Euthydemos Üzerine İrdelemeler

Sayı 86 - Mayıs - Haziran 2019

“Antik Yunan’da bir sofist filozof ve aynı zamanda Platon‘un kaleme almış olduğu diyaloglardan biridir. Platon’un eserinde Sokrates, kardeş iki sofist filozof olan Euthydemos ile Dionysodoros’la birlikte bir topluluğun önünde tartışma yürütmektedir.

Tartışma, felsefenin ne olduğu, bilgiye nasıl
ulaşılabileceği, neyin bilinip neyin bilinemeyeceği gibi konular üzerinde sürmekte,
Sokrates’in diyalektik yöntemiyle sofistlerin o dönem ki tartışma şekli olan
karşıdakini ne şekilde olursa olsun alt etmeye dayalı, çelişkiler ve laf
karmaşaları yaratıp karşı tarafı susturmayı amaçlayan reddiye türünün bir kapışması gibidir. Diyalog Sokrates’in
sofistlere karşı henüz tam ciddi tavrını almadığı bir dönemde geçmektedir.”

Sofist Euthydemos ile
kardeşi Dionysodoros silah kullanmakta ustadırlar. Silah kullanmayı, para
karşılığında başkalarına da öğretebilirler. Üstelik mahkemelerde söz kavgası
etmekte ve mahkemede nasıl konuşulacağını, nutuklar hazırlamanın sırlarını
başkalarına öğretmekte birincidirler. Şimdi ise, daha çok erdemle uğraşmaya
önem veriyor; herkesten çabuk, herkesten iyi erdem öğrettiklerini söylüyorlar.

Sofist kardeşler mademki
erdem öğrettiklerini söylüyorlar, bunu hemen göstermeli; genç Kleinias’ta
denemelidirler. Çünkü Kleinias’ın çok iyi yetiştirilmesi istenmekte; onu başka
yönlere çevirenler olur, ahlâkı bozulur diye korkulmaktadır.

Sofist kardeşler, genç
Kleinias’a birtakım sorular yöneltirler. Verilen karşılıklara bakarak birtakım
sonuçlar çıkarırlar.

Acaba öğrenenler
bilenler midir? Bilmeyenler midir?

Öğrenenlerin bilenler
olduğunu sanmak doğru değildir. Çünkü öğrenenlerin hocası vardır. Bu hocalar
onlara, bilmediklerini öğretir. Öğrenen kimse bilmemektedir. Bilmediğini
öğrendiğine göre, öğrendiği zaman bilgisizdir. Öyleyse öğrenenler, bilmeyenlerdir.

Ama hocalar bir şeyler
anlatır. Onların anlattıklarını çocuklar öğrenir. Anlatılanı öğrenenler bilen
kimselerdir. Öyleyse ilk söylenen söz yanlıştır. Öğrenenler, bilenlerdir.

Acaba öğrenenler
bildiklerini mi öğrenirler, yoksa bilmediklerini mi?

Bir şey okunduğu zaman,
söylenen şey harflerdir. İnsan bütün harfleri biliyorsa, bildiğinin bir parçası
söyleniyor demektir. Eğer harfleri tanıyorsa, bildiğini öğrenmektedir. Öyleyse,
öğrenenin bilmediğini öğrendiği sözü doğru değildir.

Fakat öğrenmek,
öğrenilen şeyin bilgisini elde etmektir. Bilmek de, bir bilgiye sahip olmaktır.
Herhangi bir şeyi elde edenler, ona sahip olanlar değil olmayanlardır. Demek ki
bilmeyenler, sahip olmayanlar arasına; öğrenenler ise, sahip olanlar arasına
değil, elde edenler arasına girerler. Öyleyse öğrenenler, bildiklerini değil,
bilmediklerini öğrenirler.

Sokrates sofist
kardeşlerin bu yaptıklarının bir oyundan başka bir şey olmadığı kanısındadır.
İnsan bunu ne kadar öğrenirse öğrensin, bir şeyin özünü öğrenemeyecektir. Bu,
oturmak üzere olan bir adamın altından sandalye çekmeye benzemektedir.
Kelimeleri bir şöyle bir böyle kullanmakla, insan karşısındakini yere yuvarlar;
onunla eğlenir. Ama hepsi o kadardır. Euthydemos’la Dionysodoros genç Kleinias’la
oynamayı bırakmalı; ona erdeme nasıl bağlanacağını anlatmalıdırlar.

Şüphesiz herkes mutlu
olmak istiyor. Yalnız nasıl mutlu olunacağı pek bilinmiyor. Bu soruya karşı “Birçok iyi şeylere sahip olmakla”
denenecek olursa, bu defa karşımıza “Acaba
iyi şeyler nelerdir?”
sorusu çıkacak; ve ilk akla gelenler, zenginlik,
sağlık, güzellik ve başka vücut üstünlükleri olacaktır. Bundan başka, iyi bir
aileden olmaya, iktidara, şöhrete ve saygınlığa da iyi denecek; herhalde bilgi
de iyi şeyler arasına girecektir. Fakat, acaba hepsi bu kadar mıdır? Yoksa
unutulan başka bir iyi var mıdır? Acaba başarı sağlamak da bir iyi ve iyilerin
en büyüğü sayılmayacak mıdır?

Dikkat edilirse, flavta
çalmakta en başarılı olanlar flavtacılar, yazmakta ve okumakta ise
gramercilerdir. Denizin tehlikeleri karşısında, hiç kimse usta bir gemiciden
daha başarılı değildir. Savaşta hep usta bir komutanla beraber olmak istenir; hastalıklarda
da, usta bir hekim gözlenir. Her meslekte insanı başarıya ulaştıranın egemenlik
olduğu görülmektedir.

Mutluluk konusunda en önemli nokta, iyi adı verilen ve
başarı sağladıkları söylenen şeylerin mutluluğa yetip yetmeyeceğini araştırmak
olsa gerektir. Çünkü bu noktada açık bir görüşe varılmadıkça, mutluluğun nasıl
elde edileceği öğrenilemeyecektir.

Aklı başında hiçbir kimse, yiyeceği ve içeceği olup da yiyip
içmeyen bir insanın onlardan yararlandığını öne süremez. Tahtaları ve aletleri
olduğu halde onları kullanmayan bir dülgerin kazancından söz edemez. İşte iyi
adı verilen şeylerin hepsi de böyledir. Onlara sahip olmak demek, onlardan
yararlanmak demek değildir. Mutluluk, sahip olunan şeylere değil, onların
kullanılmasına, hem iyi kullanılmasına bağlıdır. Bir şeyi kötü kullanmanın, hiç
kullanmamaktan daha zararlı olduğu unutulmamalıdır. Bunların birisi kötü, öteki
ise ne iyi ne kötüdür.

Bir tahta kullanılırken, onun iyi kullanılmasını sağlayan
şey, dülgerin bilgisidir. Peki, o sözü edilen iyilerin, yani zenginliğin,
güzelliğin, sağlığın ve bütün benzerlerinin iyi kullanılmasının nasıl olacağını
gösteren de bilgi değil midir? Gerçekten, akıl ve bilgelik olmayınca, birçok
şeye sahip olmaktan ve birçok şey yapmaktan nasıl yarar beklenir? O zaman azla
yetinilmesi daha iyi olmayacak mıdır?

Bir insan fakir, zayıf, korkaksa, saygınlığı yok ise,
çalışmıyorsa, gözü pek iyi görmüyor, kulağı iyi duymuyorsa; hiç şüphesiz az iş
görür. Az iş görünce, az yanılır. Az yanılmakla, az başarısızlıkla karşılaşır.
Az başarısızlıkla da, daha az bahtsız olur. Doğrusu şudur ki, iyi dene şeyler
bilgisiz kullanıldıkları zaman, karşıtlarından daha beter birer kötülük olur.
Bunların kendi başlarına bir değerleri yoktur. Ancak akıl ve bilgi ile
kullanıldıkları zaman bir değer kazanırlar. Bu dünyada iki şey dışında iyi ve
kötü yoktur: bilgelik ve bilgisizlik.

Mademki herkes mutlu olmak istiyor, mademki bu bir şeyi
kullanmakla ve doğru kullanmakla oluyor ve mademki doğruluk ve başarı bilgiye
dayanıyor; öyleyse, insan ne yapıp edip bilgi edinmelidir. Babalardan,
vasilerden, dostlardan, yurttaşlardan ve yabancılardan, özellikle âşık
olduklarını söyleyenlerden, bilgeliklerini kendilerine aşılamalarını
istemelidir. Yalnız bunun için, bilgeliğin öğretilir bir şey olması, insanda
tesadüf sonucu bulunmaması gerekir.

Kleinias’ın bilgeliği öğretilir bir şey kabul etmesi,
Sokrates’i sevindirmiştir. Bilgelik öğretilir bir şey ise, ve mutluluğu yalnız
o sağlıyorsa, Kleinias bütün gücü ile bilge olmaya çalışacaktır. Sokrates’in
istediği erdem aşılama şeklinin ne olduğu da artık anlaşılmıştır. Şimdi konuk
sofistler bu işi ele almalı; Kleinias’ın bir bilgi edinmesi gerekip
gerekmediğini, gerekiyorsa bunun nasıl bir bilgi olacağını söylemelidir.

Söze başlayan Dionysodoros’tur: “Kleinias’ın bilge olması mı isteniyor?” Onun bilge olmasını istemek, şimdi olmadığı bir şey olmasını ve şimdi
olduğu şey olmamasını istemektir. Şimdi olduğu şey olmamasını istemek de,
açıkça ölümünü istemektir. Sevgililerin yok olmasını her şeyin üstünde tutmak
ise, ne dostlardan beklenir şey, ne âşıkların yapacağı şeydir.”
 

Söz şimdi Euthydemos’tadır: Belki böyle söyleyenlerin yalan söylediği öne sürülür. Ama acaba yalan
söylemek mümkün müdür? Olanı söylemek, gerçeği söylemektir. O zaman bir yalan
söz konusu değildir. Olmayanı söylemeye gelince, olmayanın bir varlığı yoktur.
Varlığı olmayan hiçbir yerde değildir. Hiçbir yerde olmayan, ne etkilenir ne de
meydana getirilir. Oysa hatiplerin konuşması bir etkilemedir. Hatipler
etkiliyorlarsa, aynı zamanda meydana getiriyorlar demektir. Konuşmak bir
etkileme ve meydana getirme ise ve olmayan etkilenmezse, hiç kimse olmayanı
etkileyemeyecektir. Öyleyse, yalan söylemek mümkün değildir.”

Sofist kardeşlerin konuyu evirip çevirmesi üzerine, Sokrates
söze karışır. Bu sefer o sofistlere bazı sorular yöneltir ve tutumlarındaki
çelişkiyi şöyle belirtir: “Yalan
söylenemez demek, ya zorunlu olarak doğru söylenecek, ya hiçbir şey
söylenmeyecek demektir. Yanlış söylemek mümkün değilse, yanlış düşüncenin de
olmaması gerekir. Yanlış düşünce yoksa yanlış kanı da yoktur. Yanlış kanı yoksa
bilgisizlik de, bilgisiz kimseler de yoktur. Eğer böyle ise, insanlar
davranışlarında, sözlerinde, düşüncelerinde hata etmiyorlarsa, sofist kardeşler
ne öğreteceklerdir?Kendilerini
erdemi öğretmekte usta kişiler diye tanıtmaları neye yarayacaktır?”

Görülüyor ki, böyle bir düşünce zinciri hep olduğu yerde
sayıyor; hasmını yere serdikten sonra, kendisi de ayakta kalamıyor. Bunun için,
dinleyicileri eğlendirmek bir yana bırakılmalı; konu yeniden ele alınmalı;
öğrenilmesi gereken bilimin ne olduğu araştırılmalıdır.

Sokrates bundan sonra, Kleinias’a birtakım sorular sorar,
ondan birtakım karşılıklar alır; ve her ikisi şu görüşte birleşir:

Öğrenilecek bilim
yararlı olmalıdır. Bazı kimseler bu sözden, en çok altının gömülü olduğu yerin
bilinmesini anlayabilir. Oysa insan altından yararlanmayı bilmezse, o altın bir
şeye yaramayacaktır. Hem bu yalnız altında değil, her zaman böyledir. İnsana
ölümsüzlük verebilecek bir bilim olsa, ölümsüzlükten nasıl yararlanılacağı
bilinmeyince, boşunadır. Bize ancak, meydana getirme ile meydana getirdiğini
kullanma yetisini birleştiren bir bilim yararlı olabilir.

Dikkat edilirse, bir sazı meydana getirme sanatı başka, onu
kullanma sanatı başka şeydir. Nutuk hazırlama sanatının da başka türlü olduğu
sanılmamalıdır. Sazı yapanlar onu kullanmasını bilmediği gibi, hazırladıkları
nutukları kullanmasını bilmeyen kimseler de vardır.

Bazılarına göre, komuta sanatı insana en çok mutluluk veren
sanattır. Oysa bu, bir insan avı sanatıdır. Av denilen şey ise, kovalamaktan,
yakalamaktan ileri gidemez; ve insanlar, yakaladıkları şeyi kullanmasını
beceremez. Avcılar ve balıkçılar tuttuklarını aşçılara verdikleri gibi,
geometri ile uğraşanlar, astronomlar, matematikçiler de bulduklarını
–kullansınlar diye– diyalektikçilere verirler.

Bu sanatların sahipleri de, bir av peşindedir. Bu sanatlarda
da şekiller yoktan meydana getirilmiş değildir. Yapılan şey, onları bulmaktan
ibarettir. Komutanlar da, bir şehri veya orduyu ele geçirince devlet adamlarına
verirler. Çünkü kendileri, avlarından yararlanmayı bilmezler. Bütün bilimler
teker teker gözden geçirilince anlaşılır ki, meydana getirme veya tutma ile
elde edilenleri kullanmasını bilen sanat, yalnız krallık sanatıdır. Bu sanat, devletteki parlaklığın nedeni olan,
devletin dümen yerinde oturan, yararlı olanın yapılması için her şeyi yöneten,
ve herkese komuta eden sanattır. Bütün öteki sanatlar, işçisi oldukları işlerin
yönetiminin –bunları kullanmayı bilen tek sanat olarak– ona bırakırlar.

“Hekimlik sanatı
kendisine bağlı her şeyi yönettiği zaman hangi sonucu verir,”
sorusuna, “sağlık” denir. Kendi
alanındaki her şeyi yönettiği zaman, çiftçilik sanatının bize yiyecekler
sağlayacağı söylenir. Acaba yönetme sanatı kendi alanında herkese komuta ettiği
zaman neyi meydana getirir?

Siyasetten geldiği söylenenler, servet, hürriyet ve huzur gibi
şeylerdir. Ama daha önce bunlara, ne iyi ne kötü denilmiştir. Öyleyse, bize
yararlı bir sanat olması için, yönetme sanatının insanları bilgili kılması,
onlara bilgi vermesi gerekir. Yalnız bu nasıl bir bilgi olacak, ve bu bilgi
nasıl kullanılacaktır? Bu soruya karşı “Bu
bilgi başka insanları iyi kılmaya, imkân veren bilgidir,”
demek yetişmez.
Onlar nede iyi olacaklar? Neye yarayacaklardır? Ayrıca onlar da başkalarını iyi
kılacaklar mıdır? Bunlar henüz bilinmediğine göre, mutluluk verecek bilginin
özü bilinmiyor demektir. Şimdi iki sofist konuktan istenen, konuyu ciddi bir
tutumla ele almaları, bu bilginin özünü açıklamalarıdır.

Euthydemos, bu isteği yerine getirmek üzere, yeniden konuşmaya
başlar. Bu sefer de Sokrates’e sorular sorar. Fakat aldığı karşılıları, yine çeker
çekiştirir; sözü evirip çevirir ve şu sonuca getirir:

“Şüphesiz Sokrates’in
bildiği şeyler vardır. Sokrates, az da olsa bir şeyler bilmektedir. Bir şey
biliyorsa bilgindir. Bilginse her şeyi bilmesi gerekir. “ Bilmediğim bazı
şeyler var” derse, bilgisiz olacaktır ve bilgisiz olunamayacağına göre,
Sokrates bir şey biliyorsa, her şeyi bilir. Her şeyi biliyorsa, o aranan bilime
de sahiptir. Bütün insanların durumu da böyledir. Onların da bir şeyi
bilmemeleri imkânsızdır. Ya hiçbir şey bilmezler, ya her şeyi bilirler.Hem de bildiklerini, çocukluktan beri,
doğduklarından beri bilmektedirler.”

Sokrates için, bu söylenenler inanılır şeyler değildir. O
yalnız, konukların sözü evirip çevirmede çok usta olduklarına inanmıştır.
Sofist kardeşlerin tutumu ise hiç değişmemekte; söz oyunlarının birinden birine
geçilmektedir. Bu arada, bir köpekle sahibi ve yavruları konu edinilir, ve
şöyle denir: “Köpeğin sahibi varsa,
köpek, hem o adamındır hem yavruların babasıdır. Hem o adamın ise hem baba ise,
sahibinin babasıdır; ve köpeğin yavruları, sahibinin kardeşidir. Sahibi köpeği
döverse, babasını dövmüş olacaktır.”

Bundan sonra da, şu garip iddiada bulunulur: “İnsan emri altındaki şeylere “benim”
demekte; bir öküzü satabildiği, başkasına verebildiği, bir Tanrıya kurban edebildiği
için, onu kendi malı saymaktadır. Öte yandan bu insan, canlı olana “hayvan”
adını vermekte; Zeus’a, Apollon’a, Athena’ya da benim demekte, ve aynı zamanda
bu tanrıları canlı kabul etmektedir. Öyleyse, başka hayvanlar gibi bu tanrıları
da satabilir, verebilir; veya onlara başka bir şey yapabilir.”

Fakat, konuk sofistleri dinleyenler kahkahalar atarak el
çırpsa da, onları göklere çıkarsa da, hatta Sokrates’in kendisi şimdiye kadar
böyle bilginler görmediğini kabul edecek gibi olsa da, ne çıkar? Söylediklerini,
ancak kendilerine benzeyen insanlar beğenir. Ötekiler, bu türlü çıkarsamalarla
sözlerinin çürütülmesini değil, başkalarının sözünü çürütmeyi utanılacak şey
bilir. Sofistler, güzelin, iyinin,
beyazın veya benzeri şeylerin olmadığını, diğerlerinden farklı hiçbir şey
bulunmadığını söylerken, dedikleri gibi kimseye ağız açtırmamaktadırlar. Ama
yalnız başkalarının ağzını değil, kendi ağızlarını da kapatır gibi değiller
midir?

Bilgiler, çabuk öğretmek bakımından güzel bir şeydir. Şu var
ki, herkesin önünde tartışacak olurlarsa, başkaları hepsini öğreniverir. Buna
meydan vermek istemiyorlarsa, ancak para verenlerin önünde tartışmaları
gerekecektir. Çok zaman değeri yaratan şey, azlıktır. Her şeye can verdiği
halde, suyun her şeyden ucuz olduğu unutulmamalıdır.

Sokrates, Euthydemos’la Dionysodoros’un bulunduğu toplantıda
herkesin neler dediğini Kriton’a anlattıktan sonra, Kendisi ile beraber sofist
kardeşlerden ders almasını salık verir. Fakat Kriton onların söz ustalığına hiç
değer vermemekte; ve başkasının sözünü bu yolla çürütmeyi, kendi sözünün
çürütülmesinden daha çirkin görmektedir. Sofist kardeşlerden ders almak aklının
işi değildir. Yalnız, felsefe ile uğraşmanın doğru olup olmayacağını
düşünmektedir. Bu kararsızlığının nedeni de, bir tanıdığının sözleridir. Çünkü
bu adam da, sofist kardeşler gibi konuşanları boş şeylere emek veren gevezeler
olarak nitelemiş; ama felsefenin güzel bir şey olduğu sözüne dudak bükmüş,
felsefeyi küçümsemiştir. Bu felsefe yasakçısı, mahkemelerde söz söylemekte usta
olanlardan biri, bir hatip olmadığı gibi, hatiplerin okuduğu nutukları
hazırlayanlardan da değildir. Yalnız bu işten anladığı, güzel nutuklar yazdığı
söylenmektedir.

Sokrates’e göre, böyle kimseler filozofla devlet adamı
arasındadır. Kendilerini en bilgili insan sayar, ünlerinin pek yaygın olduğuna
inanırlar. Başarıları için, felsefenin bir engel olduğu kanısını taşırlar.
Felsefeyi tutanlar olmasa, herkesin saygısını kazanacaklarını sanırlar. Bunun
için, felsefe ile uğraşanları küçültmeye çalışırlar.

Böyleleri, felsefe ile siyaseti aşırılığa kaçmadan
kullandıklarını, her ikisinden gerekli olanı aldıklarını ve kavgalardan uzak,
bilgeliklerinin meyvelerini topladıklarını düşünmektedir. Bu düşüncelerinde
doğruya çok benzeyen bir yan da yok değildir. Bunun için, kendilerine şu
gerçeği anlatmakta güçlük çekilir: iki şey arasında bulunan bir kimse veya
herhangi bir şey, o iki şeyden biri iyi öteki kötü ise, birinden üstün
ötekinden aşağı demektir. Ayrı ayrı sonuçlara giden iki şey arasında ise,
ikisinden de aşağı olacaktır. Ancak ayrı ayrı sonuçlara giden iki kötü şey
arasında olduğu zaman bir üstünlük söz konusu olabilir.

Felsefe ile siyaset ayrı ayrı sonuçlara giden iki şey ise,
her ikisinden birer parça alanların her ikisinden aşağı olacağı şüphesizdir.
Onlar, gerçekte üçüncü sırada oldukları halde, başa geçmeyi arzu etmektedir.

Felsefe için herkesin bir şey söylemesine, eğitici
geçinenlerin gidişine bakarak, Kriton çocuklarına felsefe okutmakta tereddüde
düşmemelidir. Her işte bayağı ve değersiz kimseler çoğunlukta, ciddi ve saygıya
değer kimseler azınlıkta değil midir? Herkes idmanın, ticaretin, hatipliğin,
ordular yönetmenin güzel bir şey olduğu kanısındadır. Ama bunlarla
uğraşanlardan çoğunun, yaptıkları işte gülünç olduğu da meydandadır. Böyledir
diye, Kriton bu işlerle uğraşmaktan vazgeçiyor mu? Veya bunları oğullarına
yasaklamayı düşünüyor mu? Öyleyse, ister iyi olsunlar ister kötü, felsefe ile
uğraşanları kapı dışarı etmeli; fakat uğraştıkları şeyi özenerek sınamalıdır.
Eğer değersiz bulursa, yalnız oğullarını değil, herkesi ondan uzaklaştırmaya
çalışmalı; ama Sokrates’in anladığı gibi olduğunu görürse, herkesle beraber
felsefeye sarılmalıdır.


Kaynakça:

  1. Platon, Euthydemodos & Parmanides, çev. Furkan Akderin, Say yay. 2016
  2. Platon, Euthydemodos, çev. Prof. Dr. Hakkı Vehbi Eralp, Sosyal yay. 2.baskı, 2012
  3. Dr. Fatma Paksüt, Platon ve Platon Sonrası, Klasik Çağ Araştırmaları Kurumu, DTCF yay.1980