Edebiyatta Umut

Umut - Kış 2017

“Neden edebiyat?” diye sordu, Siyah Kuğu!

Adam, derin bir nefes alıp, gözlerini kızın giderek daha da küçülen göz bebeklerine dikip, “Sorduğun soruyu bütün gece derin derin düşündüm. Edebiyatla ilgili bazı dertlerim var. Önce sana bu dertlerden biraz bahsetmek isterim. Bu dertler büyük dertler… Tarifsiz dertler… Agaphe dertleri… Kendimle ilgili değil, dünyayla ilgili… Dünyanın ruhuyla ilgili… Korkaklarla ilgili, adaletsizlerle ilgili, cahillere ve yalancılarla ilgili… Gücün yalakası olanlarla dertlerim var. Biliyorsun aslında, hangimizin yok ki? Ama benimkisi artık sızlanma boyutunda değil, eylem boyutunda… ve kabiliyetim var biraz, yazılmış tüm gazelleri, güzel öyküleri, uzunları ve kısaları, yarımları, masalları ve ‘esâtîr-i evvelin’leri, kırmızıları, beyazları ve siyahları, kuyuları, minareleri, çanları, canları alt üst edip, hepsini soymak ve tözsüz bırakmak, çirkin biçimlerini  ve içlerindeki kokuşmuş özü açığa çıkarıp onlara yeniden şekil vermek gibi bir tutku içindeyim nice zamandır!

Bu yüzden peynir şövalyesiyim, kendi fırınını, bakterisini, ateşini, ustasını, harını, mayasını kendi içinde taşıyan, kendimin emekçisi…

Bir edebiyatçı, bir şövalye gibidir, burjuvazi için yaşar ve ona öykünür; şemsiyeli kokteyller, yeşil zeytinli martiniler, kristal kadehlere akan incili şampanyalar, renkli gecelerde uçuşan fırfırlı etekler, yaldızlı pistlerde dans eden taşlı pabuçlar, esmer tenli kadınların baldırlarında yoğrulmuş sert purolar, yalancı beyaz ağızlar, paçuli kokan zehir dövmeli zarif bilekler, geniş kadranlı saatlere vuran çelik sesleri, üstü açık spor arabalarında taşınan gecenin son cenazeleri ve havuzlu bahçe partilerinde sönen genç kız umutları…

Ama edebî bir eseri doğururken lanetli bohem bir sanatçı kesilir yazar.

Karafatmaların kol gezindiği, fındık farelerinin cirit attığı, rutubet kokan odasında, nefsini terbiye etmek adına dünya zevklerinden el etek çekip öte dünyada Kevser şarabı, göğüsleri yeni tomurcuklanmış iri gözlü huri ve tüysüz gılman hayaliyle yaşarken, kendini ibadete adadığını sanan ikiyüzlü bir dindar gibidir…

Peki, amaç nedir? Burjuvazi mi? Tinsel doyum mu? Yo, hayır!

Bir umut!

Bir imgesizlik hali içinde yitip gider insan umudunun izinde! Amaç, araçla yer değiştirir.

Fakat şimdi imgesiz adamlar hükmediyor dünyaya!

Umutsuz insanlar, umut tacirliği yapıyor!

İşte bu çelişki beni yüzsüz kılıyor.

Ve ben, kişiliğimin bu yüzsüzlüğünü hırpalamak için absürtlüğü ilke edinen bir boksör, imgesizliğimi soytarıca dolduran bir şair kesiliveriyorum… Her kavgamda romantik burjuvazimi mutlu ederken, içimdeki küfürbaz yazarı dövüyor, her dizemde kapitalist aşkımı hor görerek anarşist şövalyemi onurlandırıyorum.

Kalbim nice zamandır, tutkusundan taş devri çıplaklığını yaşıyor. İkiyüzlü törelerce ehlileşmektense ölmeyi yeğlerim, çünkü aralıksız ve ahlâksızca heyecan içindeyim. Yabaniyim. Hemcinslerim gelsin de suratlarına vurayım. Kimse sanatıma eşlik edemez, çünkü kendisine hem tapındığım hem de küfrettiğim için benimkisi en güçlüsü…

Ben ki biri keman çalsa köşe başında, yaşama hırsıyla dolar taşarım; kendimi zevkten öldürebilirim sırf bu yüzden. Bütün kadınlar için aşktan delirebilir ve bütün şehirler için gözyaşı dökebilirim. Bir hermafrodit misali, çift cinsiyetli biriymiş gibi işte buradayım, karşısındayım insanların ve hayat için tek çözüm yolum bu: Dünyayla dövüşmek! Herkese söylüyorum, kimse kusura bakmasın, yumruklarımı sözcüklere yeğlesem de edebiyatın gücünü ne boksta ne de kılıçta buldum. Zira dünyanın bütün ringlerinde aynı anda çalsa da ziller, içine düştüğüm çaresizliğimi dile getiremezler. Ve aynı anda nakavt olsam bile zafer sarhoşluğumun naraları şehrin tüm çıkmaz sokaklarında çınlar! İşte yine çağırıyorum onu: Ey Büyük Skandal!

Doğru, çünkü ben hiçbir şey olamamışların kralı ve her şey olmuşların soytarısıyım. Evet, bildin küçük hanım, hayalindeki mavi ülkeye yolculuğa, okyanusun dev dalgalarıyla boğuşmayı göze alarak çıkan tek başına bir sandalım ben, ben, pislik bir centilmen… Aşkı, Tanrıyı, bilgiyi, ilişkileri, değerleri yeniden yazmak isteyen kalemi kılıçtan keskin bir çete reisi…” diye yanıtladı ve devam etti, “Düşündüm de senden çok iyi bir tetikçi olur bu çeteye…”

Kimseye ait olmayan bu sözler, ona ait değildi. O da kendisi değildi zaten, ne de ben bendim. Kendisi olmak yerine başkalarına öykünen birine âşık olmaya benzer edebiyat.

Belki de adam haklıydı. Bir umut tacirliği idi edebiyat…

Kendisini hiç tanımamıştım ama birini tanımak için yüz yüze gelmenize gerek yok. Anlamak, anladığınız şey olmaktan geçer ve çoğu kez de kaybolmaktır aradığınız şeyde… Herkesin içindeki o ‘kimsesiz’ özü fark ettiğinizde, anladığınızı sandığınız bir şeyin başka bir yüzü ile tanışırsınız. Birini tanımaya çabalarken kendimizdeki bir başkasına yakalanmaktır bunun diğer adı, ruh tutulması. İşte ben böyle bir ruh tutulması yaşamıştım onunla. Beni nereye götürürse götürsün gitmeye razıydım. Çünkü emindim, o benim yolumdu.

“Ne demek istediğini anladım,” diye karşılık verdi, Siyah Kuğu. Zaten hikâyeyi az çok biliyordu. Kız, adama âşık olacaktı. Adam ortadan kaybolacaktı. Kızın da kalbi kırılacak, kırık kalple yaşamaktansa onu söküp atmayı tercih edecekti.