Edebiyatta Sınır

Sınır - Yaz 2016

“Yazmak, metinlerarasılıktır.”

Jorge L. Borges

“Yazmak, toplumu yeniden kurmaktır.”

İtalio Calvino

“Yazmak, labirentte kaybolmaktır.”

Umberto Eco

Prolog

“Sen kimsin?”

“Ben herkesim.”

“İşte edebiyat!”

***

Çok genel bir ifade taşıyor yazımın başlığı: Edebiyatta Sınır. Edebiyatın türleri arasındaki sınırı mı, öyküdeki sınır mı, yazarın sınırını mı yoksa okurun sınırını mı işaret ettiği ise muğlak…

Aslında bu muğlaklığı biraz da korumak istiyorum. Çünkü söz konusu ‘sınır’ kavramı ise (kavramın özü gereği), işimize yarayacağını düşünüyorum bu muğlaklığın. Çünkü ondaki bu belirsizliği, Adornocu bir yolla söyleyecek olursak, olumsuz bir yol, ‘via negativa’ olarak kullanmak istiyorum.

Olumsuzun Yolu, tersten okumalara olanak tanıyan bir yoldur, anlaşılması istenen şeyin ne olduğunu anlatmak yerine, ne olmadığını anlatarak konuyu aydınlatmaya çalışmaktır. Ortaçağ’da özellikle din adamlarının, Tanrıyı açıklamak için kullandıkları bir yöntemdir via negativa… Bu tür okumalar, filozoflara çok saplı (rizonom) [1] açılımları keşfetmeye olanak tanımıştır.

Neticede, sınır, kavram olarak belirli ama olgu olarak kendinde belirsizdir, çünkü tıpkı kendi içinde sonsuz kısalıkları içeren ‘uzunluk’ kavramı gibi, sınır da kendi içinde sonsuz sınırları barındıran ya da bu anlamda sonlu bir sınırsızlıktır.

Tasarımlarımız bize sınırı görgül olarak verir. Lâkin düşünce devreye girdiğinde, bir şeyin sınırının nerede başlayıp nerede bittiği belirsizleşir. Görgül malzeme önemsizleşir.

Edebiyatta Sınır dediğimde de görgül anlamda, edebiyat türlerin ya da her hangi bir tür içinde bir hikâyenin başlayıp bittiği çerçevesi anlaşılır. Oysa düşünce nesnesi olarak edebiyatta sınır kavramını ele aldığımızda gerek türlerin gerekse eserin içinde sınırsız bir alanla karşı karşıya kalırız.

Her kavram bir diğeri, her hikâye bir diğeri, her kahraman bir diğeridir.

Goethe, kendini sınırlayabilmektir der, özgürlük kavramı için. Bu anlamda, özgür edebiyat yapıtları, bu muğlaklık içinde kendini sınırlayabilen eserlerdir diyebiliriz.

Örneğin Don Kişot, İlâhî Komedya veya Anna Karenina aslında, aralarında yıllar, kıtalar ve kültür farkları olsa dahi birbirini içinde barındıran eserlerdir.

Hepsi, Joseph Campbell’in Kahramanın Sonsuz Yolculuğunda uğradığı bir kıpıdır.

İsimler, mekânlar ve zamanlar değişir ama asıl öz değişmez.

Nedir bu asıl öz?

Kahraman ile edimselleşen, yazarın imgesinde açığa çıkmayı bekleyen Kavram, eksik olgusallığını, bir dizi serüvenden sonra tamamlar. Bu tamamlanış, çok maskeli lâkin tek biçimli bir süreçtir: Kahraman ferâgat eder.

Bu, felsefede karşımıza Tin’in kendi kendisi yoluyla, kendi karşıtını kendinde olumsuzlayarak, kendi ile eksiksiz birlik hâline gelmesi ve kendini bilmesi olarak çıkar.

Felsefenin o ağır işçilik gerektiren edimsel yapısını hemen burada noktalayalım ve daha fazla sıkıcı bir metin haline dönüşmeden, Olumsuzlama’nın bize yolumuzu buldurabileceği fikrine sarılarak, yazımıza kaldığımız yerden devam edelim.

Burada edebiyatın tarihsel tanımına girmeyeceğim. Onu, bugün gelmiş olduğu en temel ayrımda gözlemlemeyi tercih edeceğim. Nedir o ayırım?

Ampirik Okura seslenen Modernist yapıta karşın ideal okura seslenen Postmodern yapıt!

Neticede sizler edebiyatın, din olmadığını, felsefe olmadığını, müzik olmadığını, heykeltıraşlık olmadığını, siyâset olmadığını ama hepsini kişisel bir ‘gözlemleyen-özne’ noktasından konu edebilen bir yazım âlemi olduğunu biliyorsunuz.

Âlem diyorum, çünkü kategorik olarak düşlerden, hayallerden, olgulardan farklı olarak, kendini belirli kavramların sınırları içinde gösteren bir dünya olarak karşımıza çıkıyor edebiyat.

Modernist ve Postmodernist ayrımında listeyi istediğimiz kadar uzun tutabilsek de, en temel öğeler, Modernist edebiyatta türün sıkı sıkıya (roman gibi, öykü gibi ya da şiir gibi) belirlenmiş olmasına karşın, Postmodernist edebiyatta tür ayrımının belirsiz bir karaktere büründüğüne tanık oluyoruz.

Bu ayırımın üzerine bir iki kelâm edecek olursak, edebiyatın, felsefeden beslendiğini doğrudan söyleyebiliriz.

Tek merkezli, mutlak Hakikatin arayışına adanmış felsefe ekollerinin beslediği Modernist yapıtlarda, okura mutlak bir hakikatin varlığı resmedilir.

Oysa Batı’da ─Sarte ile Varoluşçuluk felsefesinden hemen sonra özellikle yapıbozumcuların- “Tek merkez yoktur, çoklu merkezler vardır” fikrini temel alan dilbilim, anlambilim, göstergebilim gibi disiplinlerden beslenen edebiyat, Mutlak Hakikat yerine göreli, çoklu realiteleri gösterme derdine düşen yazarların eserlerini üretmesine neden olmuştur. Bunların başlıcaları Borges, Calvino ve Umberto Eco’dur. Onların edebî eserlerinde sınır neredeyse yok gibidir, ya da daha çok, sınır, başka sınırlarla eklektik şekilde buluşur.

Kuşkusuz arada, James Joyce gibi, yazı sanatçılarının ortaya koyduğu avangard denemeler, edebiyatta sınır kavramını kelimenin tam anlamıyla bir anlatı ormanına dönüştürmüştür.

Sınır, bir labirent olarak karşımıza çıkar.

İkinci önemli nokta da Modernist edebiyat ürünlerinin birkaç açıdan yorumlanırlığına karşın, Postmodernist yapıtın okur tarafından, okunurken bir kez daha yazılması olgusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Kısacası, Postmodernist yapıt, açık bir yapıt olarak karşımıza çıkıyor. Modernist yapıt ise daha çok anlambilimsel…

Kendi yapıtlarını başka yapıtların bir parçası olarak tanımlayan Fransız yazar Georges Perec, Postmodernist yapıtı daha iyi anlamamıza olanak veriyor. Artık, sınır, ucu açık bir kavramdır.

Bu da edebiyatın Nuh Tufanı çağıdır.

Alice Harikalar Diyarı, Küçük Prens, Parfümün Dansı, bu tufanın habercileriydiler.

Kuşkusuz Modernist yapıtlar içinde de Postmodernist girişimlere rastlamak mümkündü. Örneğin Goethe, ‘Faust’ adlı eserinde kahramanını, “Başlangıçta Eylem vardı,” diye konuşturuyordu.

Burada biraz duralım. Çünkü burada basit bir yer değiştirme olgusu yok, ya da yüzeysel bir yorumlama olduğunu da söyleyemeyiz.

Tam bu noktada Kelâm kavramını masaya yatırmamız gerekiyor.

Varlık birliği felsefesi içinde yazıda varlaşma olgusuyla Batı mistik edebiyatını derinden etkileyen Endülüslü düşünür İbn Arabî’ye göre Kelâm, Varlığın özü anlamına geliyor.

Ne demek Varlığın özü?

Felsefede karşımıza Kavram olarak çıkıyor. Varlığın özü olan Kavram konusunu en açıklıkla ele alan filozoflardan Hegel’e Kavram’ın ne olduğu sorulduğunda “Sınırdır,” diye yanıtlıyor.

Peki, sınır nedir?

Sınır, tasarımlarımızın bize inanmaya zorladığı şeklinden biraz uzakta hatta taban tabana bir zıtlık taşıyor. Tasarımlarımıza göre, sınır, bir şeyin o şey olmaya son verdiği çizgiyi söylüyor. Oysa diyalektik akla göre (Kur’an’da bunun karşılığı tekallüb’dür. Kur’an’da bazı âyetlerde teakkul, akledin kavramı kullanılırken, bazı yerlerde tekallüb kullanılır, Türkçeleştirirsek, kalbedin diyebiliriz), dönüştüren akıldır.

Dönüştüren akıl, konu nesnesini verili şeklini bozarak, ona yeni bir şekil veren akıldır.

Öz, bu anlamda, şekilsiz bir şekil olarak karşımıza çıkar.

Bu durumda, Goethe’nin “Başlangıçta Eylem Vardı” önermesi, Yuhanna İncil’inin “Başlangıçta Kelâm Vardı” önermesinin okur tarafından yeniden yazılması olarak karşımıza çıkıyor:

Bu bizi, edebiyatın da köklerini teşkil eden kutsal metinlerin yorumlanmalarını konu alan ikinci dalga felsefî veya mistik eserlerin labirentimsi âlemine sokuyor ya da Umberto Eco’nun adlandırdığı biçimiyle Anlatı Ormanına

Dilerseniz orada kısa bir gezinti ile yazımızı noktalayalım…

Umberto Eco, ‘Anlatı Ormanında Altı Gezinti’ adlı kitabında: “Okur, bir anlatıyı takip ederken metinle öyle ya da böyle işbirliği yapar. En azından yazarın bıraktığı boşlukları kendince doldurur,” diyor. Böylece örnek okur olma yolunda ilk adımı atıyoruz. Anlatı ormanında ilerledikçe yol bir süre sonra çatallanmaya başlıyor. Artık her adımda bir seçim yapmak zorundayız.

Hatta okur, anlatıcının seçimlerini önceden tahmin etme oyununa başlar. Oraya buraya bırakılan ipuçlarını takip ederek kurmacayı çözmeye çalışır. Anlatının dili, tonu, zaman seçimi, olayların gelişim hızı, aslında metne dair her detay bir ipucudur.”

Yani örnek okur, ampirik bir okur değildir Eco’ya göre. Ampirik okur, metni değişik biçimlerde okuyabilir. Çoğu zaman da anlatıyı, kendisinde rastlantısal olarak uyandırdığı tutkuların bir mahfazası gibi kullanır. Bu durumda, altını çizerek söyleyecek olursak ampirik okur, metni yanlış okumaktadır. Örnek okursa sadece metinle işbirliğine gidecek kişi değil  ama aynı zamanda yazarın yaratmaya çalıştığı okurdur da.

“Bir varmış bir yokmuş,” diye başlayan bir anlatıyı dinlemeye hazırlanan kişi, bir çocuk veya sağduyunun ötesinde bir hikâyeyi dinlemeye hazır bir kişidir. Bunlar ancak örnek dinleyici olabilir. Ya da bir metni kendi tecrübelerinin, tutkularının etkisinde olmadan okuyan kişi örnek okurdur.

Örnek okur, oyunun sınırlarını bilen ve oyunda kalabilen kişidir. Peki, oyunun sınırlarını kim koyuyor?  Burada bir tuzağa düşüp tabii ki yazar diyecektir çoğumuz. Ama eğer örnek okuru ampirik okurdan ayırdıysak, örnek yazarı da ampirik yazardan ayırmamız gerekir. Yazarın hayatını, tecrübelerini bilmenin onun anlatısına ne katkısı olabilir?

Bense okurun yazarı öyle ya da böyle tanımasının anlatıya katkı yerine zararı olduğunu düşünenlerdenim,” diyor Eco. Bir yazarın edebiyat dışı hayatı hakkında kimi detayları bildiğimizde oyunun kuralları da ister istemez bozulur. Doğal olarak anlatıyı değil yazarı okumaya meylederiz.

Eco, yazarı tanımanın metni doğru okumada hiçbir faydası olmadığını söylemekle birlikte, bir metni tekrar tekrar okumanın, hatta titizlikle incelemenin faydalarına değiniyor.

Peki, örnek yazar kimdir?  Örnek yazar, metnin yazarı olmadığı gibi, anlatıcı rolündeki kişi de değildir. Örnek yazar, eserin arkasında, ötesinde, bizimle bir biçimde konuşan, bizi yanında isteyen bir ses, örnek okur olmaya karar verdiğimizde duymaya başladığımız talimatlar bütünüdür. Tıpkı Dante’nin İlâhî Komedya’sında kahramana eşlik eden Vergilius’tur.

Anlatı Ormanında dolaşmanın tek bir yolu olmadığı gibi tek bir düzlemi de yoktur. En basitinden birinci düzlemdeki okur, öykünün nasıl sona ereceğini bilmek ister. Hikâyenin nasıl sona ereceğini anlamak için metni bir kez okumak yeter. Örnek yazarı tanımak için ise aynı metni defalarca okumak gerekir.

Eco’ya göre, ormanda oyalanmaktır bu.

Oyalanmaktan bahsederken tabii ki Proust[2] örneğiyle girer konuya Umberto Eco, “Ormana gezmek için gidilir. Oyalanmaktan, ağaçlar arasında süzülerek ağaçsız alanlar üzerindeki ışığı gözlemekten, karayosunlarını, mantarları, bitki ve çiçekleri incelemekten zevk almak gerekir. Oyalanmak vakit kaybetmek anlamına gelmez, çoğu zaman bir karar almadan önce düşünmek amacıyla oyalanır insan…

Hatta hiçbir amaç olmaksızın, kimi zaman doğru yolu kaybetmenin zevkini yaşamak için de dolaşmak mümkündür ormanda… Ortaya bir merak unsuru koyup sonra okuru başka mecralarda dolaştırmak ucuz bir hile olarak görülebilir. Bu bakımdan oyalamacanın ne şekilde kullanıldığı önemlidir. Oyalamanın işlevlerinden biri de hikâyenin etkisini artırmaktır. Bekleyiş yeterince uzun, spazm gerektiği ölçüde gerçekleştiğinde katharsis daha güçlü gerçekleşir.

Oyalamak ve oyalanmak, zaman unsurunu farklı şekillerde kullanmak, yazar ve okurun oynadığı oyunun en eğlenceli öğelerinden biri olarak çıkar karşımıza: Sınır.

Anlatı zamanı ve okuma zamanı bir olmadığı gibi, hikâyenin akış zamanı da kurguya göre ileri veya geri taşınabildiğinde, edebiyatta sınır kavramı, kendisini okurun zihninde uyanan imge olarak karşımıza çıkar. Madame Bovary’yi okuduğunda örnek okur, o Madame Bovary ise, ben kimim, diye sorar.

Sonsöz

“Ben kimim?”

“Sen hiç kimsesin.”

“İşte ebediyat!” *

 

* Edebiyat sözcüğünü, sınırları kaldıran ebediyet kavramı ile devşirdiğim uydurma bir tabir.

Kaynakça:

Umberto Eco, Anlatı Ormanında altı Gezinti, Can Yayınları, 1996

Italo Calvino, Amerika Dersleri, Yapı Kredi Yayınları, 2007

Jorge Luis Borges, Kum Kitabı, 2013


[1] rizonom (köksap): Bir metnin içinde başka metinlere bağ kuran, yazarın bile gözden kaçırdığı iplikçikler.

[2] Marcel Proust, Fransız romancıdeneme yazarı ve eleştirmen.