Falih Rıfkı Atay “Çankaya”da Anlatıyor

Sayı 52 - Eylül 2014

Kurtuluş Savaşı’ndan önceki yıllarda…

Biz ahir zamanlık kâbusu ile gözlerimizi açardık. Bu devlet kurtulmaz, bu millet adam olmaz, Moskof ve Avusturya gavuru bizi yaşamaya bırakmaz, ilk gençlikte hep işittiğimiz sözler bunlardır. İstanbul’da hayat denilebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncalarını iyileşmez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Saray, can havli ile şeriatçılığa sarılmıştır. Medrese takımı, halka bu kara kaderin tek sebebi şeriattan ayrılmak olduğunu telkin eder. Hamiyetli orta aydınlar, halk inanışı ile tatlı su Türk’ü dediğimiz, milletlerinden de vatanlarından da tiksinen alafranga takımın inançsızlığı arasında şaşkın bir ruh hâli içindedirler. Halk, Mehdi bekler.

Conkbayırı…

Düşman çıkarmasını haber alan Mustafa Kemal, Conkbayırı yönünde yürüyen düşmana karşı ordudan emir almayı beklemeden kuvvetlerini harekete geçirdi. Birliklerine kendisi yol bularak Kocaçimen tepesine vardı. Askerlerine orada kısa bir dinlenme vererek, atla gidilemediği için yanındakilerle yaya olarak Conkbayırı’na geldi. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetme bölüğüne rastladı.

Niçin kaçıyorsunuz? dedim.

Efendim düşman.

Nerede düşman?

İşte, diyerek 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu. Şimdi durumu düşünün. Askerlerimi dinlenmeleri için bırakmışım… Düşman da bu tepeye gelmiş… Düşman bana benim askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:

Düşmandan kaçılmaz, dedim.

Cephanemiz kalmadı, dediler,

Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak:

Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerleyen piyade alayı ile cebel bataryasının erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldırdım. Erler yere yatınca düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır.

Düşman ne yapacağına karar verinceye kadar 57. alay Conkbayırı’na yetişti. Mustafa Kemal o gün, Arıburnu kuvvetleri komutanı olarak verdiği emirde şöyle diyordu: “Size ben saldırı emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zamanda yerimizi başka kuvvetler alabilir.”

1915’te Arıburnu ve Anafartalar zaferi ile İstanbul’u kurtaran ve 1916’da doğuda Ruslara karşı tek zaferi kazanan Mustafa Kemal, devlet düşmana teslim olacağı günlerde kuvvetlerini kurtaran tek kumandan olmuş ve son çarpışan Türk birlikleri ile İngilizlerin ileri hareketini durdurmuştu.

* * *

Sivas Kongresi…

Mustafa Kemal Erzurum’dan ayrılmadan önce Cevat Dursunoğlu ile bazı arkadaşlarına demişti ki:

“Ben milletle kumar oynamam. Muvaffak olacağımızı biliyorum, artık milletlerin kendi kendilerini kurtarmaları devri gelmiştir. Müstemleke devri sona ermiştir.”

General Pershing’in kurmay başkanı olan General Harburd Sivas’ta Mustafa Kemal’le görüşürken der ki:

“Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük kumandanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamıştır. Bunları yapan bir millet elbette bir medeniyet sahibi olmalıdır. Takdir ederim. Ama bugünkü duruma bakalım. Başta Almanya, müttefiklerinizle dört yıl harp ettiniz, yenildiniz. Dördünüz bir arada yapamadığınız şeyi, bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar ettikleri vakit görülür. Bir milletin intihar ettiğini mi göreceğiz?”

Mustafa Kemal generale:

“Teşekkür ederim,” dedi, “Tarihimizi okumuş, bizi öğrenmişsiniz. Fakat şunu bilmenizi isterdim ki biz emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkûm olmaktansa babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.”

General ve arkadaşları sessizce ayağa kalktılar.

Biz de olsak böyle yapardık!

Bana bir gün demişti ki: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasfını ve gücünü kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa göğüslerini germelidirler. Yoksa hiçbir medenî millet onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”

* * *

Meclis ve çete savaşları dönemi…

Mecliste Mustafa Kemal’den kuşkulanan en tehlikeli ve azgın grup muhafazakâr takımı idi. Halifenin fetvalarına göre Topal Osman’lar, Demirci Efe’ler ve Çerkez Ethem’ler asi, Anzavur’lar kahraman, Anadolu hocalarının fetvalarına göre de Mustafa Kemal ve Büyük Millet Meclisine karşı koyanlar asi, onları vuranlar kahramandı.

* * *

Ordu devri…

Bu yeni Türkiye iki meydan savaşının eseridir. Biri, 1921 Ağustos’unda Sakarya nehri boyunca, ikincisi 1922 Ağustosu’nda Afyon cephesinde verilmiştir. İkisinde de Türk ordularının Başkomutanı Mustafa Kemal idi. Nitekim askerlik tarihinde ikinci kesin çarpışmanın adı “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”dir.

* * *

İnönü…

Birinci İnönü zaferi olunca: “Bu muharebe ile pek çok şey kurtarılmıştır!” demiş, sonra bu sözünü şöyle tamamlamıştı: “Hayır, her şey kurtarılmıştır!” Mustafa Kemal gibi askerlik sanatını âdeta mukaddes sayan, tam askerliğini takındığı vakit yakın dostlarını tenkit etmekten ve nefret ettiği düşmanlarının hakkını vermekten çekinmeyen bir adam, Birinci İnönü’nde ilk ordu zaferiyle ne kazanılmış olduğunu bilmekte idi. İnönü savaşları, çete devrinden çıkan Anadolu’nun nizamlı ordusu ile ilk kazandığı zaferlerdir. Bu iki zaferin arkasından Sakarya, onun arkasından da Afyon ve Dumlupınar gelir. Sakarya, Afyon ve Dumlupınar, sadece yüksek bilgili sanatçı komutanların emri altındaki nizamlı ordular tarafından başarılabilecek tarihî savaşlardır.

* * *

Sakarya…

Mustafa Kemal Sakarya’da bir bozgun olsa da durumu elinde tutabilmesine elverişli yetki ile 5 Ağustos 1921’de Başkomutanlığa geldi. Bir defa İsmet Paşa’yı telefonla arayan Yusuf İzzet Paşa, Mustafa Kemal’le görüşmek istediğini söyler. Telefonu Mustafa Kemal’e verirler:

Beni aramışsınız, buyurun.

Gizli emirlerinizi bildirmediniz. Yani geri çekilme lâzım geldiği vakit istikametiniz ne olacaktır?

Pek kızan Mustafa Kemal, daha savaşa girmeden kaçmayı düşünen bu komutana:

Paşa, paşa, gizli emrim senin kemiklerinin orada gömülmesidir, der.

“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır” emrini Yusuf İzzet Paşa’nın kendisi ile bu görüşmesinden sonra vermiştir.

* * *

24 Ağustos sabahı Ankara’dan hareket etti. Afyon güneyindeki Şuhut kasabasında geceyi geçirdi.

25-26 gecesi Kocatepe’nin hemen güneyindeki dere içine Başkomutanlık karargâhına geldi. Şafakla beraber saldırı emrini verdi. Yanındakilere:

Taarruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci günü İzmir’deyiz, demişti.

İzmir’den dönüşünde karşılayıcılar arasında o gece beraber bulunduklarından bir ikisini görünce:

Bir gün yanılmışım, dedi, ama kusur bende değil, düşmanda!

İzmir’e taarruzun on dördüncü günü girmişti.

* * *

Sakarya’dan dönüşte Çankaya’da şöyle der:

“Bu savaşta iki şey buldum. Daha iyi atılmak için çekilmeler yaptığım sırada, sırt vere vere ta Ankara kapılarına geleceğimizi göz önünde tutarak, bu hat da elden giderse hangi hattı savunacağız, diye benden üzülerek soran bir komutana, ‘Vatanı korumakta hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh baştanbaşa vatanın bütün yüzüdür. Vatan sathı en son kayasına kadar düşmanla boğuşularak müdafaa edilecektir,’ cevabını vermiştim. Bu formülü bir gündelik emirle bütün orduya bildirdim. İkincisi de bana Sakarya’da gelen şu düşüncedir: Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken en belli başlı vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zaferin, bir fikri kazandırdığı kadar değeri vardır. Bir fikri kazandırmaya yaramayan zafer kalamaz. Her büyük meydan savaşından sonra yeni bir âlem doğmalıdır. Yoksa başlı başına zafer boşuna bir çaba olur.”

* * *

Kendisine Napolyon’un: “Programınız nedir,” sorusuna “Ben yürürüm. Programım kendiliğinden çıkar”, dediği hatırlatılması üzerine: “Ama o türlü giden sonunda başını Saint Helen kayalarına çarpar,” cevabını vermiştir.

* * *

Savaşlardan sonraki bir meclis konuşmasından…

Hâkimiyet ve saltanat hiç kimseye hiç kimse tarafından ilim kabıdır diye müzakere ile verilmez. Hâkimiyet ve saltanat kuvvetle, zorla alınır. Türk milleti bu hâkimiyeti kendi eline almıştır.