Faziletin Sesi

Sayı 8 - Tarih Bilinci ve Kimlik Sorunu

14-18 Eylül 1981’de vâki I. Uluslararası Türk ve İslam Bilim ve Teknoloji Kongresinde tanımış olduğum Pakistanlı ünlü bilgin Prof. Dr. Hakim Muhammed Said’den aşağıdaki mektubu almıştım.

Aziz Bay / Bayan

Etrafımızda gerilemekte olan ahlâkî durum insanlığı tehdit eden ve her düşünen varlığı, özellikle aramızdaki entelektüelleri dondurup bırakan bir şer alâmeti olmaktadır. Dünyadaki sorumlu sivil şahıslar çoğu kez işbu ahlâkî çöküntü karşısında sessiz kalınıp kalınmayacağı hususunda kararsız kalıyorlar.

Bir bilgin ve hümanist olarak siz, bu durumu takdir etmiş olmalısınız ve hassas gözleriniz günümüzün ahlâkî zevalini enine boyuna müşahede etmiş olmalıdır. Siz keza buna bir yanıtı da düşünmüş olmalısınız.

Lütfedip işbu ahlâkî inhitat ve bunun sebepleri üzerine görüşlerinizi ifade edip bunları bir kâğıda dökerek bu duruma yaklaşma hususunda teklif ettiğimiz yolları bildirmenizi rica ederim.

Bu mektubu yaklaşık onbin bilgin ve düşünüre göndermekteyim ve bunların görüşlerini toplayıp muhafaza ederek ve gerektiğinde bir kitap haline getirerek bunu dağıtmayı arzu ediyorum.

Çok önemli iki soru şunlar oluyor:

1. Günümüzde bu denli ahlâkî iflas hakkındaki kanaatiniz nedir, bunun sebepleri için görüşleriniz nedir ve bunların çareleri için neleri teklif ediyorsunuz?
2. Barışa ve ahlâkî kusurlara karşı tehlikeleri belirterek barış ve nizamın kurulması için neler teklif ediyorsunuz?

Hamdard Vakfı – Pakistan/Başkan Hakim Muhammet! Said

 

Tercümesini verdiğim bu mektubu almış onbin kişiden kaçının buna yanıt verdiğini bilmiyorum. Ancak gelen yanıtlardan doksanbeş adedi seçilip “Faziletin Sesi – Voice of Morality” adlı bir kitapta toplanmıştı. Bunda çıkmış yazının tercümesi de aşağıda.

Çeşitli ümitsizlik derecelerinde soysuzlaşan inhitat halindeki etik değerler, modern toplumların az çok bütün tabakalarına yansımıştır. Bu sorunsallı mesele, 1) sanayileşmiş; 2) az gelişmiş / gelişmekte olan toplumlar ve bunların arasında sınıflar yelpazesi, ezcümle a) burjuvazi – üst düzey bürokratları; b) orta sınıflara – beyaz yakalılara; c) işçilere; d) işsizler – topraksız köylülere taalluk etmesine göre ona farklı şekillerde yaklaşılacaktır.

Âmillerin, Kierkegaard’ınki gibi sofistike felsefî (ve özellikle metafizik) tahlili bahis konusu değildir. Bu âmiller, ruha çarpmalarına rağmen, çok daha materyalistik gibidirler. “İnsan sadece ekmekle yaşamaz, ama özgül olarak ekmekle yaşar” deyimi. (Malinanowski) bu kısa denemenin başlıca şiarı oluyor. Gerçekten panis et circenses’in her ikisi de yaşamın gıdası oluyorlar.

Ümitsizlik, olanakların yokluğundan yeşermekte olup mucizeye inananlara artık rastlanmıyor. Böylece de ilkinden bir gerekercilik ortaya çıkıyor: Halâs, sadece mevcut koşulları tersyüz etmekle elde edilebilir. Bundan hasıl olacak şiddet, çoğu kez rüzgâr biçecek.

Üst ve orta sınıfların bazı üyelerinin basmakalıp sözleri, sonunda psikanalistin döşeğinde bitiyor.

“Toplumun içinde başlıca değişme… beşerî koşullar arasına proletaryanınkinin ithali olmuştu… İlk sanayi çağının keşfettiği ürkütücü gerçek, yoksulluğun ortaya çıkması idi” (Sismondi).

Bu yoksul, bu kader kurbanı, bu âsî, bu terörist, kitlenin bir üyesi olarak, gerçeği içinde tahlil edilecektir. İnsanlar arasında bir ikinci büyük ayırım, kentle kırsal bölgeninki oluyor; Ayırıcı malzeme ve entelektüel eserlerden söz edilmeksizin iki farklı ve birbirleriyle uyuşamayan modus vivendi.

Metafizik, geleneksel olarak doğayı insandan ayırmıştı. Kanunlarıyla doğanın hürriyeti, insanoğlu ile ilgisini kesmişti.

“Hürriyet nedir?” sorusuna yanıt bulmaya teşebbüs, imkânsızı elde etmeye çalışmak gibi oluyor. Bu sorun, “felsefenin yolunu kaybettiği karanlık ormanın” (Max Planck)ta kalbine götürüyor.

Güncel dünyanın üstüne çöken ve tüm faaliyet alanlarına acı veren genel kriz, ülkelere göre kendini şekilde göstermiş, her alanı farklı şekilde etkilemiştir. II. Dünya Harbi’nin sonundan beri bir derin huzursuzluk, refah perdesi altında bütün Avrupa’yı sarmıştır; ihtilâlci hengâmelerin, toplama ve imha kamplarının anıları…, Asya’nın da kendi, çok daha derin sorunları olup bu kez olumlu bir kader ufukta gözükmüyor.

Gerçekten, kendisine ait olmayan bir toprak karşısında bir köylünün, onu sömürmeye yardımcı olan bir tezgâhın karşısında bir işçinin düşmanca hisleri nasıl etkisizleştirilecektir? Genelde çalışmaya insanî veçheler vermeye, haklı sebepler görümünü altında insanın çalışma gücünü sömürmeyi amaç edinmiş Taylor’un, Stakanov ve benzeri korkunç prensipleri yumuşatmaya kim teşebbüs edebilir? Ama belki de en ağırı, aslanın ağzındaki panem qııotidianum (günlük ekmek) için mücadele oluyor. İstikbal karşısındaki dağınıklık tam bir tehditten, indifaları muhakkak olan bir volkanın tehdidinden ileri geliyor: Tek bilinmeyenler, “ne zaman” ve “nasıl?” oluyor.

“Çalışma insanı yaratmıştır”ın (Marx) manası, insanın kendini yaratmış olduğunu, onun insanlığının kendi öz faaliyetinin sonucu olduğudur. Onun beşerî haysiyeti buna bağlıdır. Bu haysiyetin kaybı, üretici olma haysiyetinin kaybı, insanın ümitsizliğinin en öldürücü âmili oluyor.

Politika sahnesinde kitlelerin sorunlarının kaosu ve ruhanî alanda kitlelerin kanaatları, totaliter hareketlere, terör ve ideoloji yoluyla, yeni bir hükümet ve hükümranlık şeklini tebellür ettirmede yardımcı olmuşlardı. Bu keyfiyet, tüm geleneksel otoritelerin heyecanlı bir çöküşüne az çok götürmüştü. Gerçekten, hergün, sürekli genişleme ve derinlemesine daha büyüyen bir otorite krizi, güncel dünyanın gelişmesini takibetmişti. Otoritenin kaybolmasıyla yüzyılımızın genel şüphesi, aynı zamanda, siyasî alanı da istilâ etmiştir. Geleneksel (ve dinî) değerlerin geri çekilmesi, başlıca vüs’atte bir siyasî olay olmuştu. XVII. ve XVIII. yy’larda dinî inançların radikal eleştirisi, dinî doğrunun şüphesi, çağımızı nitelemekte durmamıştır: Şüphe, hattâ inanca dahi dâhil olmuştur.

Beşerî koşullara hükümran olan âmiller teknolojiler, politikalar ve Batı dünyasında mutad olarak görülen çökmekteki zihniyettir (ABD toplumu, çoktan beri ekonomik faaliyetlerin sair tüm erekleri aşağı almasından şikâyetçidir).

Bir bedenî ve manevî kulluk halinde, herhangi bir iyileşme düşüncesi doğamaz. Bir kökten değişim, had bir gerekliliktir.

Bunu kim gerçekleştirecek? Savaştan çıkar sağlayan ve de onun sponsorluğunu yapan cehennemlik ruhları kim ebediyyen yok edecek? Dünya kaynaklarının uluslar arasında ve ulusların içinde insanların refahının bir âdil dağıtımını kim teminat altına alacak?

Bu bir başka konu oluyor. İnsanlığın ve “dünyanın yeni zenginlerinin yabaniliklerinden ya da, Batılılaşmış entelektüel ve günün yerleşmiş kurumlarıyla uygunlukları ortada hümanist hareketleri tekelleştirme iddiasında bulunan ruhanî takımından insanlık hiç bir şey beklemeyecektir.