Farklı Din ve Kültürlerde Oruç

22 Ekim 2016
Sayı 02 - Temmuz 2010

Kültür, “insan-doğa” ve “insan-insan” ilişkisinde, insan emeğiyle üretilmiş yaşam diye tanımlanabilir. 

İnsan yaşamında en kapsamlı olgudur kültür. Bir bakıma kültür, insan için ikinci doğa gibidir; her insan tarihin belirli bir döneminde, belirli bir yerde, belirli bir kültürün içine doğar ve onun tarafından biçimlenir. Kültür, deneyim yoluyla ve bilincin gelişmesiyle paralel olarak çocukluktan itibaren alışkanlıklara kattığımız bir olgudur. Nasıl ki doğa bize rağmen bize verilmişse ya da kendimizi doğa içinde buluyorsak, başlangıçta kültürle olan ilişkimiz de bu niteliktedir. Bu nedenden dolayı, içinde yaşadığımız kültürü başka bir kültürle karşılaşıncaya değin yadırgamayız. 

Kültür, bilindiği gibi, üretim araçları, üretim biçimi ve üretim ilişkilerine bağlı olarak oluşur. Bu nedenle, kültürü şekillendiren yaşama biçimidir. İnsan, bir yandan kültürün eğittiği, diğer yandan da kültüre şekil veren bir varlıktır. 

Kültür “kült” kavramından türemiştir ve kült, tapım anlamına gelir. Tapım adanmış yaşamdır. İnsan kendisini yaşamaya değer bulduğu şeylere adar. Bu nedenle, kültür bir yandan maddi yaşam koşullarına diğer yandan da adanılmış manevi değerlere bağlı olarak gelişip şekillenir. 

Sanat, din ve felsefe gibi üst yapı kurumları kültürün formlarına bürünerek yaşama geçerler. Tarım toplumunun sanatı veya dini, sanayi toplumunun veya bilgi toplumunun yaşam biçimine aktarılamaz. Bu yeni yaşam biçiminde sanat, din ve felsefe kültürü yeniden üretilmek zorundadır. Yoksa tarih sahnesinden silinirler. Nitekim tarih buna şahittir. 

Farklı kültür formları, farklı yaşam biçimleri ve farklı değerler dizgesi içinde temel, varoluşsal araçlarla insan, kendisini alışkanlıkların etkisinden çıkarıp başka bir yaşam tarzını benimseyebilir. Bunun için, kültürlerde içkin “kültler” aracılığıyla kişinin bunu başarabileceği kadim bilgeliğin tüm sürümlerinde dile getirilmiştir. Bu tapım biçimlerinin başat olanı ise “oruç” tapımıdır. 

Oruç, tüm kültür, inanç ve dinlerde ortak bir buyruk ve uygulama olarak karşımıza çıkar. 

İnsan yaşamda doyum bulmak için çaba sarf eder; bunun maddi ya da manevi olması fark etmez. Her gereksinim bir doyum arayışıdır. Ancak, bazen manevi doyum maddi fedakârlık veya feragati gerektirir. Bu nedenle “oruç” bir “feragat-ahlâkı” olarak karşımıza çıkar. Peki, bu feragat niye? 

İnsan çoğu zaman istese de belirli bazı alışkanlıklarını değiştiremez. Bunu yapabilmesi için kendisinde aşkınlık içeren bir “nefis denetimi iradesi” gerekir. Kadim bilgeliğin İslâm tasavvufu sürümünde, nefsin (kendilik) dönüştürülmesinden söz edilir ve bunu kişinin kendisinden başka hiç kimsenin yapamayacağı öğretilir. Kötülükleri emreden neftsen tövbe ve pişmanlık yoluyla belli ilhamlar vasıtasıyla emin bir nefse kavuşabilmenin yolu, nefsi oruç ile terbiye etmekten geçer. 

Kur’an’da oruç, “savm” olarak zikredilmiştir ve sözlük anlamı geri durmak, kendini alıkoymak, kendini tutmaktır. 

Oruç, nefse söz geçirmek için iradenin güçlendirilmesinin en iyi aracı olarak tavsiye edilmektedir. 

Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi 183’te “Oruç, sakınasınız (takva) diye, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı,” denmektedir. 

Kadim bilgeliğin bilinen tüm sürümlerinde; Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık yanında, Hinduizm, Jainizm, Budizm gibi din ve inançlar, Eski Mısır, Yunan ve Roma gibi uygarlıklarda oruç kullanılagelmiştir. 

Jainizmin kurucusu Mahavira ömrü boyunca hep oruç tutmuş, Buda “Nirvananın yolu oruçtan geçer,” demiştir. Tevrat’ta Musa peygamberin kırk gün oruç tutarak Rabbiyle kelâm ettiği yazılmış, İncil’de İsa peygamberin kırk gün oruç tuttuğu ve çölde şeytanla hesaplaştığı söylenmiştir. 

Oruç, belirli amaçlar için tutulmaktadır: Museviler, “Yom Kippur”da günahlara kefaret amacıyla oruç tuttukları gibi, Mısır’dan çıkış anısına şükran orucu tutmaktadırlar. Buna benzer olarak, nefs tezkiyesi (arınmak), Allah’ın iradesine boyun eğmek maksadıyla da oruç tutulmaktadır. 

Orucun etkin bir araç olması, onun doğrudan yaşamı besleyen ve üreten, yeme, içme ve cinsel ilişkiyi denetim altına alabilmesidir. Varoluşsal bir yöntem olduğu için hiçbir zihinsel yöntem onun başardığını (dönüşüm amaçlı) başaramamaktadır. 

Sufiler, orucun huyların değiştirilebilmesi için ve zapt-ı nefs için en iyi yöntem olduğunu söylemektedirler.

Oruç, sanıldığınca, yalnızca yemek içmek ve cinsel ilişkiden uzak durmakla sınırlı değildir. Bu bilinen en yaygın biçimidir ve bedene uygulanır. Ancak, bundan başka, göz, kulak orucu tutulduğu gibi, dil orucu ve hatta susma orucu da (Hz. Meryem’de olduğu gibi) vardır. 

Oruç, hem bedende hem akılda istenmeyen şeylerden uzaklaşmayı ve hem de istenen şeyde yoğunlaşmayı aynı zamanda gerçekleştirmektedir. Kıymet bilmek için yoksun bırakma özelliğinden dolayı, maddî feragat karşılığı manevi doyum sağlamakla, insanın kendi kendisini sınırlayarak kendisi üzerinde söz sahibi olmasının aracıdır. Kendine yasak koymak, kendini kendi iradesiyle sınırlamak, “yasa” bilincine ulaşmayı ve kendi nefsinin efendisi olmayı sağlar. Amaç da budur. 

Kendi nefsine söz geçiremeyen başkasına nasıl söz geçirsin? Kendine verdiği sözü tutamayan başkasına verdiği sözü nasıl tutsun? 

“Kendini bilmeyen eli ne bilsin?” 

Din söz vermektir (ahit), dindarlıksa sözünde durmaktır.