerek ikinci kipte gereç olarak kullanır. Bu her tekil bilim için de geçerlidir. Üçgenin iç açılarının toplamı tam açının yarısı kadardır: 2×2=4 tür. İnsan düşünür;  Devlet yasaya ya gereksinir. Bu yargıların tümü farklı farklı bilimlerle ilgili olsalar da, gereçleri arı düşünsel kipte, saltıktırlar, sonsuzdurlar, evrenseldirler, zorunludurlar ve kanıtları açıktır. Bu nedenle bu bilgi türü Hegel’in felsefi ve mantıksal bilgiye atfettiği öz niteliklere sahiptirler. Gene de bu bilgilere felsefi bilgi demeyiz de, her bilgi için, nesnesinin doğrudan bağlı olduğu bilim dalına ilişkilin bir ad veririz; Matematiksel, antropolojik, töre bilimsel gibi. Tam tersinde, felsefe tarihi, felsefe alanında ortaya konmuş olan ve adı felsefi olmasına karşın, bir yığın tasarımsal bilgi, yani sanı olan bilgi, tanıtlanmamış ve görece kipte bulunan bilgi ile de doludur. Öyleyse Hegel’in, felsefenin nesnesi ve bilgisi ile ilgili ortaya koyduğu sınırlar, her iki yandan apaçık çelişkiler içerirler. Bir kez daha tekrar edersek felsefi denilen birçok bilgi gerçek değil sanı kipinde iken, tekil bilimlerin kanıtlanmış bilgileri saltık gerçek kipindedirler.

Hegel mantık ve felsefe kavramlarının eş-özdeş kavramlar olduklarını kanıtlamaya çalışıyormuşçasına devam eder. “Felsefe ilkin genel bir anlamda nesnelerin düşünülerek irdelenişi olarak tanımlanabilir” (Hegel)

Özensiz ve kötü bir tanım. Özel olarak bir bilgi türünün tanımı yapılmak istendiğinde, her genel bilgi türü için geçerli olan bir tanımın önemli bir şeyi ifade ediyormuşçasına önümüze konması Hegel’e yaraşan bir özensizlik değildir. O nedenle burada söz konusu olan özensizlikten öte mantık ve felsefe kavramlarının sınırlarında ya da ayrımlarında pekin ölçütlerin ortaya konmasındaki güçlüktür. Çünkü aynı genel ve yüzeysel ölçütlerin hem felsefe hem de mantık kavramları için tekrar edilmiş olmaları bu savımızı kuvvetlendirir. “Ama gene de felsefe kendine özgü bir düşünme kipi, düşünmeyi bilgiye ve kavrayan bilgiye dönüştüren bir kip olduğu için” (Hegel); Burada söylenen felsefi bilginin özgün bir bilgi olduğu, ya da kavrayan bilgi olarak özgün bilgi olduğudur.

Şimdi ise mantıksal olana bakalım: “Mantığın ne olduğu buna göre önceden bildirilemez, tersine onun ne olduğunun bu bilgisi ilkin bütün açınımının en son sonucu olarak ve tamamlanışı olarak ortaya çıkabilir. Benzer olarak nesnesi, düşünme, daha belirli olarak, kavrayan düşünme, Özsel olarak onun içerisinde ele alınır.” (Hegel). Felsefi bilgi için söylenen özgünlük, aynı zamanda mantıksal olanın da özgünlüğü olarak tekrar edilir. Burada apaçık görülür ki, bu tanım çabaları Hegel’in derinliği ile uyumsuz bir yüzeyselliği taşır ve anlatırlar. Kavrayan düşünce, derin düşünce gibi düşünce belirlenimleri ayrımsız bütün bilimlerin içinde devindiği kıpılardır. Bu düşünce kiplerini felsefe dışındaki bilimlere yasaklamak, onlara salt sanı düzeyine atmaktır.

Hegel bir başka paragrafta felsefi bilgi türünün yine aynı içeriğini vurgular ama farklı ifadelerle. Düşüncenin tasarım kipinden arı düşünce olarak kavram kipine çevrimini vurgular. “…. Felsefe düşünceleri, kategorileri, ya da daha sağın bir deyişle kavramları tasarımların yerine geçirir. Genel olarak tasarımlar düşünce ve kavramların eğretilemeleri olarak görülebilirler.” (Hegel). Felsefi bilgi türü için yine yeni bir şey söylemez. Çünkü hiçbir tekil bilimde gerçek bir bilgi tasarım kipinde bulunmaz; F=m.a, ya da bir kimyasal formülde veya ekonomi biliminin bir formülünde tasarımlar bulunmaz, burada bilgiyi oluşturan her elaman evrensel arı kavramdır. Bütün bilimler şu ya da bu şekilde kavramlarla çalışır, tasarımlarla değil. Öyleyse yine başarısız bir ayırmaçla karşılaşırız ve kanımızca ayrım için kullanılan ölçütlerin özgünleştirilememesi ve salt genelde takılı kalması, nesne ve bilgi türlerinin ayrımlarındaki sınır belirsizliğinden doğar.

Hegel’in Bölümlemesi

Hegel’in, ilk eseri ‘Tinin görüngübilimi’, Tin’i, kalıcı nesnesinde değil, geçici ve görüngüsel olanda incelese de, özellikle özsöz ve giriş bölümlerinde kendi sistemini,  biraz da karmaşık bir yığın halinde ortaya koyar. Çalışmasının ilerleyen yıllarında, bilimin genel ayrımı ve sınırlarını ortaya koyma zamanı geldiğinde, keşfettiği ansiklopedik ayrım tablosu içinde, bu ilk çalışmasını yerleştirebileceği bir bölüm bulunmaz. Ve böylece ilk eseri ayrım ve birliğin birlikteliği olan ansiklopedik tablonun dışında kalır. “Tinin Görüngübilimi” en genelde bir felsefe yapıtıdır, ama dizge içinde onun için münhal bir alan yoktur.

Ansiklopedik tablo, birliğin üçe ayrımıdır.

I. Mantık.

II. Doğa felsefesi, başkalığı içindeki İdeanın bilimi, (özetle Doğa Bilimleri. ed.)

III.Tin felsefesi, başkalığından kendi içine geri dönen İdeanın bilimi” (Özetle TİN bilimleri(insani ve toplumsal bilimler. ed.).[6]

Aslında bu ayrım, aynı zamanda tüm varlığın üçlü belirleniminin tablosudur ki, bu bölümlerin her birisi, bir varlık alanının olduğu kadar bir bilim alanının da bölümleridir. Öyleyse ayrım, varlık tablosunun ayrımı olarak, bilgi tablosunun ayrım ve sınırlarını da gösterir. Varlık olarak Logos-tin-doğa ve bilgi olarak Logos, tin, doğa. Bu tablonun felsefenin tablosu olarak ortaya konması doğru gibi görünür.  Gerçekte ise bu tablo ontolojinin ve epistemolojinin birliğidir. Bu birlik, Tanrının yaratımından önceki varlığın, yani tanrının bilgisinin saltık içeriği ve kendindeki kipidir. LOGOS’un içeriği ve bulunuş kipi de bundan başka bir şey değildir. Ansiklopedinin içeriği olarak yapılan ayrımın adlandırılmasında sorun, bir kez daha kendini ortaya koyar. Felsefe ve mantık kavramlarının sınırları birbirine karışır. Bu karışıklığa yol açan Hegel’in felsefe kavramından vazgeçememesidir. Oysa felsefe sözcüğü kendisine ait olmayan bir içeriği yıllar boyu taşımaya çalışmış ve bu eğreti durumu ortadan kaldıracak düzenlemeyi Hegel’in bizzat kendisi yapmış, bütünü kendinde kipte dizgeleştirerek -bütün ki her şeyin, varlığın ve bilginin dayanağı ve kökeni, kaynağı olan logostur-. Bu tablonun varlık tablosu olduğu, Aristoteles için, Hegel için, Spinoza, Leibniz, Descartes için kabul edilebilirdir. Çünkü, bu filozofların tümünün için; varlık ve kavram aynı tözün iki farklı kipte bulunduğu anlayışıdır. Bu tablo varlık tablosu ise ontolojinin de dizgesidir ve ontolojinin dizgesinin izdüşümü kavramın dizgesidir. Bizim için kavram bilgidir.

Doğa kipinin kavramında da, tinsel kipin kavramında da bilgi olarak var olan logos ve onun bilgi ve kavram olarak açınımıdır. Burada açınana felsefe demek, varlığa felsefe demektir, bilgiye felsefe demektir, bu ise felsefe kavramının rastgele kullanımından başka bir şey olamaz.

‘Felsefe’ kavramının rasgele ve her bilgi için kullanılması, onun sınırlarından bu kopmuş kullanımını Hegel’  şöyle belirtir: “… İngilizler arasında Newton en büyük felsefeci ününü sürdürmektedir; ama giderek ad,(felsefe adı. ed.) araç yapımcılarının fiyat listelerine dek indirgenerek, özel bir manyetik ya da elektrikli araçlar başlığı altına düşmeyen basınçölçer, ısıölçer gibi aygıtlara Felsefi aletler denir-hiç kuşkusuz bir tahta, demir vb. bileşimine değil ama yalnızca düşünceye felsefenin aracı denmesi gerekirken”[7].  Bugün için de, felsefe kavramının bir ölçüte bağlı olmadan kullanımının daha az olmadığını gözlemlemek kolaydır. Gerek eskiden gerek ise şimdi bu yersiz kullanımların meşru görünmesi, kullananlarca bunda sakınca görünmemesi, bu yersiz ve uygunsuz kullanımlara kimsenin karşı çıkamaması kavramın sınırlarının belirsizliğindendir. Her halde fizik, kimya, hukuk vb. alanlarında herkes aklına geleni söylese bu bilimler kendi kendini koruyacak tepkiyi gösterecektir. Bu anlamda Mantık kavramında da sınırlar çok belirlidir ve mantıksal olan ile mantıksal olmayan ayrımının gizemli bir yanı yoktur.  Herkes bir bilgi ya da yargısına felsefi diyebilir, ve bunun için kolayca, bin bir gerekçe bulabilir, ancak bu aynı bilgi ya da yargısına mantıksal (kurgul-diyalektik mantık olarak) diyebilmesi için bilgisinin ya da yargısının bir varlığın, özünü kazandığı süreci, ya da bir varlığın oluştaki sürecinin kendisini içeriyor olduğunu kanıtlamak zorundadır.

Hegel, büyük mantığın ikinci basımı için yazdığı ve elinden en son çıkan yazı olduğu söylenen önsözde; kendisinin ortaya koyduğu haliyle mantık biliminin –bilgisinin- özelliklerini ortaya koyarken, bir kez daha felsefi bilgi dediği bilgi türünü de anlatır ve bir kez daha ayrım kaybolur. “Ama böyle bir istemin gerekçesi ilk olarak hiç kuşkusuz içerik için önceki metafizikte ve mantıkta başlıca salt dışsal gerecin bulunması üzerine dayandırılabilir. Özellikle sonuncusu( yani mantık) günümüze dek olmak üzere, ikisinin de evrensel olarak ve yineleyerek işlenmiş olmalarına karşın, böyle bir çalışma kurgul yan ile çok az ilgilenmiştir; gerçekte, bütününde aynı gereç yinelenmiş, kimi zaman önemsiz ve yüzeysel olma noktasına dek inceltilmiş ve kimi zaman eski yükün çoğu yeniden ortaya getirilerek mantığın yanı sıra sürüklenmiş, ama sık sık bütünüyle ve yalnızca düzeneksel olan böyle bir çaba yoluyla felsefe içerik hiçbir şey kazanamamıştır. Düşüncenin ülkesini felsefe olarak, kendi içkin etkinliği içinde, ya da, yine aynı şey, zorunlu gelişimi içinde sunmanın bu nedenle yeni bir girişim olması ve ona baştan başlanması gerekiyordu; ama o kazanılmış gereç, tanıdık düşünce biçimleri çok öneli bir kaynak olarak ve minnettarlıkla kabul edilecek bir ön gerek olarak kabul edilmelidir, üstelik sundukları, yalnızca şurada yada burada zayıf bir ipucu ya da bir iskeletin dirimsiz kemiklerinin üst üste atılmış düzensiz bir yığını olsa da.” [8]

BÜYÜK UMUT, Felsefenin bilim olma çabasının tıkandığı yer

Bu gün için, felsefenin bilim olma iddiası felsefe tarihinin ve hatta bilim tarihinin düş kırıklıklarının en büyüğüdür. Düş kırıklığına yol açan, düşlerin sahiplerinin düş görmeleri miydi, yoksa bu düşü miras alanların büyük düşler görmeye uygun olmayan çapları mıydı? Yoksa bu bilim, iddia sahiplerinin de kendilerini sıyıramadıkları bir kavram kargaşasının kurbanı mıdır? Yoksa reel bilim dünyası böyle bir bilim büyük ölçüde ortaya çıkmış olsa da sırf kendi düşük seviyesinden dolayı ortaya çıkmış bu bilimle ilişki kuracak düzeyde gelişmemişimdir? Kanımızca, bu büyük sorunun, ortada ve hala çözülmemiş görünümünde; felsefe, metafizik ve mantık kavramları arasındaki sınırların karmaşa içinde duruyor olması sorunu yatmaktadır. Ya da bu kavramların sınırları arasında bulunan sorunun etkisi beklenen bilim konusundaki belirsizliktir. Eğer bu kavramlar arasındaki sınırlar karmaşası ortadan kaldırılabilirse, ortaya çıkmış olan ürünlerden neye ‘bilim’ diyeceğimizde kolaylaşacaktır.

Önce, bu bilim üzerine bazı metinleri yorumsuz olarak alt alta okuyalım.

“Bu bilim, (felsefi bilim, ed.) insan usunun birincil öğelerini kapsayacaktır. Ve alanı her konudaki gerçekliğin türetilmesine dek genişletilmelidir ve özgürce konuşursak genel olarak inanıyorum ki, tüm başkalarının kaynağı olmakla, bu bilgi bize insanlık tarafından kalıt bırakılan tüm başkalarından çok daha önemlidir. [9]

“Başka her bilim sürekli ilerleme yaparken, bilgeliğin kendisi olmayı isteyen ve biliciliğine her insanın danıştığı metafiziğin, ileriye doğru tek bir adım bile atmadan sürekli olarak aynı yerde dönüp durması neredeyse gülünecek bir şey gibi görünür.” (Kant)

“Böylece bütün felsefe bir ağaç gibidir; kökleri metafizik; gövdesi fizik, dalları ise öteki bilimlerdir.”(Descartes)

“Bu Prolegomena öğrencilerin değil ama geleceğin öğretmenlerinin kullanımı içindir, ve onlara daha şimdiden var olan bir bilimin sunuluşunu düzenlemede değil, ama ilk olarak bu bilimin kendisini ortaya çıkarmada hizmet edecektir” (Kant)

“Metafizik ve ahlâk bilimin en önemli iki dalıdır; matematik ve doğa bilimi onların yarısı kadar bile değerli değildir.” (David Hume)

“Felsefeyi bilim biçimine, onun bilme sevgisi adını bir yana bırakarak edimsel bilme olabileceği hedefe yaklaştırmaya katkıda bulunmak-işte önüme koyduğum amaç budur.” (Hegel)

“Bir bilim olarak felsefe ciddi, sıkı, giderek apodiktik olarak sıkı bir bilim olarak felsefe” (Husserl).

“Eğer bu yapılırsa, ne zaman çekişmeler doğacak olsa iki felsefeci arasında ancak iki matematikçi arasında olduğu kadar tartışma gereksinimi olacaktır. Çünkü kalemleri ele alıp birbirlerine (ve eğer dilerlerse ayrıca yardıma çağrılan bir dosta) ‘Haydi hesaplayalım/Calculemus’ diyerek abaküsün başına oturmak yeterli olacaktır.” (Leibniz).

“Felsefenin bilim düzeyine yükseltilmesi zamanının geldiğinin göstermek öyleyse bu amacı güden çabanın biricik gerçek aklanışı olacaktır; çünkü bunu yapmak amacın zorunluluğunu tanıtlayacak, üstelik aynı zamanda onun yerine getirilişi olacaktır.” (Hegel)

Descartes, Kant, Leibniz, Hume kurmaya çalıştıkları bilimi “metafizik” olarak gördü ve adlandırdılar. Aristoteles’in yapıtlarının fiziksel (doğaya ilişkin bilimlerin) olanların dışında kalan bölümü ayırmak için kullanılmış bir sözcük, metafizik; bu ayırmaçta taşıdığı anlamın dışında bir amaçla “logos”, varlığın ve bilginin evrenin temelinde yatan düzenleniş ilkesi olarak, Tanrının her şeydeki sonsuz aklı yerine kullanılmaya başlanmıştır. Bu kavram Skolastik dönem öncesi yeni Platonculuk ve devamla skolastik dönme boyunca aynı içerikle teolojinin konusu ve kendisi olarak sürmüştür. Descartes, Leibniz, hatta Hume, Kant aynı geleneğe sorgusuzca uymuşlardır. Ta ki Hegel, metafizik kavramının yerine lojik kavramını yerleştirene kadar. Ancak O da, eski metafiziğin mantığa dönüştüğünden söz etse de, çoğu zaman aynı metafizik sanki felsefe kavramına da dönüşmüş gibi onun yerine felsefe kavramını da kullanmıştır.

Felsefe

Mantık

Metafizik

‘Metafizik’ sözcüğünün sınırları üzerinde kısaca duralım. Fizik sözcüğü Yunancada tam olarak doğa demektir. Meta ise ötesi, üstü. Metafizik özgün bir nesne değil salt bir ‘Kip’tir ki duyusalın karşıtıdır; Tinsel olandır, başka bir şey değil. Kendi karşıtı olan doğasal olan nasıl bir kip ise. Her ikisi içerikte, ya da taşıdıkları yüklemlerde aynıdırlar çünkü bir varlığın sahip olduğu öz nitelik aynı kalmak üzere varlık farklı kiplerde bulunabilir. Metafizik, özün belirleniminin bir kipidir. Kip biçimsel olandır, öyleyse metafizik bir biçimden başka bir şey değildir.  Platon’da, metafizik kavramı yoktur, ama tam olarak onun işlevini yani kipini karşılayan bir başka kavram vardır: ‘İdealar dünyası’. Özellikle Aristoteles’ten sonra, idealar alanının, tek başına, doğal ve görgül olandan yalıtılarak nesne alınması, soyut metafiziğin Us için tehlikeli olan bu yalıtılmış hali, metafizik kavramı, ortaçağ skolastisizmin elinde kip olmaktan çıkıp, töz-öz yerini olan bir kavrama dönüşmüştür. Metafizik kavramı yerine; meta görgül, meta doğa, gibi kavramlar kullanılarak en azından Türkçede, fizik bilimi ve genel olarak doğa kavramı arasındaki birbirine girişi engelleyebiliriz. Çünkü fizik bilimi kuvvetlerin bilimi olarak doğa nesnelerinin özgün bir yanın bilgisidir. Doğa ise bir bilim değil, varlığın bir kipidir ki, görgül, zamansal ve mekânsal oluştan ibarettir. Böylece fizik bilimi ile doğa biçimini birbirinden ayırarak; metafiziğin, hangisinin karşıtı, üstü, ötesi oluştuğunu da açığa çıkarmış olur, metafizik kavramının içeriğine bütün felsefe tarihi tarafından doluşturulmuş ve salt bilgi ve nesnesi- karmaşasına, yine felsefe tarihi tarafından yol açılmıştır.

Bacon’un, metafiziğin bir kip oluşunu anlatan güzel bir imgesel ifadesi vardır: “Duyular dünyanın yüzünü gösteren, ama göklerin yüzünü kapatan güneşe benzerler”. Yine Hegel’in şu cümlesi, metafiziğin, bir kipten başka bir şey olmadığını vurgular, kendisi tam olarak bu amaçla söylememiş olsa da. “Görüngü dünyası ile karşıtlık içinde, kendi içine yansımış kendinde var olan dünya durur.” (bu dünyanın adı metafiziktir) Hegel, bilim derken mantığı kastediyordu, yine de Felsefenin bilim olmasından da neredeyse aynı biçimde söz ederek, iki kavram arasındaki belirsiz sınırı öylece bırakmıştır. Leibniz, Hume, Kant bilim derken metafiziği kastediyordu ki, ancak Kant’ta metafiziğin artık mantığa dönüşmüş olduğu Hegel tarafından vurgulanıyordu.

Şimdi şu sorunun zamanıdır. Felsefe ya da metafizik ya da mantık, bu kadar filozofun çabası, ürettiği gereç ve ateşli beklentisine karşın, her ne adla olursa olsun neden bir bilim olarak gerçekleşmemiştir. Kanımızca durum o kadar kötü değildir. Hegel’in lojik kitapları bu bilimin yaratıldığının göstergesidir. Bu kitaplarda içerik, felsefeye bilim olma hedefi koyan öteki filozofların, bu bilim için yarattıkları gereçten biçim ve öz olarak farklı değildir. Hegel’in çalışmasının bir bilim olabilecek bir biçime geliştirilmiş olması onun bölümlemesinin, ya da içeriğinin kendi içinde bir bütün düzeyine çıkarılmış olmasıdır. Bir bütün ki; ister varlıktan kavrama ister kavramdan varlığa doğru ilerlensin, aynı bütünsel sürecin içinden geçilir, ve süreç kendini tamamlar, ya da başladığı noktaya geri döner. Hegel, büyük mantığın ikinci basımı için yazdığı ve elinden en son çıkan metin olduğu söylenen önsözde; hem kendisinden önce bu bilimin gerecinin birleştirilememiş dağınıklığını vurgular ve kendisinin ortaya koyduğu biçimiyle bile mantık biliminin eksikliklerinden dolayı affını isterken bu isteminin gerekçelerini söyle vurguluyor.

“Ama böyle bir istemin gerekçesi ilk olarak hiç kuşkusuz içerik için önceki metafizikte ve mantıkta başlıca salt dışsal gerecin bulunması üzerine dayandırılabilir. Özellikle sonuncusu( yani mantık) günümüze dek olmak üzere, ikisinin de evrensel olarak ve yineleyerek işlenmiş olmalarına karşın, böyle bir çalışma kurgul yan ile çok az ilgilenmiştir; gerçekte, bütününde aynı gereç yinelenmiş, kimi zaman önemsiz ve yüzeysel olma noktasına dek inceltilmiş ve kimi zaman eski yükün çoğu yeniden ortaya getirilerek mantığın yanı sıra sürüklenmiş, ama sık sık bütünüyle ve yalnızca düzeneksel olan böyle bir çaba yoluyla felsefe içerik hiçbir şey kazanamamıştır. Düşüncenin ülkesini felsefe olarak, kendi içkin etkinliği içinde, ya da, yine aynı şey, zorunlu gelişimi içinde sunmanın bu nedenle yeni bir girişim olması ve ona baştan başlanması gerekiyordu; ama o kazanılmış gereç, tanıdık düşünce biçimleri çok öneli bir kaynak olarak ve minnettarlıkla kabul edilecek bir ön gerek olarak kabul edilmelidir, üstelik sundukları, yalnızca şurada ya da burada zayıf bir ipucu ya da bir iskeletin dirimsiz kemiklerinin üst üste atılmış düzensiz bir yığını olsa da.” [10]

Çıkarımlar

1. Herkesin, ondan farklı bir şey anladığı varlık ve kavram olamaz. Buna rağmen varsa, ancak kavramın bizim için olan yanıdır, evrensel değil, özneldirler ve onlar üzerine bilim kurulamaz. Bilimin ihtiyacı evrensel kavramdır. Öznel, yani bizim için kavram değil. Çünkü öznel kavram, öznel olan nesne veya varlık demektir ve öznel nesneler bir bilimin ve gerçekliğin nesnesi değil, öznel düşüncelerin nesneleri olabilirler. Bütün bunlar Felsefe kavramı için de geçelidir.

2. Matematiğin ilk bilim oluşu rastlantı değil zorunluluktur. Matematik öteki bilimlere giriş için zorunlu koşuldur, çünkü ölçü ve oranın bilimi olarak öteki bilimlerin niceliksel yanı matematiksiz olanaksızdır. İkinci olarak matematik gereci niteliklerden oluşan öteki bilimlerden daha az karmaşıktır, daha biçimsel ve nedensellik bağları daha yüzeydedir. Çünkü hem gereci hem de ürünü soyut ögelerin biçimsel bağıntısıdır. Antik Yunan okullarında matematik neyin zeminidir? Her şeyin; ontoloji, epistemoloji, mantık, teoloji, etik, tohum halinde tinsel bilimler, doğa bilimleri ve bir kez daha her şey. İşte, bu ‘her şey ’in adıydı felsefe. Tüm bilimler felsefeydi ve felsefe tüm bilimlerdi, bütün bilimlerin içinde olduğu bir bilim. Ancak böyle bir bilim yoktu, olamazdı; çünkü ayrımsız her şeyi içinde taşıyan bir şey, bilim olamaz; sınırı yoktur. Bilim, içeriğinin sınırlarını ön gerektirir. Sınırsız olan soyut sonsuzdur yani sonlusuz sonsuz. Sonlusuz sonsuz boş belirlenimdir, boş belirlenim olmayandır, bilim ise var olanı ve bu nedenle sınırları belli olanı nesne alır.

3. Tüm bilimleri kapsayan ‘eski’ felsefe içinden sınırlar belirdikçe her bir sınır tekil bilimlerin nesnelerinin sınırı olarak ortaya çıktı, yeni sınırların belirlenimi yeni bilimlerin doğuşu demekti.Ama oluşan bu sınırlardan doğan bilimler felsefe değildi, bu nedenle felsefe bilim oldukça ve olduğu kadar bilim olma karakterini de yitirdi. Bir başka ifade ile felsefe bilimlerin karmaşasıydı, sınırlanarak yasa altına giren her alan gibi bir tikelin bilim nesnesi olarak bu karmaşadan kurtuldu ve aydınlandı. Giderek karmaşadan geriye kalan, boşluk oldu. Böylece felsefe olarak anlaşılan ana tanrıçadan doğan her bilim, onun içeriğinin boşalmasına yol açtı; kargaşa bitti ama biz aydınlanmış alanlarda bilimleri ayırarak, kendi bitirdiğimiz kaostan, her şeyin bilimi olan felsefeden, bu kez de kendimizi ayıramadık. Böylece karmaşa bir alandan bir başka alana kaydı, belirsiz ögelerin birliği olan alan olmaktan çıktı,  tekil bilimlerin ve giderek mantığın boşaltmış olduğu bu alana felsefenin boş hayaleti yayıldı.

4. Ayrıca, bu oluştan çıkarılan bir başka tehlikeli tuzağa da yakalandık. Felsefenin ömrünü doldurduğu, çünkü içeriğinde bir şey kalmadığı, böylece de işlevini yitirdiği yargısı. Bu yargı, tüm tekil bilimlerde ortak olan ‘en evrensel’ olanın bilimine ihtiyaç kalmadığı gibi bir anlama geldi. Bu sonuç ise en evrensel saçmalıktır. Çünkü kaosu asıl dağıtan felsefeden çıkan tekil bilimler değil, en evrenselin bilimi olarak Hegelyen mantığın (bu mantık bilimi, tüm felsefe tarihinin yarattığı ebedi oğuldur) doğuşudur. Bu anlamı ile eğer, felsefeye en evrensel bilim denildiyse, bu tikelleri olmayan bir evrenseldi ki buna soyut evrensel denir. Tekil bilimlerin doğuşunun ardından asıl şimdi onların somut evrenselinin biliminin de doğuşundan söz edebilirdik. Bu oğul henüz bebek olsa da ‘diyalektik-kurgul mantık’ olarak beslenip büyütülmeye ihtiyaç içinde bulunan diyalektik kurgul lojiktir (mantık bilimi). Asıl bundan sonra bilimler ailesinin üyelerinin her biri, kraliçeleri olan lojiğin denetimi altında başıboşluktan kurtulmuş olarak, kendi gelişimlerini sürdürebilecek bağımsızlığa da kavuşabilmişlerdir. Bu, tekil bilimlerin soyut bir bağımsızlığı, yani yansızlığı değil, saltığa  (lojiğe) bağlılığının bağımsızlığıdır. Her bilim, onun uygulayıcıları bilincinde olmasalar da varlığını lojiğine borçludur.  Lojik her tekil bilimin köküdür. Her tekil bilim nesnesinin, varlığı ve Öz’ünün oluşundan ortaya çıkarılan yasalar, formüller, yargılar olarak, kavramın belirişidir ki, her tekil bilimin zeminidir.

5.Tekil bilimleri, hele ki ontoloji, epistemoloji, etiği, mantığı çıkardıktan sonra felsefenin içeriğinde bu bilimlerin tarihinden başka bir şey kalamaz ki bu tarihin içeriği de, epistemoloji, ontoloji ve etik ve mantığın tarihi olacaktır. Hegel’de ki anlamıyla Mantık bilimi gerçekliğin bilimi olmasına karşın, uzun yıllardır büyük bir ilgisizliğin muhatabıdır. Bu ilgi, felsefe kavramının sınır aşımı tarafından emilmiştir. Felsefe kavramı ki, salt alışkanlığa bağlı yanlış varlıkla, ya da her şeyle eşleşmesi sürdükçe Mantık bilimi gerçek bağımsız değerine, yani engin ve ergin, her şeyi kapsayan sınırlarına hiçbir zaman kavuşamayacaktır. Bu iş felaketlerin en büyüğüdür. Bazı bilgelerin dediği gibi bilgili, eğitimli (şimdi ekleyebiliriz ki felsefesi de olan) ama mantıktan yoksun bir yoksulluk.

6.  ‘Kendinde varlıkta’ ve ‘Kendinde kavram’da, ‘kendi’ ortaktır, varlık ve kavram ‘kendi’ olanın iki kipidir. Kiplerin içeriği aynıdır. Sınırları biçimleridir. İçerik logostur. Logos içerik olarak sınırsızdır, her şeye yayılır, daha doğrusu her şey onun dolayımı ile var olur, her şeyin dolayımı ancak bir dolaysız olabilir, dolaysızın varlığın karşılığı ise sadece şu iki kavramda görünür. Logos ve Tanrı. Bu içeriğe mantık dersek ve tekil bilimleri de onun altına alıp, felsefe kavramını ise ortadan kaldırırsak dizgede hiçbir boşluk hissedilmez. Ama mantığı yok eder, tekil bilimleri felsefe altına alırsak dizgenin tamamlanması için felsefenin içeriğinin salt mantıktan ibaret olması gerekecektir. Oysa mantık ve felsefe kavramlarının eş anlamlı olmadıklarını kanıtladığımız gibi, hiçbir filozof da bu iki kavramın eş anlamlı olduğunu söylememiştir.

7. Felsefe ile dinin ortak tözü, sonsuz ve koşulsuz olandır. Sonsuz ve koşulsuz olan, benzer içerik ama farklı birçok adla çağrılmıştır.  Heraklitos’ta Logos, Anaksagoras’ta Nous, Platon’da İdea,  Spinoza’da Töz, Leibniz’de  Monad, Dinde Tanrı, Buddha’da Nirvana, Maharaj’da ve tasavvufta, O, vb. Hem din, hem de felsefe yoluyla insan, kendini geçici olana değil kalıcı olana, ebedi olana bağlar. Çünkü geçici olan geçip gittiği için, ona bağlananı hep yalnız ve güçsüz bırakmıştır. İnsan, hem din hem de felsefe ile koşulsuz ve ebedi olana bağlanarak kendini güvende ve özgür hisseder. Gene de bu bağlanmada gerecin kipi ve yöntem ayrı ayrıdır.  Dinde, gereç olarak düşünce tasarımsal kipte ve yöntem ise soyut metafiziktir. Araç ise mecazlar ve eğretilemeler. Aynı zamanda sürecin nedeni olan, bu gereç ve yöntemden ortaya çıkacak etki olarak Tanrı kavramı, nedeninin ona vurduğu damga ile ortaya çıkar. Böylece tanrı kavramı düşünce olarak tasarımsal ve mantıki olarak ise soyut metafiziktir. Sonsuz gerçeklik olarak tanrı kavramına bu iki momentin kattığı yüklemler felsefe ile dinin ayrımıdır. Tanrının saltık içeriği, tasarımsal kipte bulunmakla bir çelişki de taşır. Saltık içerik ve tasarımsal olduğu için özne kip. Bu nedenle insanların binlerce farklı tanrısı olmuştur, ama binlerce logos ya da mantıkları olmamıştır.  Dinin yansıra felsefe ise, sonsuz olan içerikle bağını, kip olarak tasarımsal değil, arı ussal, yöntem olarak soyut metafizik değil, kurgul diyalektik yöntemle kurar.  Elde edilen gerçeklik logos’tur ki, sürece giren kip ve yöntem gerçekliğin kendindesini ele geçirir. İbni Sina, sufi şeyhi Ebu Said Meyheni, kendi konumlarını belirlerken din ve felsefenin konumlarını da belirlemişlerdir. Ebu Said, “benim gördüğümü İbni Sina biliyor derken, İbni Sina da benim bildiğimi Ebu Said görüyor der.  Böylece din ve felsefe arasındaki ayrımı ‘görmek’ ve ‘bilmek’ arasındaki ayrım olarak ortaya çıkar.

8. Oluş, belirli varlıkta gerçekleşir. Belirli varlık tikel ve tekildir. Onun oluşu, tikel varlığın oluşu olarak tikelin bilimidir. Belirli varlıkta belirli olan, belirsiz ve sonsuz olanın belirmesidir. Sonsuz ve koşulsuz olan ise logostur.

9. Ne kendinde varlıkta, ne de belirli varlıkta, ne de kendinde kavramda ve belirli kavramda felsefe kavramına bir varlık, bu nedenle bir içerik kalmaz, varlığı olmayan kavram boş kavramdır. Bu boş kavram, logos yerine kullanılan felsefe kavramı için söylenebilir.

10. Bir bilginin ölçütü olarak felsefe kavramını kullanırsak, bu bilgi felsefidir ya da değildir diyeceğiz. Ancak bir şeyi ölçmek için ölçütün sınırları belli olmalıdır ki, zaten ölçülecek olanın sınırları belirlensin. O nedenle bu bilgi felsefidir dersek ya da felsefi değildir dersek hangi sınırları belirlemiş olacağız? Her felsefe akımının özgün felsefi ilkesine göre sınırı da belirlenir. Bir bilgi felsefi bilgi ya da felsefi olmayan bilgi olarak ortaya çıkacaktır. Görgücü için gerçek bilgi görgül olanın bilgisidir; şüpheci için ise gerçek bilgi olamaz, saltık olan şüpheli bilgidir. Bu her iki bilgide felsefi bilgidir. Ama felsefi bilgidirler diye ikisi de gerçek bilgi değildirler. Çünkü felsefenin yüzlerce tanımı vardır, tanımlar sınırları belirler, ama yüzlerce tanımı olan bir şeyin sınırları belirsizdir.  Bir başka ayrımla, felsefi bilgiye teorik ve felsefi olmayan bilgiye pratik bilgi dersek, bu ayrımda bilginin gerçek ya da yanlışlığı değil, yalızca hangi kipte bulunduğu söylenmiş olur. Öyleyse felsefenin nesnesi gerçekliktir önermesi geçersizdir, anlamsızdır.

11. Oysa bir bilginin ölçütü olarak mantıksallığı (lojik) kullanırsak, bu bilgi mantıki ya da mantıki değildir dediğimiz zaman, ölçüt işlevini yapar; yani ölçülecek olanı ölçecek olanla özel bir ilişkiye sokar. Mantık, ‘varlık-öz kavram’ olarak sınırları belli bir dizgedir ki, ölçülecek bilgi bu dizgenin içinden geçirilerek ölçülebilir. Ve böylece gerçeklik mantığın nesnesi olarak tanıtlanmış olur.

12.Yine de felsefe kavramının ona ‘nesne’ olan bir varlığı vardır. Etimolojisinden kaynaklanan, bilgi sevgisi. Özel bir sevgi türü, “koşulsuz sevgi”. Koşulsuza, koşulsuzca duyulan bir bağlılık olarak, sonsuz ve sınırsız bir duygu. Özgürlüğün yaşandığı duygu, logosla bir olmanın getirisi, logosla birlikte yanmanın açığa çıkardığı ürün, sonsuz sevinç.

Not: Makalemizin tartışmaya aldığı noktalar üzerine, bu yetersiz irdelemeden sonra da çalışmalarımız sürecektir. Bu çalışmanın daha da olgun hale gelmesi gerektiği ve bunun için çok çaba istediğinin bilincindeyiz. Ayrıca, makalemiz içinde felsefe kavramı çoğu zaman alışıldık içeriği ile uyumlu olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda alışıldık içeriğin doğru kullanım olmadığını kanıtlamaya çalıştık. Bu çelişki, eleştirilen, ama yerine henüz yenisinin oturtulamadığı bir çalışmanın geçici eksikliği olarak görülmelidir.


Dipnotlar:

[1] Leibniz, Metafizik Söylemler. Arya Yayıncılık. s.109.

[2] Hegel, Küçük mantık. s.74.

[3] (K.M.giriş. s.51)

[4] Aristoteles, Metafizik. Sosyal Yayınları. İstanbul, 1996,s. 146.

[5]  Hegel, Küçük Mantık.s.87.not.

[6]  Hegel, Küçük Mantık. Giriş. s.69

[7]  A.g.e. s.58

[8]  Hegel, Büyük Mantık. s.19

[9] Descartes, Kurallar ve Meditasyonlar. 4. Kural. İdea Yayınevi. s.18

[10]  Hegel, Büyük Mantık, s.19