Opr. Dr. Ercan Çakır ile Büyük Usta üzerine…

Sayı 96 Ocak – Şubat 2021

Deniz Tipigil: Sevgili Ercan Bey, Büyük Usta Ergüder Yoldaş’ı anmak adına vakfımız bu bültenimizi kendisine özel bir anma sayısı olarak hazırlama kararı aldı malumunuz. Ne memleketi olan ve büyük katkılar, hizmetler sunduğu ülkemizde ne de dünyada hakkıyla ve layığıyla tanınabildi bugüne kadar maalesef Ergüder Yoldaş Hoca’mız. Dolayısıyla sizinle bu röportajı yapmaktan ötürü büyük bir heyecan ve mutluluk duyduğumu ifade etmek isterim öncelikle. Ergüder Yoldaş’ın üç öğrencisinden birisiniz değil mi?

Opr. Dr. Ercan Çakır: Evet, daha doğrusu kompozisyon üzerine tek öğrencisiyim. Şan üzerine öğrencileri biliyorsunuz, Nur ve İlknur oldu. Diğer iki öğrenci de onlar.

D.T.: Nasıl tanışma imkânı buldunuz Ergüder Hoca ile?

E.Ç.: Başlangıcı şöyle oldu. Ben kendi kendime, alaylı olarak diyelim, ki öyle demek lazım, bazı çalışmalar yapıyordum.

D.T.: Cerrah olduğunuzu biliyorum, ihtisasınız hangi alanda acaba?

E.Ç.: Beyin cerrahıyım.

D.T.: Peki ihtisasınızı yapmış mıydınız tanıştığınızda?

E.Ç.: Yapmamıştım, henüz fakültede okuyordum, 5. sınıfta idim yanılmıyorsam. Hoca ile birlikte olmamız Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin 4. ya da 5. sınıfı idi. Baki Çallıoğlu vardı, bilmem bilir misiniz, bizim kapı komşumuzdu kendisi. Kendime göre alaylı bazı çalışmalar yapıyordum. Ama yaptığım çalışmalar mesela Hüseyni makamı gibi, bu tür şeyler üzerine. Baki Çallıoğlu’na gösteriyordum çalışmalarımı. Ama tam sanat müziği formunda değildi çalışmalarım, daha modern yapmaya çalıştığım şeylerdi.

O da “Dur yahu, biz böyle yapmayalım, öyle bir isim var ki, Ergüder Yoldaş. Ben seni ona göndereyim,” dedi. Ondan sonra onun telefonunu buldu. O öyle yapınca gittik, tanıştık, konuştuk, çalışmalara baktı, herhangi bir yorum yapmadı. “Ama” dedi, “Bunlar bu şekilde olmaz; istersen yarın bir gel seninle konuşalım.” Ya yarın ya öbür gün. Ondan sonra da açık olarak dedi ki, “Gel seninle bu konuların teknik yönünü, şusunu, busunu beraber çalışmaya başlayalım.” Yanlış hatırlamıyorsam 1976 yılı idi, başlayış o başlayış.  O saatten sonra vefatına kadar birlikte olduk.

Ergüder Yoldaş Türkiye coğrafyasında geldi. Dahi bir sanatçı olduğunu herkes söylüyor. Benim söylememe de gerek yok. Peki neler yaptı? Bu konuda kimse herhangi bir şey söylemiyor. Bilenler de hiçbir zaman bu konuda herhangi bir şey söylemedi. İşte ben şimdi oradan başlayacağım.

Siz de mutlaka biliyorsunuzdur, Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün yönlendirmesiyle konservatuvar kurulması, daha sonra yetenekli öğrencilerin yurt dışına gönderilerek eğitim almaları gibi bir süreç yaşandı. Atatürk’ün bunu yapmaktaki amacı da Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği’nin kavramlarının, yapısının, evrensel boyutlarda sentezlenip yeni bir evrensel boyuta taşınması idi.

Buradaki amaç Rus Beşleri’nin Türkiye’de de gerçekleşebilmesiyle ilgili idi. Bunun için de mesela Adnan Saygun gitti yurt dışına, diğer gidenler ise virtüözite konusunda çalıştılar. Mesela Suna Kan gitti, İdil Biret gitti bu anlamda. Bunların içinde de kompozitör olarak Adnan Saygun önemli bir isimdir. Yanılmıyorsam o Fransa’da eğitim gördü.

Neyse, Türkiye’ye geldikten sonra da bildiğim yanlış değilse, Ergüder Hoca söylemişti çünkü, Yanık Ömer türküsü vardır Saadettin Kaynak’ın, o parçayı Adnan Saygun çok sesli hale getirmiş. Atatürk de dinlemiş. Herhangi bir yorumda bulunmamış ve çalışmalara devam edin, demiş.

Şimdi buradaki konu, bizim ses sistemi yapımızla Batı ses sistemi yapısı arasındaki fark. Ses sistemi ayrı bir şeydir, armoni ayrı bir şey. Ses sistemi enine sistem dediğimiz bir yapıdır. Mesela Batı için ses sistemi dediğimiz zaman biliyorsunuz ki orada tonal ses sistemi var. Majör ve minör olarak temelde iki tane gam var diye değerlendirebiliriz. Bu Batı’nın enine sistemidir.

Bir de bu sistemin dikine olanı var. Dikine dediğimiz de armoni. En yalın ifadesiyle birçok sesin üst üste gelmesi anlamında konuşuyorum. Bu iki sistem iç içe kurgulanır, oluşturulur. Ortaya çıkan eser de çok sesli hale gelmiş olur. Bunun bir yığın teknik ayrıntıları var tabi, burada tüm bunları anlatmama gerek yok.

Dediğim gibi bu çalışma ilk olarak zamanında Adnan Saygun ve onun gibi isimler tarafından yapıldı. Ondan sonra eşlik edenler de oldu; Necip Kazım Akses gibi.

Burada kullanılan iki ses sisteminin (Türk Halk/Sanat Müziği’nin enine sistemleri ile Batı’nın enine sistemini kast ederek) ve artı olarak dikine sistem dediğimiz armoni sisteminin iç içeliğinin mutlaka fizyolojik armoniyi içermesi gerekiyor.

Fakat yukarıda saydığım isimlerin yaptığı çalışmaların hiçbiri bu yapısallığı taşımıyor. Bunu olumsuz anlamda bir eleştiri olarak söylemiyorum. Tabi ki bunlar yapılarak, deneylenerek, deneylendikten sonra değerlendirilerek, böylece hatalı alanların düzeltilmesi ile ilerleyerek güzelleşecek olan çalışmalar niteliğinde, değerli çalışmalar.

Bu yapılan çalışmalarda şöyle bir şey olmuş Ergüder Hoca’dan öğrendiğim kadarıyla.

Bu bahsettiğimiz dikine olan armonik sistemin, operatif armoni dediğimiz bir metodolojisi de var. Özet olarak ifade edersem, fizyolojik armoni ile operatif armoni arasındaki fark şudur:

Ses sistemi hangisi olursa olsun, bu hepsi için geçerli. Bizim ses sistemimiz de olabilir, Batı’nın bildiğimiz tonal yapısal ses sistemi de olabilir. Biz armoniyi uyguladığımızda, armonide üst üste sesler biniyor ya, o seslerin hepsi daha sonra bir yere gidecek, o akor bir yere gidecek, o sesler de bir yere gidecek. Dolayısıyla o seslerin gitmek istediği bir yer var. İşte biz o seslerin kendilerinin gitmek istediği yere fizyolojik diyoruz. Mesela do, mi, sol, do, bastık, üstteki do re’ye gitmek istiyor. Ama biz bu do’yu alıp mi’ye de götürebiliriz. Ortadaki sol, fa’ya gitmek istiyor ama biz onu la’ya götürebiliriz. Biz yapabiliriz bunu. Komuta bizde ya.

Sesin gitmek istediği yeri eğer bilebilirseniz, işte o zaman kullanılan metodoloji fizyolojik oluyor. Çünkü ona izin veriyorsunuz. Ses size ben oraya gitmek istiyorum diyorsa onu oraya götürüyorsunuz. Entropi gibi alanlara ve detaylara girmeden en yalın böyle özetleyebilirim.

D.T.: Dilediğiniz tüm alanlara ve detaylara girebilirsiniz Ercan Hocam…

E.Ç.: Şöyle yani, mesela Kadıköy vapuruna bindik, Karaköy’e gittik. Şimdi Karaköy vapurunun içerisinde insanlar var değil mi? O insanların hepsi de farklı bir yere gidiyor. Karaköy’de indiler diyelim hep birlikte. Bazı insanlar balık yemeye, bazıları işlerine, bazıları da başka yerlere gidiyor. İndiklerinde birdenbire dağılıyorlar. Entropi de böyle. O sesler de o yolcular gibi.

İşte biz burada, orada insanların hepsine “Siz hepiniz balık yemeye gideceksiniz” dediğimiz zaman operatif armoni metodunu kullanmış oluyoruz. Yani totaliter bir şey, anlatabiliyor muyum? Totaliter tavrı koyduğumuz zaman da olur mu, olur. Herkes oraya da gider, balığını da yer.

Sesleri de buna benzer şekilde istediğim yere götürebilirim totaliter bir tutumla. İşte buna operatif armoni deniyor. Dolayısıyla insanın özgür yapısına aykırı. O sesler gitmek istediği yere gitmediği için de, o gittikleri yerde sıkıntı yaratıyorlar. Hani “Ben buraya gelmeyecektim, niye geldim, ne işim var burada” gibi. Siz de onu müzikte duyduğunuz zaman hissedersiniz.

D.T.: Kulağımızdan çok bilincimiz ile ilgili fizyolojik armoniye doğru meyletmemiz, doğru anladıysam?

E.Ç.: Evet, kulaktan ziyade bilinç, çünkü kulak her duyduğunu içeriye atıyor. Bizim bilincimiz ile ya da geçmişimizle bağlantılı olarak etkileniyoruz ve fark ediyoruz. Operatif armoni bilincimizin geleneksel dinleme alışkanlıklarına aykırı geliyor.

Ama o operatif metotları mesela cazda kullanıyorlar, sevenlerin hoşuna gidiyor. O ayrı bir şey. O türleştiriyor, türleştirmek için özellikle yapıyor onu yapanlar.

Biz bunu armonide istersek bilerek de yapabiliriz. Yani ışıma deriz mesela. Ergüder Hoca’nın çok önemli konularından biri de odur. Armonide ışıma. Işıma dediğimiz zaman şunu kast ediyoruz. Ses, tüm seslerin üst üste binmesiyle pırıl pırıl parlar. Ama eğer biz onu karartmak istersek o zaman ona göre de hareket edebiliriz. Daha sönük hale getirebiliriz veya daha parlak hale getirebiliriz yani. Bu da ayrı bir konu.

İşte geçmişte, o hocalarımız diyelim, onların metodolojisi operatif armoni olduğu için düzenledikleri eserler kulağa ve bilince aykırı geldi. Mesela Rus Beşlileri’ninki öyle değildi, evrensele ulaştılar Ruslar, bunu yapmayı başardılar. Bizdeki çalışmalar kendi halkımız için de tutmadı, evrensele de ulaşamadı. Ama çalışmalar da devam etti bu alanda.

Özetle ifade edersem, süreç içerisinde Ergüder Hoca’ya kadar bu iş olmadı. Ama bir yığın çalışmalar yapıldı. Altı kaval üstü şişhane birtakım eserler çıktı ve toplum tarafından benimsenmedi bunlar. Çalışmaları yok varsayabilir miyiz, hayır, onlar bize katkılar sağlamıştır.

Necif Kazım Akses’in olması lazım, bir armoni kitabı var. Yanılmıyorsam onun. Kalın bir kitap. Türk Müziği Armonisi diye geçer. Mesela o kitabı bana Hoca hediye etmişti. İşte bunu çalış dedi bana, yalnız bil dedi, bu yanlış. Fakat bunun, bu yanlışlığın vesilesiyle operatif armoniyi öğrenmiş olacaksın.

Öncelikle belirtmek isterim ki Türk müziği ses sistemi kesinlikle evrensel bir sistem. Enine ve boyuna olarak konuşalım isterseniz. İki boyuttan oluşuyor dedik ya müziğin tümü; biri enine biri boyuna. Bu anlaşıldı artık, boyuna armoni idi, enine ses idi.

Bizim ses sistemi dediğimiz boyutta, yani enine boyutta, Türk müziği ses sistemi kesinlikle evrensel bir sistem. Biraz önce de söyledim. Enine boyutu olarak ama. Türk müziği ses sistemi eşittir evrensel.

Batı’nın da biraz önce konuştuğumuz gibi enine ses sistemi major ve minördür, ki bu sistem evrensel değildir. Boyuna kısmına baktığımız zaman ise Batı’nın geliştirdiği armoni yapısalı, dikine boyutu yani, evrensel bir sistemdir.

O zaman şimdi Batı’ya baktığımız zaman Batı ne yapıyor, kendi tonal sistemi içerisinde kendi ses sistemini kullanıyor. Ve o ses sistemi evrensel değil. Ama boyuna sistemi evrensel. Peki biz Batı’nın müziğine iki boyutuyla birden bakarsak, o müziğe evrensel diyebilir miyiz?

D.T.: Örgün bir yapıdan bahsettiğimiz için diyemeyiz.

E.Ç.: Evet. Çünkü iki bileşkeden bahsediyoruz, biri enine sistem, biri boyuna sistem. Enine sistem evrensel değil ama boyuna sistemi evrensel. Dolayısıyla ikisini birleştirip ortaya koyduğumuz herhangi bir şey evrensel olabilir mi? Olamaz.

Şimdi gelelim tekrar kendi ses sitemimize. Türk müziğinin ses sistemi için, enine olarak, dedik ki evrenseldir. Biz bu ses sistemine göre birtakım üretimler yapıyoruz. Peki, bizde boyuna yani dikey boyutu var mı bu işin? Yok. Bazı popüler müzik parçalarında kullanılmaya çalışıldı ama armonik yapısından bahsettiğimizde başarılı olamadığını biraz önce de konuştuk.

Dolayısıyla bizim bu enine evrenselimiz ile ürettiğimiz eserler tek başına evrensel olmaya yetmiyor. Dikey boyutu da lazım. Onu da kullandık, dedik ya hani operatif armoni kullanıldı zamanında diye.

Bizim ses sistemimizin enine olan evrensel boyutu ile Batı’nın dikey olarak evrensel olan armoni sistemini, fizyolojik armoni metodolojisi ile yani seslerin gitmek istedikleri yere doğru yönlendirilmeleriyle oluşturulan müziği, Türkiye’de ve dolayısıyla dünyada da oluşturan tek kompozitör Ergüder Yoldaş’tır.

Burada, tam da bu alanda, çok önemli bir bilgi vermek isterim Ergüder Hoca ile ilgili. Ergüder Hoca’nın esas armoni bilgisi politonal armoniyi çok iyi bilmesinden gelir. Politonal armoniyi kısaca tonal ve makamsal ezgilerin üst üste ve aynı anda çalınabildiği ve bunun armonik düzen içinde dinlenebildiği bir armonik yapı olarak düşünün. Bu noktada ise biraz önce bahsettiğim armonik ışıma tekniği ciddi anlamda öne çıkmaktadır.

Ergüder Hoca bu yönü ile Dmitri Shostakovich (Dmitri Şostakoviç) ve Igor Stravinsky’nin daha gelişmiş ardılı sayılır. Bu alanda verdiği ilk eseri ise ileride bahsedeceğim Atatürk Senfonisi’dir. Senfoninin ikinci bölümünde, cumhuriyete geçiş ile başlayan bölümün tamamı politonal idi.

Çok tonun, çok anlayışın, çok kültürün ifade özgürlüğü ile birlikte uyum içindeki var oluşunun simgeleştirilmesini bu şekilde sağlamıştı.

Ergüder Hoca ve Feridun Darbaz’ın çalışmalarından bahsedeceğim burada. Hoca ile benim yeni tanıştığım dönemdi, şimdi anlatacağım olayı içinde olarak yaşamadım. Sonlarına yetiştim daha doğrusu.

Feridun Darbaz çok değerli bir Türk Müziği üstadıdır. Müthiş bir teorik ve teknik donanımı vardır,  üstüne fasıllar yöneten, insan yetiştiren çok değerli bir şeftir. İkisi biraz önce anlattığım bu Türk Müziği ses sistemleri ile Batı’nın dikey armonisinin fizyolojik olarak kullanımı konusu üzerinde hemfikir oluyorlar ve Türk Müziği’nin ses sistemi üzerine derinlemesine bilimsel araştırmalar yapıyorlar.

Türk Müziğinde Sistem Arayışları adında bir kitapta toplamıştır bu çalışmaları Feridun Darbaz. İçinde Ergüder Hoca ile yaptıkları çalışmalar olduğundan, Hoca’nın da kitabıdır bu bir yandan. Bu kitapta sonuçları yer alan çalışmaları bilimsel görüşe sunmak için İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gidiyorlar; kuramsal alanları da var çalışmaların.

Şimdi burada, hazır yeri gelmişken, şunu söylemeliyim. Ergüder Hoca’yı besteci, kompozitör olarak biliyorlar ağırlıkla. Oysaki büyük bir müzik kuramcısıdır kendisi aynı zamanda. Bunu Hoca’nın talebesi olduğum için söylemiyorum. Ayrıca müziğin felsefi alanını da çok ama çok iyi bilen bir dehadır, müziğin filozofudur da aynı zamanda demek istiyorum.

Şimdi bu önemli bilgilerin eşliğinde kaldığımız yere dönebilirim; Ergüder Hoca ve Feridun Darbaz’ın çalışmalarına. Türk müziğindeki ses sisteminin geçmişten gelen şöyle bir ikilemi var Türkiye’de. Mesela Sadettin Arel ve onun gibi düşünen müzisyenler ses sistemi 26 seslidir derler -koma sisteminden bahsediyorum, bilse de bilmese de mutlaka herkes bir şekilde duymuştur. Yok 26 ses idi, yok şuydu, yok buydu diyenler var özetle. Ergüder Hoca ve Feridun Darbaz’ın çalışmalarının sonucu ise 52 sesli bir sistem olduğunu söylüyor.

Tabi ki asıl önemli olan, sistemin kaç sesli olduğu sorusunun, konusunun bilimselliği ile ispatlanabilmesidir. Yoksa herkes kendi zevkine ve anlayışına göre bir sistem kurabilir. Türk Müziğinde Sistem Arayışları kitabından o yüzden bahsettim. Kuramsal bir çalışma yapıyor Ergüder Hoca ve Feridun Darbaz. Titreşimler bazında fiziksel ve diziler anlamında matematiksel işlemler üzerinden yapıyorlar çalışmalarını.

Sonra bu çalışmayı biraz önce dediğim gibi Teknik Üniversite’ye götürüyorlar, ki çalışmalarının bilimsel geçerliliği, ispatı üzerine yanıt alabilsinler. Ses Mühendisliği Bölümü olması gerek, oraya sunuyorlar çalışmalarını. Üniversite de bilimsel metodoloji ile çalışmayı inceliyor, algoritmalar kuruyorlar vs., detaylandırmaya gerek yok. Hoca’nın bana söylediğinden hatırladığım kadarıyla ya 52/53 ya da 53/52 sonucu çıkıyor. Türk Müziği Ses Sisteminin 52 sesli olduğunun bilimsel ispatı yapılmış oluyor çalışmalarının sayesinde. Tamam mı?

D.T.: Müthiş. Peki, bu çalışmalarının ışığında eser veriyorlar mı?

E.Ç.: Evet, bunun üzerine Ergüder Hoca ve Feridun Hoca Analiz Orkestrası diye bir orkestra kurmaya karar veriyorlar. Şimdi Analiz Orkestrası şu: Senfonik Orkestra var. Tüm orkestra yok ama bu işe soyunacak gönüllü insanlar, İstanbul  Senfoni’den bir ekip oluşturuyorlar. Yaylılar özellikle; ama bütün yaylılar. Türk müziği enstrümanlarından da Cüneyt Orhon kemençe, yaylı tamburda (tanbur) Sadun Aksüt, Aka Gündüz Kutbay da ney.

Bu üç enstrüman üzerinden gidiyorlar, kemençe, yaylı tambur ve ney. Bu isimler Türk müziğinin enstrümanlarının virtüözleri. O orkestra kuruluyor. Orkestra kurulduktan sonra Hoca birtakım çalışmalar yapıyor ama Sultan-ı Yegâh albümündeki ve ondan sonraki albümlerindeki gibi bir çalışma değil. Dede Efendi, Itri gibi klasik bestekârların klasik eserlerinden seçiyorlar ve onların orkestrasyonunu yapıyorlar. Soyut da değil, müzik formlarını içeren şekilde.

D.T.: Biraz önce anlattığınız 52 sesli enine sistemi fizyolojik armoni ilkeleriyle dikeyleştiriyorlar o dev orkestrayla.

E.Ç.:  Evet. Eserler Hoca’nın eserleri değil ama. Klasik Türk Müziği eserlerinden seçmeler yapıyorlar dediğim gibi. Ve onlarla söylediğiniz şeyleri oluşturuyorlar. Daha doğrusu kompozisyonlarını yazıyorlar, orada çaldırıyorlar. Sonuç dört dörtlük. Bütün orkestra bayılıyor, bütün orkestra elemanları. Tabi kayıtları alınıyor. O dönemin Kültür Bakanı’nı hatırlamıyorum. Kültür Bakanlığı’na Oda Orkestrası kurulması ve bunun finansmanı şeklinde müracaatta bulunuluyor. Ama Kültür Bakanlığı hiç ilgilenmiyor, görmezlikten geliniyor adeta. Analiz Orkestrası’ndaki bütün elemanlar parasız ve gönüllü olarak altı ay kadar bu işe dayanıyorlar. Sonra da orkestra dağılıyor. Macera bitiyor. İşte ben bu dönemin son zamanlarında çalışmaya başlamıştım Hoca ile.

D.T.: Çok üzücü. O kayıtlara ulaşılabilir mi acaba?

E.Ç.: Bilemiyorum, Feridun Hoca’da mutlaka vardır. Kültür Bakanlığı’na da yollanmıştır kayıtlar. Bulurlar mı, verirler mi bilemiyorum.

Biz bu arada Ergüder Hoca’nın albümü üzerine çalışıyoruz. Refik Algan diye bir arkadaşım var; lise sondan, üniversiteden itibaren. O da doktor ama aynı zamanda edebiyatta Sait Faik ödülü almış bir yazardır, o derece iyi bir edebiyatçıdır. Bunu söylememdeki sebep şu: Ondan dolayı da edebiyat, şiir, hikâye, roman, tüm o konularda donanımlı sayarım kendimi.

Bu donanımdan ötürü biliyordum ki Atilla İlhan bir şiir kitabında bir bölüm açmıştı, altı, yedi tane bu bölüme özel şiir. Türkçe şiirler. Aruz tadında yazılmış, aruz vezni ile değil. İşte o şiirlerden biri Sultan-ı Yegâh, diğeri Mahur’dur. Bir daha söylüyorum, aruz vezni tadında yazmış ama aruz vezni ile değil. Okuduğunuzda aruzun tadını alırsınız. Atilla İlhan yepyeni bir kanal açmıştı yani altı şiirle.

Dediğim gibi albüm çalışmalarına devam ederken bu şiirleri sundum Hoca’ya. Sizin yaptığınız çalışmaya bu yapı çok uyuyor, bunlar üzerinden de çalışabilirsiniz dedim. Özellikle de Sultan-ı Yegâh üzerinde çok durdum. Bir süre sonra da Hoca Sultan-ı Yegâh’ı besteledi. Ondan sonrasını biliyorsunuz, büyük hit oldu. Tek parça olarak çıkarttık Sultan-ı Yegâh’ı önce biliyorsunuz, şimdiki ifadeyle single olarak. Bir tek TRT var o zaman, TRT’de çalınıyor, en çok çalınan parça o dönem.

Şimdi en önemli kısmına geliyorum bu dönemin. Atilla İlhan Ankara’da idi o dönem. Cem Yayınları var, onun editörüydü. Yani tabi ki mutlaka İstanbul’a gidip geliyordu ama Ankara’da kalıyordu. Sonrasında biz şarkıyı yayınladıktan sonra İstanbul’a kesin dönüş yapmış. Gümüşsuyu’ndan yukarı çıkarken sola girilen sokaklardan birinde bir yere taşınmış. Bunu öğrendik biz. Ben, Nur ve Hoca beraber hoş geldiniz demek için gittik evine.

Karşıladı bizi kapıda, daha yeni taşınmış ama, ortalıkta eşyalar var. Kusura bakmayın, malum yeni taşındım, bütün eşyalar ortalıkta dedi. Eşyalar dediği şeylerin hepsi kitap. Yerlerde koli koli kitaplar var. Eşya dediği şeyler bunlar. Çolpan İlhan da oradaydı, tanıştık, oturduk ve sohbete başladık.

Sohbet çok güzel giderken birdenbire Atilla İlhan “Yaaaa arkadaş, sizdeki nasıl bir cesarettir, nasıl bir yürektir ha! İyi yürek yemişsiniz demek! Böyle bir cesaret! Hem de böyle bir dönemde! Pes! Ben Sultan-ı Yegâh’ı darbeyi eleştirmek için yazmıştım,” dedi. 12 Eylül’ün hemen sonrasındayız ya. “Allah’tan hiç kimse anlamadı,” dedi. Hoca mavi gözlüdür, kocaman mavi gözleriyle birden döndü bir baktı bana, hem de çok sert bir bakış. Sonra tekrar Atilla İlhan’a döndü, Atilla İlhan da “Şimdiye kadar anlamadılarsa artık anlamazlar,” dedi, sonra sohbet devam etti.

Babamın arabasını almıştım birlikte gitmek için, sohbetin sonunda Hoca ile Nur’u bıraktım eve, kendi evime döndüm. Arabada da hiç konuşulmadı bu konu üzerine. O hafta içi tekrar bir çalışmamız var Hoca ile, dediğim gibi sürekli çalışıyoruz birlikte. Yine evine gittim. Çalışmayı bitirdik. Her çalışma bitişinde beni kapıya kadar götürürdü. Sonra kapıyı açar, elimi sıkar, sonra da omuzuma şöyle bir vururdu. Her çalışma sonunda evden uğurlarken beni, bunu yapardı.

Kapıya geldik, şöyle durdu ve dedi ki “Sen, Sultan-ı Yegâh’ın darbeyi eleştirmek için yazıldığını biliyordun değil mi?” dedi. “Evet” dedim. “Niye bana söylemedin?” dedi. Ben de “Söyleseydim besteler miydiniz? Diyelim ki bestelediniz, bu kadar özgür olabilir miydiniz?” dedim.

Şöyle bir on, on beş saniye durdu, tuttu beni kucakladı, yanaklarımdan öptü, “İyi ki de öyle yapmışsın,” dedi ve beni gönderdi.

Kimsenin bilmediği bir şey bu. Sadece Metin Bobaroğlu ile paylaşmıştım bunu.

Atilla İlhan ile olan sohbetlerinden aktarmak istediklerim de var. Atilla İlhan bizi çok sevdi, öyle anlaşılıyordu. Ben Refik’den biliyorum, burnundan kıl aldırmazmış kendisi. Dediğim gibi birbirimizi sevince sohbet konudan konuya geçti. Bir ara durup dururken şundan bahsetti. Atilla Hoca, Hukuk Fakültesi’nde talebe iken 3. sınıfta Fransa’ya gitmiş, hatta kaçarak gitmiş, Cezayir üzerinden yanlış anımsamıyorsam. Neyse Paris’te yaşıyor. Ve şair. O dönemin Fransa’daki bütün şairleri toplanırlarmış haftada bir ya da on günde bir, söylemişti Atilla Hoca ama hatırlayamıyorum.

Farklı ülkelerden şairler de var, Fransız şairler dışında. Herkes kendi ülkesinin şiirini anlatıyor. Sizin ülkede şiir tipleri neler, neler oluyor edebiyat alanında, nasıl ilerliyor gibi konularda sohbetler ediyorlar.

Atilla Hoca da Türk şairlerinden örnekler veriyor. Mesela A örneğini verdiği zaman diyorlarmış ki, o yapıldı, işte bilmem kim şu tarihte bunu yaptı. Geç onu. Başka bir örnek veriyormuş, benzer bir yanıt. Hatta Nazım Hikmet’ten bile örnekler vermiş, onu dahi kabul etmiyorlarmış. Nazım Hikmet çok büyük bir imgeci, simgeci. Yeni bir şey sunmuyor, üslubu açısından fark atıyor demişler. Doğrudur Nazım Hikmet üslubuyla Batı simgeciliğine, imgeciliğine büyük fark atan biridir de. Ama o imge ve simge meselesinin tarihselliği meselesinden dolayı Nazım’dan örnekler verince dahi kabul etmiyorlar yeni bir katkı ortaya koymadığı için. Sürekli tarihsellikten dem vurup onu da önce bilmem kimler yaptı, bunu da önce bilmem kimler yaptı denilince hiçbir şey kalmıyor elinde Atilla İlhan’ın.

Çok sinirlenmiş. Daha sonraki toplantıya, Fuzuli’yi ve belli başlı divan şairlerini ve şiirlerini çalışarak oraya gitmiş. Tabi ki tercümelerini tam yapamıyor ama anlatıyor temayı ve akışı, manayı. Fakat önce aruz ölçülerini vererek çalıştırıyor şairleri. Failatün, failatün, failün, mefailün gibi. Nasıl okunduğu, nasıl ritmlendirildiğini deneyimlemelerine çalışıyor. Sonra da okuyarak, çevirmeden, şiirdeki anlamı, akışı anlatıyor. Hepsi ayağa kalkmış. Demişler ki: İşte bu! Böyle bir şey şiir tarihinde yok, siz neden bu şekilde yazmıyorsunuz?

Yalnızca Türkçe ile yazmak çok zor bu bahsettiğim yapıdaki şiirleri, mutlaka Osmanlıcanın üstünden gitmesi lazım. Daha önce bahsettiğim, Sultan-ı Yegâh’ın da içlerinde olduğu o altı eser ile bir kanal açmış dediğim şeyi, bu deneyimden sonra yazmış Atilla Hoca. Bunları bize anlattıktan sonra “Ben böyle bir kanal açtım bu şiirler ile. Buradan sonrasını da bu alandan zevk alan gençlerin devralıp yapması, geliştirmesi lazım,” dedi. Hatta o sırada devam eden albüm çalışmalarımızda şarkı sözleri için dilerseniz sizler de böyle çalışabilirsiniz, divan şiirlerinin üzerinden gidebilirsiniz, demişti.

Sonra Hoca ile döndük ve çalışmalarımıza bu kararla devam ettik. Dediğim gibi edebiyat alanında donanımım da vardı. Dolayısıyla Divan edebiyatından kaynakları getirdim, Sa’d-Abad da bunlardan biridir, özellikle üzerinde durmuştum onun da. Hoca onu da çok sevdi ve besteledi. Dolayısıyla albümdeki tüm güfteleri bu anlayışla oluşturduk.

Dikkat ettiyseniz ilk çıkan single olan Sultan-ı Yegâh’ın tarzı poptu. Ve Hoca albümde iki basamak daha yükseltti o tarzı ve senfonik popa geçtik. Senfonik pop olarak besteledi tüm parçaları.

Şimdi albümü hazırlama çalışmalarında iken, ben de mutfağında çalışıyorum Hoca ile birebir, alt yapılar, partisyonlar, şunlar bunlar üzerine çalışılırken, TRT birdenbire Sultan-ı Yegâh’ı yayından kaldırdı. Bir karar alıyor, TRT olmayabilir de kararı alan, Denetim Kurulu da olabilir.

D.T.: Denetim Kurulu’nun adı açık açık Sansür Kurulu idi adı hatta yanlış hatırlamıyorsam.

E.Ç.: Evet, İstemihan Taviloğlu vardır, profesör, kompozisyon üzerine. O zaman doçent idi Ankara Üniversitesi’nde. İzmir’e geldi daha sonra, tanıştım, dost oldum İstemihan Hoca ile. Hatta Hoca ile aynı mahallede idi Bornova’da. Gel dedim, seni Hoca’ya götüreyim tanıştırayım. Neyse İstemihan Hoca ile ilgili detayları burada bırakayım.

Söylemek istediğim değerli kişiler vardı TRT’de o zaman. Timur Selçuk gibi, ben Timur’u biliyorum, İstemihan Hoca’yı da biliyorum, yani bu isimlere rağmen durup dururken Sultan-ı Yegâh’ı yayından kaldırdılar.

D.T.: Bu isimlerin o dönemde TRT’de olduğunu bilmiyordum. Peki denetimden geçmiş olması gerekmiyor muydu zaten parçanın yayınlanabilmesi için?

E.Ç.: Evet, denetimden geçti, yayına girdi bu. Bangır bangır çalınıyor. Birdenbire aklıma, hani Atilla İlhan’ın “Büyük cesaret, Allah’tan kimse anlamadı” dediği geldi. Acaba bunun mu farkına vardılar diye düşünüyordum.

Gerekçeyi prozodi hatası olarak verdiler. Yani prozodi hatası dediğimiz şey nedir? Bunu makam adının yanlış okunması olarak yorumladılar, makamı biliyorsunuz, adı Sultan-i Yegâh’tır. İşte onu yanlış kullandınız diyerek yayından kaldırmışlar, gerekçe bu.

Oysa Atilla İlhan’ın Sultan-ı Yegâh demesinin sebebi, Tekliğin Sultanlığı anlamını taşıması o ifadenin. Darbeyi eleştirmek üzere yazmış ya, tek olanın sultanlığını. Yegâh biliyorsunuz tek demek, diktatörlük anlamında kullanmış yani. Tekliğin sultanlığının saltanatı başlar ay doğarken.

Tekliğin sisteminin, otoriter sistemin sultanlığı ne zaman başlar, ay doğarken. Gece doğar saltanatı o sistemin. Gecenin bu şiirdeki simgeselliği, kötülüğü, adam öldürmeleri, işkenceleri, zulümleri işaret eder. Onların saltanatı başlar ay doğarken. Sultan-ı Yegâh’ın.

Prozodi ile gerekçelendirilince anlayıp anlamadıklarından da şüphe ettik bir yandan. Sonra baktık olacak gibi değil, ı’yı i yapacağız.  Atilla İlhan’a sunmuşlar durumu, o da demiş ki isterseniz ü yapın, isterseniz ö yapın. Ne yaparsanız yapın demiş yani.

Neyse biz tekrar stüdyoya girdik.  Her şarkıyı kayda aldığınız zaman o güne hatta o saate ait ses renginizle okursunuz. Yarın biraz farklı bir ses renginiz olabilir yani. Peki bunca zamandan sonra bu durumda o rengi nasıl tutturacaksınız tekrar? Doğru okumak değildi problem, aynı ses rengini tutturmaktı. Hoca’nın öğrencisi olup doğru okumama ihtimalin yok zaten. Hoca Nur’u tekrar çalıştırdı, ses rengi üzerine ve genel olarak. Gelişim Stüdyosu’nda Doruk Abi vardı, o sağ olsun, bir yer belirledi ve Nur sen şuradan başla dedi. Nur birinci okumada oradan başladı, bir yere geldiğinde tak kesti Doruk Abi. Aynı ses rengindeki kaydı tam olarak doğru yere oturttu. Müthişti. Gönderdik, tekrar yayınlamaya başladılar.

D.T.: Daha sonra Atilla İlhan ile görüştünüz mü?

E.Ç.: Evet. Şöyle bir şey oldu hatta. Ergüder Hoca beni tüm bu çalışmalar boyunca bir araya geldiğimiz herkes ile baş asistanım diyerek tanıştırıyordu.

O ilk sohbetimizden ayrılırken Atilla Hoca bana demişti ki, “Sen daha kaybolma, daha seninle nöroloji konuşacağız.” Ama ben gün aşırı nöbet yapıyorum hastanede, kalan tüm zamanlarımda da Hoca ile beraber çalışıyoruz. Yani öyle bir yoğunluğum var.

Ergüder Hoca yanılmıyorsam iki ya da üç hafta geçtikten sonra üzerinden, gittin mi, gidiyor musun Atilla Hoca’ya diye sordu. Vallahi dedim böyle böyle, zamanım yok. İlk kez orada kızdı bana. “Bak” dedi, “Benim sana vereceklerim belli, bunları veriyoruz. Fakat senin böyle yapısal bir edebiyat, şiir ilgin de ilgin de var, git! Ayrıca anladığım kadarıyla senden nöroloji konusunda takviye istedi. Git ve o desteği ver,” dedi. “Belki o vesilesiyle aralarda kendi ilgi alanınla da ilgili bilgilenirsin,” dedi.

Tabi ki gittim sonra. O konularla ilgili kitaplar götürdüm, Jung’dan, bilinç üzerine çalışan diğer bilim insanlarından, bilinç üzerine çalışmak istiyordu Atilla Hoca. Sorduğu konularla ilgili bilimsel bilgilendirmeler yaptım. O da sağ olsun şiir ilgimi bildiği için benimle pek çok değerli bilgiler paylaştı; bunlar sende dursun diyerek. İmge nasıl tutulur’dan, karşıtlıklar nasıl oluşturulur’a, diyalektik olarak nasıl konur’a kadar pek çok başlıkta. Bir yığın notlarım vardır onlarla ilgili.

D.T.: Albümdeki diğer parçaların kayıtlarını yaptığınız dönem bu bir yandan değil mi?

E.Ç.: Evet, albümün diğer parçalarının kayıtlarına başlanmıştı stüdyoda o dönemde. Çok değerli, önemli bir anım vardır o stüdyo döneminden, onu paylaşmak istiyorum burada.

Albümün içindeki birkaç parçada kemençe ve yaylı tambur kullandık. Yaylılar ayrıca kaydediliyor, kaydedilmiş, diğer enstrümanlar da öyle. Cüneyt Orhon ve Sadun Aksüt Hoca geldiler o gün, kemençe ve yaylı tambur kayıtları için.

Daha önceki yıllardaki çalışmalarından bahsederken söylediğim gibi hem enstrümanlarının virtüözleri, hem de müziği çok iyi bilen üstatlardır. Nur’un kayıtları alınıyordu o gün bir yandan, bir yandan da hocaların kayıtları alınıyor. Hep birlikte Gelişim Stüdyoları’ndayız.

Şansıma, o parçaların kayıtlarını ben getirdim götürdüm o gün. Her gün gidemiyordum stüdyoya hastane ve okuldan dolayı çünkü.

İçeride bir parçanın altyapısı çalınıyor, Nur da girip üstüne okuyacak. O parçanın bir özelliği de bir sesin dört ölçü boyunca Hoca’nın dilediği şekilde tutulması. Mesela la sesi olsun diyelim, 4 ölçü la diye gidecek. Hoca da içeride, hem diyafram hem ses tekniklerini gösteriyor, hem parçanın duygusu üzerine konuşuyor Nur ile. Dediğim gibi Sadun Hoca da Cüneyt Hoca da ben de masanın olduğu odadayız. Bizi duymuyorlar yani. Cüneyt Hoca dedi ki: “Çok zor, okuyamaz büyük ihtimalle.”

Kendimi tutamadım, “Hoca’nın öğrencisi o, okur, göreceksiniz, hem de bir kerede okuyacak,” dedim.

Aynen dediğim gibi oldu, ilk okuyuşta tamamlandı o kayıt. Doruk Abi, Doruk Onatkut yapıyordu dediğim gibi kayıtları. Aldı küt dedi oturttu ve parçayı baştan aldı, vergi hoparlörlere, dinlemeye başladık. Hoca içeriden dinliyor Nur ile. Ben de Cüneyt Orhon ve Sadun Aksüt ile beraber Doruk Abi’nin, masanın olduğu odadan dinliyorum parçayı.

Önemli dediğim yer burası. Parçanın ortalarına doğru geldiğimizde, dediğim gibi ilk kez dinliyorlar parçayı tamamlanmış haliyle, Cüneyt Hoca, Sadun Aksüt’e, “Sadun, Atatürk’ün istediği buydu değil mi?” dedi. Sadun Hoca da “Aynen öyle” dedi. Analiz Orkestrası dönemlerindeki çalışmalarını da bildiğim için, çok ama çok önemli bir andı bu diyaloğu duymak benim için. Anlatabiliyor muyum?

Daha sonra yok Türk makamlarını bozuyormuş da, bilmem ne yapıyormuş diye yoğun eleştiriler geldi Türk müzik camiasından diyeyim genelleyerek. Ne Cüneyt Hoca ne de Sadun Hoca böyle bir eleştiriye girdiler. Girmedikleri gibi, üstüne albüm için bu yorumu yapmışlardır. Ve sonunda albümü çıkarttık. O da Sultan-ı Yegâh gibi herkes tarafından çok tutuldu, anında, biliyorsunuz. Konserleri verilmeye başlandı albümün, turnesi oldu. Pek çok farklı şehirde konserler verdiler. Ben hastane ve okul sebebiyle İstanbul’da olmam gerektiğinden konserlere gidemedim. Ama konserlerle ilgili ilginç bir anıyı da burada paylaşayım.

Ya Ankara ya Antalya’da konserdeler, tam hatırlamıyorum ama bu iki şehirden biri. Konserlerine Kuvvet Komutanları da geliyor. Protokol olarak en ön sırada oturuyorlar. O dönem öyle idi âdet. Tüm albümü alkışlayarak hayranlıkla dinliyorlar, Sultan-ı Yegâh hit olduğu için bis sonrası bir kez daha çalıyorlar konserlerin sonunda genelde. Kuvvet Komutanları da sonuna kadar kalarak alkışlayıp ayrılıyorlar. Müthiş bir ironi olduğunu düşünmüşümdür hep.

D.T.: Öyle gerçekten. Rahmetli Atilla İlhan bu anıyı bilseydi nasıl tepki verirdi tahmin edebiliyorum sayenizde. Peki daha sonra nasıl devam etti çalışmalarınız?

E.Ç.: Ondan sonra askerlik dönemim geldi ve ben ayrıldım İstanbul’dan. Askerlikten sonra İzmir’e ve sonra da Manisa’ya gittim.

O süreç içinde birinci albüm başarılı bir şekilde bitti. Konserleri verildi. Ardından Elde Var Hüzün albümü çıkarıldı biliyorsunuz. Şimdi Elde Var Hüzün’de Hoca ile tartışmıştık, kişisel görüşüm olarak fazla klasik yaptığını söylemiştim ona. İlk albümü üç kademe daha yukarı çıkarttı. Hoca dedim, henüz erken, bu aşamada buna girmesek derken diyemedim. Sanatta böyle şey olur mu diye başladı ve kapattı konuyu. O da burnundan kıl aldırmazdı. Çok güçlüdür egosu Hoca’nın. Yaptı, bizim engelleyecek halimiz yoktu. 3 kademe daha yukarı olunca tutmadı aynı ölçüde tüm halk arasında ve piyasada. Ama ses getirdi. Bilenler olanın farkına vardı, ama yalnızca bilenler farkına vardı, anlatabiliyor muyum?

D.T.: Aynı popülariteyi yakalayamadı ama müziği bilenler bunun çok daha üst bir eser olduğunu fark ettiler.

E.Ç.: Evet, tabi. Özellikle Elde Var Hüzün’ün intro’sunun mutlaka dinlenilmesi, dinlettirilmesi lazım derim hep.

Şimdi burada bir ilave yapmak isterim. Hangi tarihti tam hatırlamıyorum ama galiba Sultan-ı Yegâh albümü çıktıktan sonra idi. Birinci Türk Müziği Kongresi yapıldı, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Maçka kampüsünde. Ergüder Hoca ve asistanı ben olarak biz de katıldık.

Daha önce bahsettiğim Feridun Darbaz Hoca ile yaptıkları 52 sesli sistem üzerine çalışmaları var ya, bu çalışma üzerine Ergüder Hoca sunum yapacak. Farklı katılımcılar farklı sunumlar yapıyorlar kongrede. Hala 26 sesi savunanlar var, Türk müziğinin gelişmesi ile ilgili şunlar şunlar yapılmalı diyenler var. Herkesin bir görüşü, bir alanı var.

Biz sunuma başladık, amfi ağzına kadar dolu tüm Türk müziği otoriteleri ile. O zaman slaytlar yok, başka türlü bir metotla yapıyoruz sunumu. Sunum biraz uzadı. Süremizi aştı Hoca. Oturum Başkanı da Alâeddin Yavaşça. Bunu söylemek zorundayım. Normalde yapmayacağım bir şeydir. Alâeddin Yavaşça Oturum Başkanı olarak dedi ki, süreyi dolduruyorsunuz. Ama dedi Hoca, çok önemli. Neyse, peki dedi ve biraz daha zaman ilave etti.

Hoca da o noktada yaptığı sunumun amacını hatırlatarak “Biz, bu kafayla gidersek, çok değil, iki ya da üç kuşak sonra insanlarımız Türk Halk Müziği’ni ve Türk Sanat Müziği’ni dinlemeyecek,” dedi. Bu kafayla giderseniz derken yanlış ifade etmiş olmayayım, söylediği şu idi. Bu mevcut anlayışı bu şekilde sürdürmeye devam edersek, bunu evrimleştirme noktasında birtakım şeyler yapmazsak, bu ses sistemine, bu armoni yapılanmasını oturtmazsak, bir süre sonra, çok değil, iki ya da üç kuşak sonra bu müziğimizi kimse dinlemeyecek. Bunların gerekçelerini de anlattı teker teker. Sonra tam tekrar sunuma devam edecek iken “Tamam, bitmiştir,” dedi Oturum Başkanı ve Hoca’yı şeklen dahi olsa uğurlamadan, sunumu için teşekkür etmeden, mikrofonumuzu kapattı. Bizi oradan kovdu yani. Alâeddin Yavaşça yaptı bunu; enteresandır. Sonra da Hoca’nın söyledikleri, tespitleri teker teker gerçekleşti. Durum ortada.

Dediğim gibi daha sonra Elde Var Hüzün’ü çıkarttı. Fakat birdenbire Hoca’ya, Nur’a, ne gazinodan ne şuradan ne buradan, hiçbir yerden sahne teklifi gelmemeye başladı. İlk albümde olduğu gibi konser, turne teklifleri de hiç gelmiyordu. Aniden tüm talepler durdu, kesildi adeta. Para yok, pul yok, ucu ucuna geçinecek durumda kalındı. Sonra çok düşündüm niye böyle oldu diye.

Burada anlatacaklarım benim yorumlarım, tamamen şahsi görüşlerim; şu ana kadar açıklamadığım.

Şuradan başlayayım. Arabesk yok iken ilk kim çıkarttı onu, Orhan Gencebay çıkarttı değil mi? Orhan Gencebay çıkarttı, sundu, halkımız tuttu. Yani belirli bir popülasyon tuttu. Tutmaya başlayınca Unkapanı’ndaki diğer kişiler, şirketler “İyi dedi, bu iyi bir pazar oldu, biz de yapalım.” Sonra biri bir başkasını çıkarttı, diğeri ötekisi başkasını çıkarttı. Yani bunu ve benzerlerini üretebildiler. Üretebilmek kavramı burada çok önemli. Üretebilince ürettiler, üretince de pazara ortak oldular, kimse kimseye bir şey demedi. Kabaca bir ifadeyle kimse kimsenin yolunu kesmedi.

Şimdi biz Sultan-ı Yegâh albümünü çıkarttıktan sonra, hakikaten tüm kitlelerde büyük ölçüde tutulunca, bunu da üretmeyi denediler. Bu pazara biz de ortak olalım, biz de yapalım gibi. Onno Tunç gibi isimler denediler üretmeyi. Daha doğrusu onlara denettiler farklı yapımcılar. Olmadı, yapamadılar.

Çok özel bir bilgiyi ve duyarlılığı gerektiriyor ya o düzeyde bir üretim yapabilmek. Anlattığım tüm o ses sistemleri ve fizyolojik armoni metodolojileri hakkında anlattığım tüm çalışmaları yapan, müziğin filozofu, fizikçisi, kuramcısı olan bir insanın eserleri idi onlar. O donanım olmayınca o sonuçlar çıkamazdı, çıkmadı da. O albümün yapısında Sanat Müziği var mı, var, Halk Müziği var mı, var, Klasik Müzik var mı, var, Pop var mı, var. Ne kadar güzel değil mi?

D.T.: Çok…

E.Ç.: Güzel ama o zaman anlattığım o dört dalın yani, Sanat Müziği, Halk Müziği, Pop ve Klasik Müzik dallarında üretim yapan tüm pazarın yapısını alt üst etmiş oluyorsunuz. Üstelik aynı lezzette ve kalitede başka bir albüm, bırakın albümü ortaya tek bir eser koyabilen de yok. Bir anlamda o dört dalın pazarını ele geçirmiş gibi oluyorsunuz.

Dolayısıyla benim düşüncem Unkapanı’nın bu durumu Sultan-ı Yegâh’ın ilk single olarak çıkışından bir ya da bir buçuk sene sonra fark ettiğini düşünüyorum.

Birincisi üretemiyorlar, yani pazara ortak olamıyorlar. İkincisi kendi pazarları da elden gidecek. Bu şu anlama geliyordu. Ergüder Hoca bu dört dalı bir araya getirebilen ve popüler hale getirebilen bir imparator gibi olmuştu diyelim ve imparatoru devirmek gerekiyordu. Bu tamamen benim kişisel analizim.

D.T.: Ne titiz bir analiz, doğurduğu acı sonuçlar analizin doğruluğunu ispat etmiş oluyor kanımca maalesef.

E.Ç.: Dediğim gibi işler tamamen kesilmişti. Telefon dahi çalmıyordu. TRT’de Ergüder Hoca’nın tanıdığı, yönetimde olan bir kişi vardı, adını unuttum, geçmiş zaman. O kişi arıyor. Atatürk’ün doğumunun 100. Yılı sebebiyle bir oratoryo, iki senfoni çalışması yapılacakmış. TRT olarak bu çalışmaları ısmarlayacaklarmış bestecilere. Arayan kişi Hoca’ya demiş ki “Bunu yapsan yapsan sen yaparsın Ergüder, sana ısmarlayacağız, siz şimdiden çalışmaya başlayın.”

İyi dedik biz de, zaten konser yok, sahne yok, elde avuçta hiçbir şey yok, gıdım gıdım. Biz de çalışmaya başladık. Karkas çalışmaları dediğimiz birtakım çalışmalar vardır, ben karkasa girdim. Sitüasyon, aksiyon, diyalog, bu tür kavramsal şeyler. Bu arada ana tema ve ana metin olarak da Nutuk’u belirledi Ergüder Hoca, Nutuk üzerinden gideceğiz.

Ben çalışmalarımı yaptıkça Ergüder Hoca etüt ediyordu. Diyaloglarımdan eksik görüyordu mesela, düzeltiyordu, tekrar çalışıp tekrar sunuyordum kendisine gibi. O da ayrıca kendi çalışmalarını yapıyordu bir yandan.

Bir yandan oratoryo için de çalışmaya başladık. Oratoryo için libretto lazımdı, bir yandan şarkı söylenecekti eserde. Sen yaz bakalım görelim, dedi. Neyse ben bir taraftan senfoni, bir taraftan oratoryonun librettosu üzerine çalışmaya başladım. Altıncı aya doğru senfoninin çok az kısmı kalmıştı, onu da tamamladı. Hatta senfoninin kapanışı şöyle idi. Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunu temsilen finali yeni doğan çocuğun çığlığı ile yapmıştı.

Oratoryonun finalinde ise çorak topraklar üzerinde genç bir kız filizlenir. Yürüdükçe yeşerir yürüdüğü yerler, çiçekler açar. Ben de Cumhuriyetin doğuşunu özgür bir genç kız simgeselliği ile ifade etmek istemiştim.

Bu arada bu uzun süren çalışmalar esnasında bir gün hastaneden çıktım, Cumartesi idi, Cuma nöbetçi idim, sabah çıktım. Gittim Hoca’ya, o da yorgun çalışmaktan. Hadi gel dedim biraz hava alalım. Eski Pendik’i bilir misiniz bilmem, ben Pendikliyim, aldım Pendik’e götürdüm, sahilde beraber yürüyüp konuşmuştuk. Daha sonra da evine bırakmıştım.

Bunu şundan dolayı anlatıyorum. Ayzer Danga var, Moğollar’ın davulcusu. O benim oldukça samimi bir arkadaşımdır, Pendiklidir o da. Sahilde onun evi. O gün evindeymiş, balkondan bizi görmüş. İki gün sonra mı ne, ya senin Ergüder ile ne işin var dedi. Nereden biliyorsun ki işim olduğunu dedim. Geçen gün yürüyordunuz burada sahilde, balkondaydım, sizi gördüm dedi.

Ben de anlattım sonra Ayzer’e Hoca ile ilişkimizi. Çok güzel dedi. Sonra da “Sana bir şey söyleyeyim mi, Ergüder Hoca’yı İstanbul’daki bütün müzisyenler tanır ama sokakta kimse tanımaz,” dedi. Sokaktaki adam tanımaz dedi yani. “Ama” dedi, “Şu köşeden çıksın, çıktığı gören hangi müzisyen olursa olsun kaçar; yolunu değiştirir ve kaçar,” dedi. Niye ya dedim. Çalışması çok zordur Ergüder Yoldaş ile. Sen nasıl çalışıyorsun, dedi. Ya dedim biz ballı börek gibi çalışıyoruz, hiçbir problemimiz olmadı dedim bunca yıldır. Bu anekdotu da bu sebeple anlatmak istedim.

Sonra dediğim gibi ya altıncı ya da yedinci ayıydı senfoni ve oratoryo çalışmalarının, tam hatırlamıyorum. Bir telefon geldi, TRT’de kurulda olan, sen çalışmaya başla, sana vereceğiz iki çalışmayı da diyen kişiden. Telefonda Hoca’ya “Ya Ergüder, çok tartışma çıktı. Bir solcuya mı yaptırılır mıymış gibi bir sürü şeyler söylendi” demiş. Dolayısıyla TRT’nin teklifini geri çektiğini söylemiş. Ondan sonra da senfoniyi Adnan Saygun’a, oratoryoyu da Necil Kazım Akses’e verdiler. Şimdiye kadar hiç duydunuz mu?

D.T.: Duymadım…

E.Ç.: Yıkım olmuştu Ergüder Hoca için. Onca emek. Buna rağmen, yani senfoni ve oratoryonun iptaline rağmen, opera yazalım dedi bana. Tamam dedim, peki ne tema üzerine; “Mevlana Operası yazacağız,” dedi. Ben de “Hocam çağdaş eserlerden biri üzerine yazalım,” dedim. Binboğalar Efsanesi’ni okumuştum Yaşar Kemal’in, öyle acayip bir üslubu vardır ki, acayip bir form vardır orada. Hoca’ya götürdüm dedim bak bu tam operalık bence. Bunu bir okuyun, kabul ederseniz bir de bunu yapalım dedim. Verdim kitabı, okudu. Oooo dedi, hakikaten öyleymiş. İkisi için de çalışmaya başladık biz de. Hatta ben Mevlana tefsirlerini yazan Abdülbaki Gölpınarlı ile randevulaştım, ondan yardım, destek almak için. Böyle bir çalışma yapacağız diye. Onun metnini temel alacaktık, biraz dedim ya Cumhuriyet Operası’nı anlatırken. Bir metni temel almak zorundasın opera çalışmasında. İlaveler olabilir, başka şeyler olabilir ama temel olarak üzerinden yürüdüğün bir eser lazım. Tam Albülbaki Gölpınarlı ile hangi metinleri temel almalıyız Mevlana Operası’nda konularını konuşurken, her şey değişti.

Özel detaylara girmeden özetlersem, Nur bu işsizlik durumundan, kapanan tüm kapılardan rahatsız oldu, zar zor geçiniyor olmaktan ya da prestij kaybından rahatsız oldu, o arada şu oldu, bu oldu derken ayrılıkları oldu.

Ondan sonrası zaten trajik.

Ayrılıktan sonra bir gün evine gittim Hoca’nın. Kalamış’a geçmişti. Şömine vardı evinde, çalışmalarını atmış şömineye, onlar orada cayır cayır yanarken ben gelmişim tesadüfen. Ama senfoniyi yakmamıştı. Partisyonlar orada kenarda duruyordu. Neyse ben, Hocam yapmayalım, etmeyelim, şuydu, buydu dedim, yolladı beni. Giderken dedim ki, ben senfoniyi alıyorum. Tahmin ediyordum, dedi. Senfoniyi aldım götürdüm.

Ta tanıştığımız zamana dair bir anımı da paylaşmak isterim burada. Hoca’nın eğitim anlayışını, yaklaşımını biraz daha iyi anlatabilmek adına Hoca’dan aldığım büyük derslerden birini.

Söylemiştim ya, ilk tanışmamızda yanımda birkaç tane çalışmamı götürmüştüm diye. O zamanlar dehşet bir şeyler yaptığımı düşünüyordum. Bilmeyen kişiler hani amma dehşet bir şey yaptım zannederler ya, ben de öyle sanıyordum. Hoca da onlara bakmış, bakmıştı da “Şu gün gel, konuşalım,” demişti ve sonra başlamıştık ya çalışmaya.

Çalışmamızın ilk gününde, ilk dersimizde bana yaptığım parçalar için “Bunları sakla, sonra üzerine çalışırsın,” demişti. Başka bir yorum da yapmamıştı.

Vallahi yanılmıyorsam ya altı ya da yedi sene sonra, bir yerde bir şey ararken düştü mü bunlar önüme. Bakıyorum, diyorum ki bu ne! Bir başkası bana bunu getirse, hadi çocuğum ilerle derim diyorum içimden. Altı sene sonra kendi yazdıklarım için bunları düşünüyorum.

Ne yaptım biliyor musun, aldım o çalışmaları, Hoca’ya bir sonraki gidişimde önüne koydum. Ya Hocam dedim, ben sana bunlarla gelmişim ve başladım gülmeye.

Hoca gülmedi, bir tepki vermedi. Çok enteresan bir şey yaptı. Aldı o parçalardan birini, koydu önüne piyanoda ve onun üzerine çaldı. Dehşet bir şey çıktı ortaya. Beğenmediğim, güldüğüm o motifi öyle bir temalaştırdı, geliştirdi ve performe etti ki, kalakaldım. Motif, melodi benimdi ama ortaya çıkan parça dehşetti.

Bak dedi, müzikte, şunu, bunu, yani müziğe dair olan her şeyi, her bilgiyi, tekniği öğretebiliriz, dedi.  Çünkü bunların hepsi öğrenilebilir. İyi bilenler öğretebilirler bunları, dedi. Ama bak dedi ve melodimdeki, motifimdeki bazı yerleri işaret ederek, burada şunlara dikkat ettin mi, birkaç ölçülük şeyler var, bir derinlik var ya hani burada, buradan çıkıyor işte her şey, dedi. İşte bunu öğretemezsin, dedi. Bu öğrenilemez de.

İlk ziyaretimizdeki o uzun, güzel sohbette de geçmişti Ergüder Hoca ile Atilla İlhan arasında bu konu. Atilla Hoca bir sınıflama yapmıştı sohbetin bir yerinde. “Bir doğuştan sanatçı olanlar var, iki eğitim alarak sanatçılaşanlar var, üç, birinci ve ikincileri taklit ederek sanatçı geçinenler var, demişti. Ben sanatta, sonradan öğrenilir, sonradan olunur tezini kabul etmem. Doğuştan sanatçı olunur, sanatçı olarak doğulur, sonra olur ya da olamaz ama öyle doğulur. Benim görüşüm budur,” demişti.

Hoca o gün bana Atilla İlhan ile o sohbeti hatırlattı. Ben de onunla aynı görüşteyim, dedi. Öğretilemez olanlar olduğu için. Eğer onlar varsa diğerleri kolay. Çabalarsın, çalışırsın, öğrenirsin, dedi.

Benim anlatacaklarım bunlar. Dediğim gibi yaşamının sonuna kadar birlikte olduk Hoca ile. Bunlar dışında olanlar ağırlıkla trajik şeyler, onlara girmek istemiyorum.

D.T.: Bu değerli röportaj için vakfımız adına çok teşekkür ederim Sevgili Ercan Hocam. Büyük usta Ergüder Yoldaş’ı, tüm ters akıntılara karşı verdiği emekler ve yaptığı tüm çalışmalarla hakkıyla tanımış olduk vesilenizle. Ruhu Şad Olsun.

E.Ç.: Rica ederim, ne demek. Esas ben öncelikle Ergüder Hoca’nın anısına bu röportajı sağlayan abim ve kadim dostum Metin Bobaroğlu’na, Anadolu Aydınlanma Vakfı’na ve röportajı hakkıyla yapabilmek için büyük emek ve yürek katan siz Deniz Tipigil kardeşimize sonsuz teşekkür ederim.