Enneadlar Plotinos’un Enneadlar

Sayı 58 - Nisan-Mayıs 2015

Antik filozof Platinos’un sözlerinden derlenen ve her biri dokuz bölüm kapsayan altı kitaptan oluşan eserdir. Plotinus’un öğrencisi Porfiri tarafından hazırlanmıştır. Enneadlar Dokuzluklar anlamına gelmektedir.

1. İnsan ve Ahlâk:

İnsan ruhunda üç bölüm vardır:

Akılsız ruh: Dış duyum ya da tutku, tutkunun algılaması (hayvan).

Akıllı ruh: İç duyum, zihinsel imgeleme, kanı ve gidimli akıl (insan).

Zekâ: Anlak, kavrama, anlayış. Sezgisel düşünce zekâya aittir.

Üç tanrısal uknum (hipostas, töz, esas, temel, cevher) şunlardır: Tanrı ya da Bir, En yüce Zekâ, Evrensel Ruh

Erdemler: Medeni, arındırıcı, arınmış ruhun erdemleri, ibretlik erdemler. Erdem yoluyla Tanrı’ya benzeriz. Tanrı’nın kendisi erdeme sahip değildir.

Erdemli insan medeni erdemleri uygulamakla yetinmeyecektir. O, erdemlerin tiplerini içeren en yüce zekâyı kendine örnek alarak ilâhi yaşama can atacaktır.

Mutluluk, yetkin, hakiki ve gerçek yaşama bağlıdır, bu da zihinsel yaşamdır. Hakiki iyiye sahip oluştadır. Eflatun, “Bilge ve mutlu bir insan olabilmek; iyiye yükselebilmek ve ona benzer hale gelmeye çalışmakla olur,” demiştir.

Mutluluk, zihinsel hayattadır ki onun da özü ebediyettir, yani kesintisiz sürüp giden şimdidir.

İlk iyi hayat, ikincisi zihinsel yaşam, onun da üstünde eylemden ve düşünceden üstün olan Mutlak iyi vardır. Kendinde kötülük, göreli var olmayıştır; yani hakiki varlığın yanıltıcı imgesidir. Madde ile aynı şeydir. Göreli kötülük, maddeye benzediği için bedenin doğasıdır.

Mutlak kötülük, Mutlak iyinin karşıtıdır. Bunların arasına iyi ve kötüye karıştırılmış doğa yerleştirilmiştir.

2. Dünya ve Fizik Yasaları:

Madde, her şey olabilme kudretidir ve biçim de eylem ve niteliktir. Âlem daima var olmuştur ve olacaktır.

Gök ve yıldızlar ateşten oluştuklarından dolayı bedenleri ölümsüzdür.

Göğün dairesel hareketi, yansımayı oluşturan kendi üzerine geri dönüşün imgesidir.

Ruh, evreni akıl vasıtasıyla yönetmektedir; tıpkı her hayvanın kendi organlarını biçimlendiren ve onları parçaları oldukları bütün ile ahenk haline koyan dölsel akıl tarafından yönetildiği gibi…

İlk madde tektir, saf, yalındır. Niteliği, niceliği yoktur. Niceliğini de bütün nitelikleri gibi biçimden ya da özden alır.

Akılla kavranabilir âlemde madde, varlıktır. Hissedilir âlemde var olmamalıdır, onun üzerinde hakiki varlık olan öz ya da biçim vardır.

Güç, eylemin karşıtıdır. Güç halinde olan madde, eylem halinde olan biçimdir.

Maddenin varlığı, var olmak zorunda olan, olacak olan, her şey olabilme kudretidir.

Hakiki erdem olmadan, Tanrı bir sözcükten ibarettir.

3. Kader ve Kayra:

İlk özlerin sebebi yoktur. Çünkü onlar daima vardır.

Yeryüzünde gerçekleşen iyilik Tanrı’dan kötülük de insan özgürlüğünün doğru yoldan sapmasındandır.

Mutlak varlık, kaygısızdır.

İnsan ruhu, zamanı da ebediyeti de kavrar.

Zaman asla hareketin sonucu değildir.

Ebediyet sürekli biçimde mevcut, zaman ise oluşum halinde olana aittir.

Zaman, hareketsiz ebediyetin hareket halinde (devingen) imgesidir.

Düşünülen, düşünen ve düşünce tektir.

İyi, sebebini oluşturduğu için düşünceden üstündür.

4. Ruh:

Zekânın özü tamamıyla bölünmez;  bedenin özü ise bölünebilirdir. Ruh aynı zamanda hem bölünebilir, hem de bölünmez olması nedeniyle aracıdır.

Tıpkı bireysel ruh gibi evrensel ruh da aynı zamanda hem bir hem de çoktur, çünkü bir birlik oluşturan çok sayıda varlığa aynı zamanda hayat vermektedir; bölünmez ve bölünebilirdir çünkü yönetmekte olduğu âlemin aynı zamanda tüm bölümlerinde mevcuttur. Evrensel ruhun rolü, ilâhi zekâda temaşa etmekte olduğu ideaları doğaya ulaştırmaktır; onun tercümanıdır.

Ruh, beden içinde ne bir yerde ya da bir çanağın içindeymiş gibi ne öznenin içindeki nitelik gibi ne bütünün içindeki bölüm gibi ne bölümler içindeki bütün gibi ne de maddenin içindeki biçim gibi bulunmaz. Tam tersine, tıpkı geçici olan sonucun sürekli olan neden (sebep) içinde bulunuşu gibi, beden de ruhun içindedir. Ruhun bir kılavuz ile kıyaslanması da tamamen tatmin edici olmaktan uzaktır. Ruhun bedendeki mevcudiyeti tıpkı ışığın havadaki mevcudiyeti gibidir demek gerekir; yani ruh, her organa, işlemlerini gerçekleştirmesi için gerekli olan kudreti vermektedir.

Ruh, akılla kavranabilir âleme yükseldiği zaman belleği asla kullanmaz; çünkü bu meleke geçici şeylerle ilgilidir ve akılla kavranabilir âlem, aralarında düzene ait olandan başka bir fark olmayan ebedi özleri kapsamaktadır. Kendini tamamen bu özlerin seyrine vermiş olan ruh, bizzat kendi üzerine asla dönmez; ancak, kendi kendini ilkesinin içinde görür, çünkü onu düşünürken, her şey hakkında sahip olduğu sezgi gereğince bizzat kendini düşünmüş olur.

Evren, bir teli titremeye başladığında diğerleri de tam bir uyum içinde titreşen bir lire (rebap) benzer. Burada hüküm süren ahenk, onun içerdiği sayısız güçlerin benzeşimine olduğu kadar karşıtlığına da dayanmaktadır.

Işık, ne bir beden ne de havanın bir değişimi değildir: O, ışık saçan bedenin eylemi, biçimi ve özüdür. Onunla birlikte belirir ve kaybolur; tıpkı hayatın, ruhun mevcudiyeti ile bedende meydana getirdiği eylem oluşu gibi, o da aydınlatılan nesnelerde onlarla karışmadan bir değişim oluşturur. Renge gelince, o, ışık saçan bedenin madde ile karışımının sonucudur. Demek ki, her durumda, bedenin eylemi ne olursa olsun ışık gayri maddidir: Varlığı onunki kadar sürer ve o ortadan kaybolduğu zaman da tezahürü sona erer.

Genel olarak tüm algılamayı ve özel olarak da rengin algılanmasını mümkün kılan, hissedilir nesne ile hisseden kişinin (özne) aynı âleme mensup olmaları, birbirleri için yapılmış olmaları ve tek bir organizmanın bölümlerini oluşturmalarıdır.

Hatırlamak, bir izi muhafaza etmek değil,  ancak sahip olunan kavramlar üzerinde düşünmek demektir. Bütün şeylerin sebebi olduğundan ötürü, kendini uygulamaya veren ve kudret halinden eylem haline geçen ruhta, akılla kavranabilir şeylerin sezgisi de mevcuttur; aynı şekilde, hissedilir şeylerin sezgisi de sahip olduğu biçimlerini onları algılama ve oluşturma kudreti gereğince uyandıran ruhta mevcut bulunmaktadır.

Uzamları bulunmayan Güzellik ve Adalet, ancak bölünmez bir ilke tarafından kavranabilir ve korunabilirler.

Yalnızca evrensel ruhun ölümsüz olması, bunun yanı sıra insan ruhunun ölümlü olduğu düşünülüyorsa, bu, imkânsız olan bir şeyi ileri sürmek demektir: Çünkü tek, basit, bölünmez, bozulmaz bir eylem olan insan ruhu, dağılma, bölünme veya değişme vasıtasıyla telef olmaz.

Evrensel ruh çokluk içinde birliktir; ancak bu, birçok kısımlara bölünmüş homojen bir kitle olmadığı gibi, birçok özneye verilmiş olan tek ve aynı bir form da değildir. Evrensel ruh, kendisi bizzat tek ve aynı kalmak suretiyle çok sayıda bireysel ruha kendini hasreder.

Böylece ilim, aynı zamanda hem birlik (teklik) hem de çokluktur; hem eylem halindeki bütün hem de kudret halindeki kısımlardır; her kısım, kendi sırası geldiğinde kudret halindeki bütün ve eylem halindeki bölümdür.

5. Zekâ:

Kendi yetkinlik düzenleri içerisinde sırasıyla Bir, Zekâ, Ruh olan üç ilâhi uknum vardır: Bir, ezelden beri zekâ’yı ve zekâ da ruhu oluşturmaktadır, çünkü mükemmel olan bir kudret asla yaratıcılıktan uzak kalamaz.

Kusursuz, değişmez, ebedi olan, tüm ideaları kapsayan ve böylelikle de hissedilebilir âlemin arketipi olan, tanrısal zekâdır. Zekâ, varlık türlerini, tüm şeylerin ilkelerini ve idealarla aynı olan sayıları oluşturur. Bir, yüce ilkedir. O, zekâ’nın babasıdır ve zekâ onun kelâmıdır, eylemidir ve imgesidir.

Üç ilke bizdeki iç insanı oluşturur. Kendimizde zekâ’ya ancak onun sebebi olan bir’i elimizde bulundurmak suretiyle sahip olabileceğimizden dolayı, ona varlığımızın en derin alanı ile dokunuruz ve kendimizi ona yönelttiğimiz andan itibaren onda gerçekleşmiş oluruz.

Bizzat kendi hakkındaki bilgi yalnızca zekâda bulunur. Düşünmek suretiyle, o bizzat kendini düşünmektedir: çünkü onda, düşünen özne, düşünülen nesne ve düşünce, tek ve aynı şeydir.

Zekâ aynı zamanda hem kendi öz doğasını hem de akılla kavranabilir olanın doğasını tanır; çünkü onda, seyreyleyen ve seyir (temaşa) birdir. Zekâ bizzat kendi kendisinin ışığıdır; kendini yine kendisi vasıtasıyla görür.

Tanıma yetisinden üstün olan Bir, ne düşünce tarafından bütünüyle kavranabilir ne de söz tarafından dile getirilebilir: Çünkü Mutlak olan, sözle anlatılamaz. En yüce akılla kavranabilir olan Bir, zekâ’yı doğurmuştur. Zekâ, en yüce kudret tarafından meydana getirilen eylemdir.

Bir’in üstünlüğü, onun mutlak bir biçimde basit oluşuna dayanır. O, kendisi ölçülmemiş olan, ancak her şeyin ölçüsü olandır; kendisi sayı olmaksızın, sayıların tözel ilkesidir. Bir, zekâ tarafından fark edilmiştir; çünkü onu aydınlatmakta olan akılla kavranabilir ışıktır.

Anlıksal sezgide ilâhi ışığı ister aydınlatmakta olduğu akılla kavranabilir nesneler ile birleşmiş, isterse de bu nesnelerden ayrı ve tek başına, tüm saflığı içinde parlar halde olarak seyreylemek olasıdır. Bu ışığın sezgisine sahip olmak için, zekâ, onu görmeye çalışmak yerine, dinginlik içinde onun kendisine belirmesini beklemek zorundadır. Açıkça ifade etmek gerekirse, zekâ onu görmez, onunla birleşir. Tanrı, bütünüyle kavranamasa da, O’nun hakkındaki sezgi daima basit ve yegâne bir eylem olmalıdır. Tanrı, Öz’ün ve Zekânın, Hayat’ın ve Bilgeliğin ilkesidir.

Zekâ, düşündüğü zaman birlikten ikiliğe geçer; Ruh, düşündüğü zaman ikilikten birliğe geçer. Düşünmek yalnızca çoğul olana uygundur, çünkü onun kendi kendisini aramaya ve şuur vasıtasıyla kendi kendisini sarıp sarmalamaya ihtiyacı vardır. Zekâ, varlığın bütünlüğüne sahip bulunmak için düşünmek zorundadır, çünkü düşünce varoluştan ayrılamaz.

Akılla kavranabilir âlemde bütün varlıklar güzeldirler, çünkü sonsuz bir parlaklıkla ışıldarlar ve her biri bizzat kendini ve tüm diğerlerini seyir (temaşa) eder. Hayat burada sürekli ve sakin bir seyir içinde akıp gider ki bu, bilgeliktir ve düşünmekte olduğu varlıklar ne ise Zekâ da o olduğundan dolayı, akılla kavranabilir âlemde Öz, Bilgelik ve Zekâ aynıdırlar.

Akılla kavranabilir âlemde, her öz, diğer özlerden, onlardan hiçbir yerel mesafe ile ayrılmış olmaksızın ayrıdır; her biri, aynı zamanda tüm diğerleridir, çünkü sonsuz bir kudrete sahiptir. Her biri kusursuzdur, çünkü onda, öz ve güzellik tek ve aynı şeyi oluştururlar.

Cins nasıl türleri içeriyorsa, tohum nasıl tek bir noktada toplanmış olan ve ruhun bedene biçim vermek amacıyla maddeye geçirdiği tohumsal akılları içeriyorsa, zekâ da tüm özleri içermektedir. Zekâ’da düşüncenin konusunu oluşturan tözel biçim ile onun kavramı durumundaki idea, tek ve aynıdır. Sonuç olarak, düşünen şey, düşünülen ve düşüncenin kendisi aynı olduğundan dolayı zekâ, varlık ile eş tözlüdür ve düşünceleri de varlığın ideaları, biçimleri ve eylemleridir.

Bireysel ruh, özde var olan melekeleri ve nitelikleriyle ele alındığında, evrensel Ruh’un basit bir imgesi değildir; bizzat kendinden gerçek bir mevcudiyete sahiptir ve akılla kavranabilir âlemde yer alır. Bunun tersi, rastlantısal ya da biçimsiz şeyler için geçerlidir: Bunların kökeni, ruhun, maddeyi tamamen biçimin boyunduruğu altına sokmak şeklinde sergilediği kudretsizliktir.

6. Varlık ve Bir:

Varlık Cinsleri Hakkında:

Bedenler çok sayıda ve çeşitlilikte unsurları kapsadığından mutlak Bir’den onların bölümlerini birbirine birleşmiş halde tutan ve onları bütün kılan tekliği doğrudan doğruya alamazlar; onlar Ruh tarafından oluşturulmuşlardır. Bu Ruh demek ki teklik-çokluk olmalıdır. Bu çokluk, ruhun eylemi ve özü olan tohumsal akıllara dayanmaktadır; ayrıca ruhun özünün birçok kudreti kapsamasının da bir sonucudur.

Ruhun özü ve hayatı bir birlik oluştururlar; ancak bu birlik, kudretlerini geliştirdiği ve bizzat kendini temaşa etmeye teşebbüs ettiği andan itibaren, diğer varlıklara göre çoğul hale gelir.

Ruhun içinde öz ve hayat bulunduğundan, hayat da zekâya bağlı bulunduğundan ve hareketi kapsadığından, burada Varlık ve Hareket olmak üzere iki cins vardır. Ancak Varlık, durağanlığı hareketten daha fazla içerir; demek ki onu ayrı bir cins olarak kabul etmek gerekir.

Zekâ’yı inceleyince bu cinslerle karşılaşılır. Zekâ, düşünmektedir: İşte Hareket; kendinde olanı düşünmektedir: işte Varlık. Varlık, düşüncenin ulaşabileceği son sınırdır: işte Durağanlık. Bu üçünün düşünce yoluyla ayırt edilmesi “ farkındalık” , akılda tek bir oluşum olarak algılamak “ayniyettir”. Akılla kavranabilir şeylerin beş cinsi bunlardır.

Mutlak Bir, Varlığın ilkesidir. Mutlak Bir’e yönelen, bir olan Varlık’tır; Varlık’taki birlik basittir ve bölünmezdir. Nokta nasıl çizginin içinde bulunuyorsa, bunun gibi birlik de Varlığın içinde bulunur, ancak o bir cins değildir. Mutlak Bir, her şeyin çıktığı kaynak olan ilkedir ve her şeyin can attığı sondur; sonuç olarak o, evrenin İyi’sidir.

Bizzat kendi olarak ve kendi özünde ele alındığında evrensel zekâ, eylem halinde tüm zekâların bütünü ve kudret halinde de her birinin ayrı ayrı ele alınmış durumudur. Tam tersine olarak da bunlar eylem halinde iken bireysel zekâlardır ve kudret halinde iken de evrensel zekâdırlar.

Zekâ, içinde tüm ebedi özlerin, tüm canlı ve hareketli şeylerin birbiriyle uzlaşmış halde evrensel bir sentez dâhilinde var oldukları birlik olduğundan ötürü, bizzat kendi kendinde kusursuz bir canlıdır ve oluşturduğu varlığa gelince, o, bizzat kendine açık olduğunda, akılla kavranabilirdir.

Hissedilir Varlık Cinsleri:

Hakiki ve akılla kavranabilir varlığa, öz adı da verilen, ancak sürekli akış fikrini kapsadığından ötürü nesil diye adlandırdığımız doğa karşılık gelir.

Hissedilir âlemde beş cins vardır: cevher, nicelik, nitelik, hareket ve ilişki.

Cevher; madde, biçim ve bileşiktir. Bizzat kendisi vasıtasıyla ne ise, odur. Niteliklerin ve maddenin birliğine dayanır.

Nicelik; hissedilir sayıyı ve cismani uzamı içerir. Eşitliği ve eşitsizliği kabul eder.

Nitelik; böyle, herhangi bir, bu tarzda terimleriyle tanımlanır. Benzerlik ve benzemezlik nitelik özelliğidir.

Hareket; değişim ve bozulmadan daha geneldir. Kendine özgü olandan kendine özgü olmayana geçmesi anlamına gelir. Kudretin, kudreti olduğu şeyin eylemi haline geçişidir. Hareket ne yalnızca devindirici ne de yalnızca devingendedir; ancak devingene geçmek üzere devindiriciden çıkar.

İlişki; bir alışkanlıktır; bir şeyin diğer bir şey karşısındaki varoluş tarzıdır.

İlk Varlık, hakiki evrensel olandır. Hissedilir âlemin varlığını devam ettirendir. Her yere kudretleri aracılığıyla yayılır. Her yerde tek ve aynıdır. Kendinden dışarı çıkmaksızın ve evrenselliğini yitirmeksizin bu çokluğu doğurur. Çokluk içinde birliğin varlığını anlayabilmek için, birliğin, bizzat kendi kendinde ve onu gördüğümüz şeylerin her birinde varlığını bütünüyle sürdürmekte olduğunu anlamak gerekir.

Kendi öz varlığımızı evrensel varlığa yeniden kavuşturabiliriz, çünkü varoluşu ondan almaktayız. Biz hep birlikte bu evrensel varlığız. Bakışlarımızı ona çevirdiğimiz andan itibaren mevcudiyetimizde hiçbir sınır görmeyiz. İdea, tektir, bölünmezdir, her yerde mevcuttur.

Saf ve evrensel hayat her yerde hazırdır, sonsuzdur, ebedidir. Onu kavramak için, düşünce yoluyla şeylerin bütününü kapsamak, evrensel hale gelmek gerekir.

Varlığı, üstü örtülü sayı; varlıkları açılmış sayı; Zekâ’yı bizzat kendinden hareket eden sayı; canlı’yı içeren sayı olarak adlandırabiliriz. Pisagorcuların “İdealar birimlerdir ve sayılardır,” demelerinin nedeni budur.

Varlık, çokluk haline geldiğinde sayıya dönüşmüş oldu. Sayı, varlıklardan önce olduğu için, mutlak Bir de mutlak varlıktan öncedir.

Sonsuzluğun karakteri sayıya uygun değildir.

Yaratılışta ne düşünüp taşınma ne de usa vurma yoktur.

Düşünceler, gökte parlak duygulardır ve duygular yeryüzünde karanlık düşüncelerdir.

Zekâ, tüm eylemleri içeren bir eylemdir; demek ki yaşamaktadır, sonuç olarak da devinmektedir. Çoğul ve evrensel, ilk ve tek olan Hayat, Zekâ’ya aittir, çünkü o, tıpkı Eflatun’un dediği gibi İyi’nin biçimine sahip olan arketiptir. Zekâ, İyi değildir; çünkü her şey İyi’ye can atar, ama Zekâ’ya can atmaz. Zekâ’yı arayabilmek için uslamlama gerekir; İyi’yi arzu etmek için buna gerek yoktur. Zekâ ve Hayat, İyi’nin biçimini taşıdıklarından dolayı arzu edilir. Hayat, İyi’nin eylemidir; Zekâ’nın arzu edilişi de onun daha önceden belirlenmiş eylemi olduğundandır.

İyilerin derecelemesi, varlıkların yetkinliklerinin derecelemesine karşılık gelir. Maddenin iyisi, ona düzen ve güzelliği veren biçimdir; bedenin iyisi, onun hayatı çekip aldığı ruhtur; ruhun iyisi, onun zekâdan almakta olduğu ve kendisine bilgeliği ve mutluluğu veren fazilettir (erdem) ; zekânınki ise, eylemi olduğu, ışığını ve iyiliğini aldığı ilktir, mutlak İyi’dir.

Ne bir figüre ne de bir biçime sahip olan İyi, mutlak, özsel, tüm sınırlamalardan bağımsız güzelliktir. Bedenden ruha, ruhtan zekâya, zekâdan da İyi’ye geçilir.

Zekâ iki kudrete sahiptir: bunlardan biriyle, kendinde olanı görür; diğeriyle de kendi üzerine olanı görür. Biri, us sahibi olan zekâya özgüdür; diğeri aşktan dolayı esrime halinde olan zekâya özgüdür. Bu görüşü elde edebilmek için ruh ilk önce zekâ haline gelir, ardından da bütün biçimleri bırakmak suretiyle Tanrı’ya yönelir.

Tanrı’ya götüren dereceler şunlardır: arınmalar, ruhu süsleyen erdemler, akılla kavranabilirde yükseliş, akılla kavranabilirde gerçekleşme, son olarak da ilâhi ışık ile birleşme.

Düşünce, aşağı doğaların onların İyi’ye yükselebilmeleri için yapılmış bir yardımcıdır.

İyi, yalnızca tüm şeylerin kendisinden kaynaklandığı ilke olması, her şeyin can attığı amaç olması nedeniyle bile, onlardan üstün olmak için onların özyapılarından hiçbirine sahip olmamak zorundadır.

Bir’in Özgürlüğü ve İradesi:

Yapabilirliği iradeye ve iradenin bizzat kendisini de bilginin eşlik ettiği doğru akla bağlamak gerekir. Zekâ, iyiye uygun bir şekilde davrandığı takdirde özgürlüğe ve bağımsızlığa sahiptir.

Hissedilir varlıklar olumsaldır; akılla kavranabilir varlıklar kaçınılmazdırlar.

Bir, kendinden doğmak zorunda olan bütün sebepleri içermektedir, sebebin sebebidir.

En yüce Kudret’in özyapısı (karakter), zıtlara yetecek güçte olmak değil, ancak daima, mükemmel olanda diretmekten ibarettir. O, egemence özgürdür.

Bizler Bir’den ayrı değiliz, çünkü nefes alıp vermemiz ve varlığımızı sürdürmemiz o’nda gerçekleşmektedir. Hakiki hayat, bize Tanrı’yı bir tür sessiz sezinç yoluyla kavratan anlıksal eylemdir.

Tanrı’yı gören, akıl (us) değildir, ama akıldan daha üstün bir şeydir, çünkü Tanrı’yı görebilmek için onunla birleşmek gerekir.

Bu hakikaten sözle anlatılamaz bir haldir. Bu duruma giren bir insan, tutkulara ve hatta düşünceye bile yabancılaşır; onu kendine hayran bırakan bu coşku içerisinde kendi öz kişiliğini unutur. Hatta akılla kavranabilirlerin güzelliğiyle bile artık ilgilenmez ve faziletler topluluğunu da aşıp geçer. Kendini böylece Tanrı’ya dönüşmüş olarak gören kişi, bizzat kendinde Tanrı’nın bir imgesine sahiptir. Bu, ilâhların yaşamıdır; bu aynı zamanda ermiş kişilerin de yaşamıdır.