Eğlence Kültürü ve Boş Zaman Etkinlikleri

Sayı 106 - Eylül - Ekim 2022

“Kaderimin efendisi ruhumun kaptanıyım.”

William Ernst Henley

1.  yüzyılda kapitalist sistem insanoğlunun işten arta kalan “boş zamanı”nı satın alarak, bu zamanı dünyanın neredeyse en büyük endüstrisi haline getirmiş olan “eğlence” araçları ve eylemleri yoluyla ortak (evrensel) bir “Eğlence Kültürü” oluşturacak şekilde tanımlamakta ve sunmaktadır. Bu tanımlama kapitalizmin dinamikleri, eğlencenin her deneyimlendiğinde tekrar tekrar tüketilmesine yöneliktir. Sistemin tanımladığı boş zaman etkinliği olan eğlence, işe geri dönmek için gereken ruhsal arınmayı, bedensel ve zihinsel rahatlamayı yüzeysel ve hızlı içeriğiyle sağlayamaz. Bu durum eğlenceye yönelik oluşturulan (doyurulması istenen duygu) arzunun doyumsuzlaşmasına ve ortaya çıkan duygusal boşluğun yine ve tekrar tekrar tüketme isteği duymasına neden olur. Sonuçta hedeflenen, kâr için daha fazla üretim ve rekabettir. Rekabetin doğurduğu ihtiyaç fazlası, tüketim toplumunun oluşumunu tetikler.

İnsan ve toplumların günlük yaşam döngüsünde, kendilerine egemen olan sistem (iktidar) tarafından dayatılan rol, eylem ve düşünce yöntemi çerçevesinde sürekli olarak sonluluk ve sınırlılık duygusu içindedir. Çalışma, dinlenme, eğlenme, sosyalleşme vb. eylemleri, kendi bilinçli ve özgür seçimi dışında egemen ideoloji tarafından ve bu ideolojinin eylemsel yaygınlığını, sürekli ve artış halinde tutmaya yönelik içerikte tanımlanmıştır. Sonuçta birey, düşünce ve eylemlerini kendi özgür iradesi ile yönlendiremez duruma gelir. Çalışma yaşamı mesai saatleriyle belirlenmiştir; evinde dinlenirken, kendisine sunulan televizyon programlarını izler, medya-sosyal medyada popüler kültür ikonlarını takip eder (yazılı basınla ilişkisi de bundan farklı değildir), en sonunda yine popüler kültürün dayatmacı bombardımanına her mecrada maruz kalır. Popüler içerik ister istemez bireyin günlük yaşamında gündem oluşturur. Üstelik sadece gündemini oluşturmakla da kalmaz; tutum, davranış ve isteklerini şablonlaştırır. Çünkü güleceği, heyecanlanacağı, üzüleceği, sevineceği ve hatta korkacağı durumlar paket halinde popüler kültür ürünlerinden derlenmiş ve hazır olarak sunulur. 21. yüzyıl insanına (konformizm yanılgısıyla) yalnızca kendisine sunulanı yaşamak kalır. Bu bağlamda “boş zaman” etkinlikleri de bireyin kendi tasarrufu doğrultusunda değil, (küresel ölçekte) yaratılan “Eğlence Kültürü”nün işaret ettiği eylemlerin gerçekleşmesi yoluyla kodlanmıştır.

Geç dönem kapitalizmin ve pazar ekonomisinin ayırt edici özelliği, ağzına kadar dolu olduğu metalardır; temel ihtiyaç maddelerinden ihtiyaç dışı metalara kadar çeşitlilik gösterirler. Bu çeşitlilik televizyon programlarını, bir kadının görünümünü ya da bir yıldızın ismi gibi maddi olmayan nesneleri de içerecek biçimde genişletilebilirler. Metalar ayrıca maddi ve kültürel olmak üzere iki tür işlevi de yerine getirirler; maddi olarak “gereksinimleri” gidermesi, kültürel işlevleri ise anlamlarla ve değerlerle ilgilidir. Sonuç olarak; tüm metalar, tüketiciler tarafından benliğin, toplumsal kimliğin ve toplumsal ilişkilerin anlamlarını oluşturmak amacıyla kullanılabilirler (Fiske, 1999, s. 22-23).

İnsanı tanımlamak için, insanoğluna ait en değerli ve ayırt edici düşünsel nitelikler; insana değer katan zekâ, aklını kullanabildiği düşünce, eylem (özgür düşünebilme, sorgulayabilme, eleştirebilme, bağımsız değerlendirme, üretme, gereken kadarını tüketme vb.) ve manevi değerlerin yerini kimlik/statü belirlemek için tüketilen, sahip olunan nesneler almıştır. Kimliğini ve statüsünü sahip olduğu nesneler aracılığıyla inşa eden insan bu döngü içerisinde öznelikten nesnelliğe doğru yol almakta ve nesnelliği çerçevesinde işlevselleşmektedir. Başka bir deyişle egemen sistem ve ideoloji bizim için öncelikle güzelin, akıllının, başarılının, saygınlığın, havalının, sıkıcının, moda olanın ve modası geçmişin; “olması gerekenin” tanımını yaparak insanı bu “olması gereken” nitelik ve niceliğine her tür medya ve popüler kültür ürünü aracılığıyla koşullar. Hiç kimse doğuştan (suni) “ideal” tanıma uygun olamayacağı için sistem, yardımcı aracı olarak insanlara sunduğu metalarını devreye sokar. Güzel kadın x marka giyinir, çekici-dişi-erkeksi olmak için y marka parfüm sıkılır, eğlenmek için z mekânına gidilir, boş zamanda belirli faaliyetler yapılır, şu telefon alınır, bu araba kullanılır. Kısacası ait olduğu zümreyi-cemaati, sahip olduğu kişilik gibi metalar üzerinden gösterir.

Öyleyse, bu koşullarda günümüz insanının seçim, karar, yargı ve arzularında kendisini gerçekleştirecek özgürlüğe sahip olduğunu söylemek mümkün müdür?

Her ne kadar günümüzde birey seçimlerinde özgür olduğu yanılsamasına kapılsa da; (her türlü) baskın sistemin yönetimi altında “özgürlük” güçlü bir egemenlik aracına dönüşebilir. Bireyin önüne sunulan, kendisine açık olan seçeneklere ulaşabilmesi özgürlüğün derecesinin saptanmasında ise birincil derecede belirleyici değildir; bu durum yalnızca birey tarafından neyin seçilebileceğini ve neyin seçilmiş olduğunu göstermeye yarar. Oysa özgür seçim için geniş bir mallar ve hizmetler çeşitliliği içerisinde eğer bu mallar bir zahmet ve korku yaşamı üzerindeki toplumsal denetimleri destekliyorsa dayatılan (öncesinde yaratılan) gereksinimlerin birey tarafından özgür iradeyle ve kendiliğinden yeniden üretimi özerkliği mümkün olamaz, yalnız denetimlerin etkililiğine tanıklık eder. (Marcuse,1997,s.19)

Bu gün en yaygın iletişim biçimi internet üzerinden sanal ortamda gerçekleştiriliyor. Sanal uygulamanın seçiminde (facebook, twitter, instagram, akıllı telefon uygulamaları) karar verebiliyor olmamız bu konuda özgür olduğumuz anlamına gelmiyor. Gerçek özgürlük, hangi seçenekte aktif olabileceğimiz değil ancak seçenekleri oluşturma olanağı kazanmak değil midir?

Modern insan birbiriyle çelişen iki dünya içinde yaşamak, sürüklenmek ve doyum bulamamak durumundadır. Bir yanda insan gerçekliğin ve dünyevi zamansallığın ortak dünyasına hapsedilmiş, gereksinim ve yoksulluk tarafından ezilmiş, doğa tarafından acımasızca bastırılmış maddenin, duyusal amaçların ve bunların hazlarının ağına düşürülmüş, doğal içtepiler ve tutkular tarafında sarılmış ve kendinden geçirilmiş olarak görünür. Diğer yarıdaysa insan tümel yasalar ve buyruklar vererek, kendisini öncesiz sonrasız bir düşünce ve özgürlük alanına yükseltir, dünyayı gerçekliğinden soyutlar (Hegel, 1994, s.54). Doğa ile ilgili bu sezgisel hesaplaşma, günlük yaşamda sistemle hesaplaşmaya dönüşür; insanın içten ve dıştan (ruhsal, toplumsal, yaşamsal) kuşatılmışlığını ve sınırlandırılmışlığını yine kendisinin oluşturduğu yasalar yardımıyla yıkmaya çalışmaktadır. Bu tür bir özgürlük ancak eşitlikçi ve demokratik yasalarla gerçekleşebilir, oysa egemen sistem belirli bir kesim ve sermayeye hizmet edecek yasa ve buyrukları kullanarak kitlesel tutsaklıklar üretir.

Bir nesne (arzu nesnesi) ya da eyleme (tüketim) zorunlu kılınan birey ve toplumlar irade yoluyla seçim söz konusu olmadığı için özgür olamaz. Bu çerçevede özgürlüğünü yitirmiş olan bireyin geçirdiği “boş zaman” eylemleri ise bilinçli olarak arınmaya (katarsis) yönelik, bedensel ve ruhsal etkinlik (praksis) gerçekleştiremez. Başka bir deyişle boşluk yine boşlukla kapatılmaktadır.

Arzu-istek-tutku, (tüketme ya da satın alma isteği) sahip olma amacını güden bilinçli ya da bilinçsiz bir eğilimdir ve ancak istek nesnesinden yoksun kalındığı sürece duyulur, istenilen şeyler elde edildikten sonra değerini de kaybeder. Çünkü istek yaratılmış ve tanımlanmış ihtiyacın bir ürünüdür (Sena, 1993, s. 96). Kaybolan değer manevi olmadığı için kolaylıkla satın alınır, insanın bu değeri kendiliğinden ve bu sebeple üretmesi mümkün değildir. Sonuçta yaratılmış isteğin var olmayan gerekliliği, insancıl olmayan değer sistemi ile ve yalnızca yoksunluğu üzerinden kendisini devam ettirir. Burada temel sorun insanın kendisinden uzaklaşmış, yabancılaşmış olmasıdır. Tüm bu nesnellik ve işlevsel yoğunluklu gerçeklik sonucunda, artık insan kendi düşüncelerini yönetebilmekten ve üretebilmekten çok uzaktır…

 

Bölüm 2

Özgür ve Doyumlu İnsan için Düşünsel–Eylemsel Öneri: Sanat

“Her çocuk sanatçıdır. Ama sorun; büyüdüğünde geriye nasıl bir sanatçı kalacağıdır.”
Pablo Picasso

Tüm bu nesnellik ve işlevsel yoğunluklu gerçeklik sonucunda, artık insan kendi düşüncelerini yönetebilmekten ve üretebilmekten çok uzaktır…

Oysa:

Sanat seyircisi olarak insan, duygularının ne olduğunun farkına varır. Çünkü sanat eseri karşısında kendi iç tepilerini (istek, arzu, tutku) ve eğilimlerini seyreder ve bu tutkular insanı daha önceden düşünceden yoksun bir biçimde kendinden geçirirlerken; insan sanat eseri karşısında olduğu zaman içtepi ve eğilimlerini artık insan karşısında nesnel bir şeye dönüştükleri için, kendisinin dışında görür ve onlardan kurtulmaya başlar. Tutkunun kaba ve evcilleştirilmemiş gücü, sanat tarafından yatıştırılır. Özgürleşir. (Hegel, 1994, s.48)

Kapitalist sistemin nesnel, yüzeysel, mekanize günlük iş, dinlenme ve eğlenme faaliyetlerinin tersine sanat faaliyetlerinde, dolgun bir tatmin ve somutluk içermeyen (tüketilemez-soyut) sevinç, üzüntü, yüceltme ve genişleme duygusunun sonucunda mutluluk duygusu var olabilir (Sena,1993, s. 96). Hegel felsefesinde sanat insanı tüm öteki etkinliklerinin onu bağımlı kıldığı sonluluktan kurtarır (Lenoir, 2003, s.163). Kurtarır çünkü sadece özgür insan güzel ve iyi duygularını üretmeye hâkim olabilir. Ve yine ancak özgür insan iyi, güzel, estetik olandan beslenerek mutluluk üretebilir.

Popüler olanın küreselleştiği, küresel olanın ise istediği içerikte kültür oluşturarak, bu kültürü kitlelere yayabildiği göz önünde bulundurulduğunda birey ve toplumların ruhsal, düşünsel ve eylemsel açıdan daha önce hiç olmadığı kadar kendi dışından arzuların ya da güdülerin doğurulmasına yönlendirildiği görülmektedir. Birey için (phronesis) pratik aklın, özgür bir iradeyle uygulanması neredeyse imkânsızdır. Kültür kavramı; bileşenleri toplumun yalnız her tür yaşayış ve düşüncesinin değil, ayrıca sanat varlıklarının da tümünden oluşması bu çalışmanın ana fikri ve temel dayanağıdır.

Bu yazının savı insanın gerçekte, boş zaman ve günlük yaşamını ancak nitelikli sanatla ilişkili hale getirdiği zaman özgürleşebileceğidir. Baumgarten “Sanat mükemmelliğin duyumsanabilmesidir,” der, mükemmel olan ise sonsuzdur. Hegel felsefesinde özgürlük, nesnenin tüketilmesi ile değil, nesnenin karşısında insanın kendisi olabilmesi ile gerçekleşebilir.

Bir toplumun sanat eserlerinde gerçeklenen güzellik hakkındaki duygu, düşünce ve tasarımları estetik değeri oluşturur. Bu değerler de, iyilik ve doğruluk tasarımları gibi, bütün bir toplumun kamusal vicdanından gelir (Sena, 1993, s.273). Yalnızca güzeli ve iyiyi değil, kimi zaman acı, ölüm, nefret, sefalet, korku, yalnızlık, çirkinlik ya da çaresizlik gibi olumsuz çağrışımlar içeren konuları da işler, sanat. Fakat yine de işlediği bu konularla izleyicisinde hayranlık uyandırabilir elbette.

Proust’a göre sanat, insanların aynı zamanda deneyimleri insanların birbirleriyle paylaşmasını sağlayan tek etkinliktir. Dostluk, bireysel bir araştırma üzerine kurulmamış bir birlikteliğin yapay özelliğini asla aşamaz; aşka gelince, sonunda yalnızca uyandırdığı duygularla ölçülür. Sanat ise tersine, duygunun öznelliğini aşarak, ortaya yapıt koyarak, başka durumlarda bizim için her zaman ulaşılmaz kalacak dünyaları kavramamızı sağlar (Lenoir, 2003, s.173). Bu nedenledir ki sanat eseri tüketilemez. Sanat estetik içeriği ile insanda hayranlık, güzellik vb. duygular uyandırır. Her insanda estetik duygusu doğuştan vardır. Sanat nesnesiyle buluşması (izlemesi) sonucu izleyende uyanan bu duygularla insanda farkındalık oluşur. Duyusal olarak beslenen ve farklılaşan birey, artık nesne karşısında onu tüketen özne olmaktan çıkar ve bu durum bireyin kişisel olarak özgürleşmesini ve gelişmesini sağlar.

Güzel ve estetik olanın seyri de özgürleştiricidir, güzellik nesneleri özgür ve sonlu oldukları şekilde bırakır. Burada onlara sahip olma veya sonlu ihtiyaçların ve niyetlerin gerçekleştirilmesi için onlardan yararlanabilme isteği hiç yoktur. Bu nedenle sanat nesnesi ne bizim tarafımızdan zorlanıp telkin edilen bir şey olarak ne de nesneyle dışsal başka şeylerin savaşıp alt ettiği bir şey olarak ortaya çıkar. Çünkü sanat eserinde görünmek zorunda olan şey dışsal belirlenmişliği ve çok yanlılığı ile başka bir şey tarafından değil, ruhu ve amacı ile kendisi tarafından yaratılmış gerçekliğiyle kavramdır (Hegel, 1994, s.114). Sanat gerçekliğe dolaysız bakma olgusudur (Lenoir, 2003, s. 180). Burada yanılsamayı önlemek için bir noktayı aydınlatmak zorundayız; bize gerçekliği görme yetisi kazandıran, güzel, estetik ve özgürleştirici olan sanat, bir grup azınlığın eline geçmiş, dolaylı olsa da güce sahip olanın (şirketlerin, galeri sahiplerinin, küratörlerin, sanat simsarlarının, hatta akademinin) tekeline geçmiş ve bu gücün oyuncağı olmuş sanat değildir. Gerçek sanat, sınıf farkını ulaşılabilirliği ile aşan, sergilenmesi ise değerine bağlı olandır.

Antik Yunan’da boş zaman düşünsel ve ahlaki gelişime yönelik eylemlerle geçirilirdi. Boş zaman etkinlikleri dayatılan eğlence türleri (avm’lerde zaman harcamak, pop ikonlarını takip etmek, televizyon, sinema, çok satan kitaplar, ruhsal arınma için yapılan geziler, yazılı basının büyük çoğunluğu, sosyal medya, akıllı telefonlar, fast food sanayii, eğlence kulüpleri, diğer popüler kültür ürünleri) yerine izleyici ya da eylemci konumunda sanatla ilişkilendirilen insan, duygusal ve düşünsel olarak gelişip, farklılaşıp ve tüketemediği (sanatsal nesne tüketilemez) olgu karşısında ruhsal doyuma ulaşacaktır.

Bu metnin en büyük boşluğu yaşadığımız bu çağda, sanatçı da diğer bütün insanlar gibi kapitalist ilişkiler içinde kaçınılmaz olarak bu sistemin yöntem ve dayatmasına var olma mücadelesi içinde aynı acımasızlıkla maruz kalır. Sanat piyasaları, koleksiyonerler, galericiler ve küratörler, kendi değer sistemlerinde nesnelleşmekten kurtulamayan sanat eserine, bugünün koşullarını yerine getirdiği müddetçe izlenme ve neredeyse yalnız üretilme imkânı tanır. Bu koşullarda sanatçının özgürlük tanımını gerçekleştirmesi imkânsız hale gelmiştir. Dolayısıyla sanatçı ve sanat izleyicisinin de özgür iradesiyle üretim ve seyir yapabilmesi için öncelikle var olan sisteme alternatif bir değerler sisteminin mücadelesinin verilmesi gerekir. Ancak bu şekilde hem toplum hem de sanatçı için gerçek-nitelikli sanat eserinin üretimi ve seyri mümkün olabilir ve yine ancak bu şekilde sanat da diğer metalar gibi nesnelleşmekten kurtulabilir.

Sonuç olarak “boş zaman” doldurmaya yönelik günümüz eğlence kültürünün faaliyetlerine alternatif olarak, (gerek düşünsel gerek eylemsel) sanatsal faaliyetleri ve izleyiciliği sunulmaktadır. Bu çözüm önerisinde cevaplanması gereken ilk soru, gerçek-nitelikli sanat kavramının tanımlanmasıdır. Popüler kültürün içerik ve biçimini (sığ, geçici, çok anlamlı, esnek, anlamsız vb.) egemen ideolojiyi, iktidarı eleştirip sorgulayabilen (ayrıca onların boyunduruğunda olmayan),özgün değerli, tarihsel olduğundan zor tanımlanan “gerçek-nitelikli sanat kavramı nedir?” ve “sanatın bu niteliklerle var olabileceği alternatif değerler sistemi nedir?” sorularının cevabı başka bir yazının konusudur.

 

Kaynakça:

Sena, Cemil, “Estetik, Sanat ve Güzelliğin Felsefesi”, Remzi Kitabevi, 1993, İstanbul.

Lenoir, Beatrice, “Sanat Yapıtı”, Yapı Kredi Yayınları, 2003, İstanbul.

Hegel, Georg Wilhelm Friedrich, “Estetik 1 Sanat Üzerine Dersler”, Payel Yayınları, 1994, İstanbul.

Sena, Cemil, “Estetik, Sanat ve Güzelliğin Felsefesi”, Remzi Kitabevi, 1993, İstanbul.

Marcuse, Herbert, “Tek Boyutlu İnsan”, İdea Yayınevi, 1997, İstanbul.

Fiske, John, “Popüler Kültürü Anlamak”, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.

Pablo Picasso “Guernica

    tr.wikipedia.org