Felsefe Açısından Dil*

9 Kasım 2016
Sayı 57 - Şubat-Mart 2015

Dile felsefe açısından bakınca karşımıza iki önemli ve birbirine bağlı kavram çıkıyor. İlkin toplumumuz için de önemli olan bu kavramlar üzerinde durmak, felsefe nedir, ne anlıyoruz felsefe derken; dil nedir, görevi kültürdeki yeri nedir gibi soruları ele almak istiyorum. Sonra da bu ikisinin bağlantısını, ayrıca başka alanlarla ve başka sorunlarla ilişkisini, son olarak da eğitim sisteminde dilin ve felsefenin yerinin ne olduğunu belirtmeye çalışacağım.

Önce doğanın evriminde yeni bir katman olarak ortaya çıkan insanın, kendisini hayvanlardan ayıran ve insanı insan yapan en önemli öğe olan dil üzerinde durmak istiyorum. Dil derken bir iletişim aracı olarak ele alınan dili kastetmediğimi hemen söylemeliyim. Çünkü bir işaretleşme aracı olarak, bir iletişim aracı olarak dil hayvanlarda da var. Bundan 5055 yıl önce İsviçreli zoolog ve antropolog Adolf Portmann ontogenetik açıdan insanın özel yerini araştırdığı çalışmasında geliştirdiği bir antropoloji kuramı ile insan doğuşunun erken bir doğuş olduğunu öne sürmüştü. Bütün hayvanlar, bütün nitelikleriyle birlikte dünyaya gelirler. Yalnız insan kendine özgü niteliklerini doğuştan sonra bir yılın sonuna doğru kazanmaya başlar ve bu nitelikleri ancak sosyal çevrenin birlikte etkisi altında oluşur, bu sosyal çevrenin yardımı ve uyarıcılığı olmadan tam insan olmaya doğru gelişme başarılamaz. Bu nitelikler de: dik durma, dil ve düşünmedir. İlk yılın sonunda insan olmanın belirtileri biçim alır, bu ilk biçim alma da ancak toplumsal çevre içinde gerçekleşebilir, bu toplumsal çevre yöresinde dünyaya açılma, dünyayla ilişki kurma da gelişir. Buradan çıkan önemli sonuç: İnsanın toplumsal bir varlık olduğu ve insanın aynı zamanda tarihsel bir varlık olduğu ve bu iki durumun sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğu ve dünyayla ilişki kurmayı dilin sağladığı, dünyayı kavramamızı dilin sağladığı. İnsan, dili bulmamıştır, doğuşunda vardır dil, ama yalnızca yatkınlık olarak. Toplum içinde elde edilir dil ve tarih içinde gelişir.

Bu dünyaya açılmayı, dünyayı dil aracılığıyla kavramayı felsefe tarihinde ilkin Herakleitos dile getirmiştir. Felsefenin öteki alanları dışında dil felsefesinin gelişmesinde ilk adımı atan önemli filozoftur Herakleitos. Yapıtlarından ancak fragment’ler kalmıştır. En önemli parça olan Fragment 1’de logos kavramı üzerinde durur. Şu kısa tümcesi dil felsefesi bakımından çok önemli: “İnsanlar onu anlamadılar, onu işitmeden önce…” Herakleitos karanlık yazan bir filozoftur, ancak burada anlamı açık: Gerçeği, söz haline gelmeden, başka deyişle dile dökmeden önce insanlar anlamadılar. Dil dünya ilişkisi bakımından çok önemli bir nokta bu.

Dünyaya açılma, dünyayla ilişki kurma insanı öteki canlı varlıklardan ayıran ve onu özgür kılan temel nitelik. İnsandan başka hiçbir canlı varlığın bu anlamda dili de yok. Çevresini aşabilen, çevresinin dışına çıkabilen, doğanın ve kendisinin bilincine varan hiçbir canlı varlık yok yeryüzünde. İnsan bu nitelikleriyle çevresini değiştirmiş, doğaya bir şeyler katmıştır. Doğaya kattıkları da bugün kültür dediğimiz şeyden başkası değil. İşte bu doğaya kattıkları binlerce yıl içinde oluşa oluşa bugüne dek gelmiş ve yarınlara gitmekte. İnsanın insan olması da, kendi yolunu kendisinin çizmesi de dili ile olmuştur.

Böylece bugünkü insanbilim ve dirimbilimdeki araştırmaların vardığı sonuçla felsefe tarihinde Herakleitos’tan beri ortaya atılmış, daha sonraları Herder ve Humboldt’la geliştirilmiş ve günümüze dek sürmüş olan dil üzerindeki görüşlerin doğrulanmış olduğunu görüyoruz. Dille kültür arasındaki bağlantıyı, dilin kültür olaylarına etkisini ve bunlar üzerindeki gücünü ilk gören Herder olmuştur. Bu görüşü daha ileri götüren de dil felsefesinin kurucusu W.Von Humboldt’tur. Humboldt “Dil, olmuş bitmiş bir şey, bir ürün (ergon) değil, bir etkinliktir (energeia)” sözü ile dilin insan tarihinin başlıca yaratıcı güçlerinden biri olduğunu anlatmak istemiştir. Dilin bir iletişim aracı olduğunu ileri sürenlere karşı Humboldt dilin yalnızca yalın bir araç olmadığını, düşünceyi yaratan bir etkinlik olduğunu ileri sürmüştür. Dil olmasaydı, düşünme de olmazdı. Bunu somut olarak doğuştan kör, sağır ve dilsiz olan Helen Keller örneğinde görebiliriz: Helen Keller düşünmeye başlamasını, çevreyle bağlantı kurmasını şöyle anlatır yaşam öyküsünde: Eğiticisi bir gün kendisine bardakla su içirirken elini musluğa tutar ve avucuna “su” yazar. Bu adlandırılma ile birden bir tutamak bulmuştur. Sevinç içindedir. Artık bir şeyleri ayırt etmeye başlamıştır. Her şeyin adını soracaktır artık. Düşünme adlandırma yoluyla olmuştur. Adlandırıldığı anda nesnelerin varlığını kavrayabilmiş, başka deyişle nesnelerin varlığını kavrayabilmesi adlandırma yoluyla, yani dille olmuştur. Karışıklık düzene çevrilmiş, her şey yerli yerine konmaya, her şey anlaşılır olmaya başlamıştır. İnsanlık tarihinde de dilin gelişmesinin başlangıçta çok yavaş ilerlediği biliniyor. Nesnelere ad verme, bunlar arasında bağlantılar kurma ve sonunda soyutlama ile kavramlar oluşmuştur. Bu da uzun bir süreci gerektirmiş, düşünme de bu süreçle birlikte gelişmiştir. Düşünme çıkarımlar yapma, kavramlar ve önermeler arasında bağlantı kurmadır. Kavram ve önermelerin içinde yer aldığı bağlam da dilin bütününü oluşturur. Bu kavramlarla insan kendine bir dünya yaratıyor: Kültür Dünyası; sanat, bilim, felsefe hep kavramlarla, dille bağlı. Dilin gücü düşünmeyi yaratmasında. Dile dökmeden, dil kalıbına yerleştirmeden gerçekliği anlayamıyor, üzerinde düşünemiyoruz. Dünyayı dil yoluyla kavrıyoruz. Bu düşünce felsefe tarihinde pek çok filozofta karşımıza çıkar. Örneğin; Humboldt, “Dünyayı kavramlara dönüştürme”, Cassirer, “Dünyayı simgeleştirme”, Wittgenstein “Dünyayı resimleme”, Weissgerber, “Dünyayı sözcüklendirme, adlandırma”dan söz ediyorlar.

Günümüzde dirimbilim ve insanbilim akıl denen şeyi dünyaya açılma, dünyayla ilişki kurma olarak kabul ediyor. Dünyayla ilişki kurmayı dil sağladığına göre, akıl da dilden başka bir şey değil. Daha antik çağda ortaya konmuş bir tanımla insan zoon logon ekhon’dur. Yani insan konuşan varlıktır. Burada logon logos’la ilgilidir. Logos kavramı da iki anlamı da içinde taşır. Logos, bir yandan söz demektir, dil demektir, öbür yandan düşünce akıl demektir. Kafayı yoğuran da, düşünmemizi sağlayan dil. İnsanın kafa yapısını en iyi gösteren de onun kullandığı dilidir. Bizim kimliğimizi belirleyen de dil oluyor böylece. Kimliğimiz dilimiz içinde gelişiyor. Hepimiz bir dil içine doğuyoruz. İnsanın insan olması, insanın kendi olması, kendi kimliğini bulması, kendinin bilincine varması da dille bağlı. İçine doğduğumuz dil/diller kimliğimizi de belirliyor. Dilimiz kimliğimizdir.  Düşünceyi yaratan ve ileri götüren de dil olduğuna göre, büyük düşünce yapılarının kurulabilmesini de dil sağlar. Ancak bunun için dilin de gelişmiş olması gerekir. Burada karşılıklı bir etki olduğu açıktır. Dilin gücüne karşı düşüncenin gücü kendini gösterir. Dile bağlı olan insan sonunda dile egemen olur ve dil üzerine etki yapar. Böylece dil durmadan yaratılarak bir kuşaktan öteki kuşağa geçen bir etkinliktir. Boyuna yaratılan bir şeydir. Her birey ve her kuşak ona yeni bir şey katar. Ama kimi zaman kimi engellemeler yüzünden bir ülkede dilin gelişmesi durabilir. Dil gelişemeyince düşüncenin gelişmesi de durur. Dilin engellendiği yerde düşünme de engellenmiş olur. Düşünmenin engellenmesi en çok da felsefe alanında etkisini gösterir. Çünkü felsefe her şeyden önce, Hegel’in dediği gibi, “Varolan her şey üzerinde düşünmedir”.

* * *

Ancak Cumhuriyet’le birlikte 1933 Üniversite reformu ile bizde gerçek bir felsefe eğitimi başlayabilmiştir. (Bu konuda TDK’nca yayımlanan “Gökberk’e Armağan” kitabında Macit Gökberk’le yaptığımız Söyleşi’yi okumak tam bir fikir verebilir). 1928 de yazı devrimi ile başlatılan 1932’den beri Türk Dil Kurumu’nca sürdürülen çalışmalar sonucu dilimiz elli yıl gibi kısa bir sürede bir kültür dili durumuna gelebilmiş ve felsefe yapabilecek bir nitelik kazanmıştır. Türkçe zengin ve olanakları geniş bir dildir. Birçokları bunun ayırdında değil. Ben Türkçeye eğilerek, Türkçeye dayanarak bir felsefe doğacağına inanıyorum. Bence Türkçe ontolojiden, varlık felsefesinden çok, oluş felsefesi olmaya elverişli bir dil. Bu görüşümü neye dayandırıyorum? Almancada “Sein”, Fransızcada “Etre” gibi kavramların Türkçede, bu dillerde olduğu gibi, eylem olarak, eylem sözcüğü olarak bir karşılığı yok. Bu kavramı eylem sözcüğü olarak “varolmak”la karşılıyoruz. Burada görüldüğü gibi Türkçede “var”ın eylemi yok, ama “olmak” eylemimiz var. Olmanın birçok biçimi ve birçok anlamı var. Olma, olgunlaşmayı da dile getiriyor, değişmeyi, ilerlemeyi de. Oluş sözcüğü ve kavramı evrendeki evrime de uygun. Bilim artık evrendeki varlık’tan değil, evrim’den söz ediyor. Doğa bilimcilerinin kültürel bir evrimin sözünü ettikleri günümüze de daha uygun bir felsefe olur sanırım bir oluş felsefesi. Ayrıca Türkçe’nin çok ilginç bir yapısı var. Bilgisayar diline en uygun dilin de Türkçe olduğu kabul ediliyor.

* * *

Nedir felsefi düşünce? Felsefe nedir? Felsefe tanımları üzerinde durmak istemiyorum. Günümüzde Kara Avrupası’nda gelişmiş olan klasik felsefe ile, çıkış yeri yine Avrupa olmakla birlikte AngloSakson dünyasında gelişen ve çeşitli adlarla adlandırılan, mantıksal pozitivizm, analitik felsefe vb. en son da bilimsel felsefe adında karar kılınmış görünen felsefe arasındaki çekişmeleri de ele almayacağım. Birbirini tanımayan, birbirini felsefe bile saymayan iki akım. En geniş tanımı ile felsefe yapmanın ne olduğu üzerinde duracağım. “Felsefe öğrenilmez, yapılır” söylemi çok kullanılır oldu. Oysa bilinmeyen nasıl yapılır diye de sorulabilir. Öğrenmeden de hiçbir şey yapılamaz kanımca. Felsefe tarihini öğrenmek de gerekli, ama ezbere değil elbette. Belli sorunlar ortaya atılıp bu sorun üzerinde bu arada belli filozofların düşüncelerine de başvurularak, kavramların tarihsel süreç içinde geçirdiği değişimleri ele alarak tartışılır.

Felsefe başlangıçta bilimden ayrı değil, birlikte doğmuş. İlk filozoflar da doğa bilginleri aynı zamanda. Ama salt bilimden yine de ayrılığı var. Bilim tek tek olgular üzerinde çalışır, felsefe ise geneli arar, bütünü göz önünde tutar. Bilimin varsaydığı – var olarak kabul ettiği- ve araştırmasını ona dayadığı şeyleri felsefe sorun haline getirir, nasıl var olduğunu sorar. Özellikle bilimlerin pek çok uzmanlık alanlarına ayrıldığı ve dallararası (interdisipliner) çalışmaların önem kazandığı günümüzde felsefenin görevi daha bir artıyor. En geniş tanımı ile her alanda ele alınan konu üzerinde soru sorma, sorgulama, eleştirel düşünme ve bütünü görme de diyebileceğimiz bir kafayı işletme biçimi olan felsefenin salt bilimden ayrılığı özellikle şurada: Bu ayrılık daha felsefenin adında saklı; Philosophia’yı bilgiseverlik diye çeviriyoruz gerçi. Ama sophia, episteme değil, yani yalnızca bilimsel bilgi değil, erdemli bilgibilgelik. Bilim de felsefe de salt özgürlük içinde yapılır. Bilimsel düşünüşte ve araştırmalarda özgürlüğe sınır konulamaz; sınır konulduğu anda bilimsel çalışma durur. Oysa felsefi düşünce bilimsel çalışmanın sonuçlarının etikle çatışmamasını ister. Nitekim bugün özellikle tıp dünyasında deontoloji önemli bir dal oldu. Bu da felsefi düşünüşün etkisi ile oldu. Felsefi düşünüşten yoksun bir bilim adamı insanlığı hiç hesaba katmayabilir ve sonunda felaketlere neden olabilir. Burada ünlü filozof ve bilgin Einstein’ın bir sözünü anımsatmak isterim: Felsefi bir görüşü ve tarih bilinci olmadan bir insanın gerçekten yaratıcı olması, yaratıcı olarak bilimde etkin olabilmesi olanaksızdır. Yalnızca uzman olan insan kullanılmak üzere programlanmış bir tür makine olur, ama değerli bir kişilik oluşturamaz.

* * *

Kavramları açıklığa eriştirmekse felsefenin başta gelen görevidir. Felsefe ele aldığı konunun kavramlarını açıklamak zorundadır, çünkü düşünme kavramlarla olur; kavramlar birbirine karıştırılmışsa, ya da yanlış anlaşılmışsa, kafa da karışır… Oysa felsefenin bir görevi de sorunları görüp onları göstermektir, yani sorun koymaktır ödevi felsefenin. Sorun koyan felsefe aynı zamanda kavramları da kurar: Dil-kavramlar-sözcükler de bu işlerin anahtarı.

* * *

… Eğitim ve öğretimde dil ve felsefe baş yeri almalı, felsefe de dil de –anadil yanında yabancı dil de– eğitimin temeli olmalıdır. Felsefi düşünüş biçimi daha ilk yıllardan çocuğa verilmeli, çocuklar bilinçlendirilmelidir. İşte burada, çocuklara verilecek felsefe eğitiminde “Felsefe öğretilmez…” sözünün anlamı çıkıyor ortaya. Aslında çocuklar sanıldığından çok fazla düşünürler, durmadan soru sormaları onların düşündüğünü göstermiyor mu? Onların soruları geçiştirilmesin yeter. Çocuk felsefe yapmaya yatkındır aslında. Çünkü çocuk kafasının alıcılığı inanılmaz boyutlardadır. Fransız psikolog Zazow “Bütün çocuklar 11 yaşına kadar birer dâhidir, ama ne yazık ki bu durum sürmez,” diyor. Çocuğun gelişmesinin yolunu kesmemek için ezbere eğitime kesinlikle son verilmesi gerekir, gençlerin iyi yetişmesi isteniyorsa. Ezbere öğrenimin önüne geçmek için de okumaya önem verilmesi gerekir. Ancak okumakla kafa da dil de gelişebilir. Okumada dil ve felsefenin birlikteliği de sağlanmış olur. Ana dili eğitimi yanında yabancı dil eğitiminin de sözünü ettim. Çünkü her dil aynı zamanda bir ayrı dünya görüşünü yansıtır; dil bilincini daha bir uyandırarak kafanın daha sağlıklı işlemesine yardımcı olur. Böyle bir eğitimle dil ve felsefe eğitiminden geçen gençler yarının gerçek yurttaşları olurlar özgür birer birey ve kişiler olarak. Yabancı dil öğrenmenin gerekliliğini öne sürerken bir noktayı daha açıklığa kavuşturmalıyım ve yabancı dil öğretmenin yabancı dille eğitim yapmaktan çok başka bir şey olduğunu vurgulamalıyız.

 

* kisi.deu.edu.tr/binnur.kavlak/kitaplar/dil.doc bağlantısındaki Bedia Akarsu, “Felsefe Açısından Dil” başlıklı yazıdan alıntılanmıştır.