Edebiyatta Kaygı

Kaygı - Kış 2016

“Kaygı, özgürlüğün kendisiyle başının belaya girmesidir…”

Kierkegaard

 

 

“Güneşin battığı yere gidiyorum kardeşim?”

“Neden?”

“Bilmem. Sanırım yeni bir şey bulmak istiyorum.”

“O halde onu bulmadan dönme.”

 

Dante’yi o meşhur ölümcül yolcuğuna çıkaran kaygı neydi? Değirmenlere kılıç çeken Don Kişot’unkiyle aynı mıydı? Aşkı uğruna ölümü göze alan Romeo hangi kaygıyla planladı her şeyi? Ailesini bırakıp Avrupa’ya Alexy’nin peşinden tutkuyla giden Anna Karenina’yı kaygılandıran büyük olay, mutlu olmak isteyen güzel Madam Bovary’ninkiyle kıyaslanabilir miydi?

Belki hepsinde var olan aynı kaygıydı, belki de gökteki yıldızlar kadar fazlaydı! Bilmiyorum. Fakat bildiğim şu ki, hangi edebiyat eserine el atarsanız atın, hepsinde gizli olan ortak kavramın ‘kaygı’ olduğunu görürsünüz. Bu değişmez! Çünkü kaygı, kahramanın (kahır-man) yaşam gücüdür. Fakat ondan da önce, ‘kaygı’ yazarın yazma nedenidir. Kaygı ne korkudur, ne endişe, ne üzüntü ne de keder! Her birinin bir nedeni, zemini ve ereği vardır. Oysa sadece kaygı, zeminsiz, nedensiz ve ereksizdir! Kahraman, aşk gibi onun içine düşer. Kederlerimiz edimlerimizin sonucudur ama kaygı başımıza gelir. Neden, nereden, niçin, niye, ne kadar gibi sorular iflas eder!

Bu anlamsız tehdit, üç kişi dışında herkesi mutsuz eder. Bu üç kişi, yazar, okur ve metindeki kahramandır.

Kahraman, kaygısından ötürü maceraya atılır. Okur, kaygısından ötürü metni okur. Yazar, kaygısından ötürü metni yazar. Metin, baştan sonra Kaygı’dır.

Kaygı, mutsuzluğun da mutluluğun da ortadan kalktığı, en saf haliyle arı tam algı noktasıdır. Aslında şimdinin yaşantılanmasıdır. Geçmişten ve gelecekten kurtulmuş bir bilincin kendi üzerine dönmesidir.

Bir edebiyat metni, okunma esnasında, tam da bu hale olanak verir. Okur, metni okurken, kendi üzerine döner.

Kahramanı öykü içinde ayakta tutan ve daima ilerlemeye iten bu güç, Kaygı, yazarla metnin buluştuğu ilk sınırıdır aslında. Diğer yandan bu sınır, okura en uzak olan noktadır. Okur, okuduğu veya çalıştığı (ben, edebî metinle ilişkimde bir okur olarak ‘çalışma’ eylemi içindeyimdir) edebî metnin kök saplarına ulaşmadan yazarla metnin buluştuğu bu ilk sınırı fark edemez.

Bunun fark edilmesinin bir önemi var mıdır?

Örnek okur, her hangi bir edebiyat metnini okumaz, onu çalışır. Onu içindeki kök saplara ulaşır, bu kök saplar aracılığı ile başka kitaplara ulaşır. Kendisini bir bilgi labirentinde bulur.

Bu labirentin çıkışını aramakla vakit kaybetmez, çünkü bir çıkışı yoktur. Eğer merkeze ulaşırsa, işte burası kaygılar dağının zirvesidir. Efsânelerdeki Kaf Dağı…

“Ölümlerden ölüm beğen,” diye Keloğlan’ı son kez uyaran Korkunç Dev misali, buradaki Korkunç Dağ da şöyle bağırır: “Kaygılardan kaygı beğen!”

İdeal okur, ideal yazarın ta kendisidir, hatta yazarın yazdığı kahraman da ideal okurdur.

Yazar, kişisel kaygısını, toplumda uyandırmak istediği kaygıyı, yazdığı öykünün, yazdığı metnin ontolojik alanına (yazarla metnin buluştuğu ilk sınıra) işlemiştir. Bu alan, metnin içinde, metne aşkın bir yerde durur. Ve yazarın bu temel üzerine inşa ettiği her şey, ayrıca bu ilk kavramın yani kaygının da izlerini taşır. Yazarın öykü için biçtiği imge bile bu temel kaygının içinden süzülerek oluşur.

Kaygı, kitaplarda endişe ve tasa diye tanımlanan bu sözcük, daha kapsamlı olarak gelecek endişesi olarak anlamlandırılmış.

Kendime bakıyorum, ilk kez ne için kaygılandığımı, doğrusunu söylemek gerekirse hiç anımsamıyorum. Belki çocukken bir düş görmüştüm, bir uçurumdan düşmüştüm, çok korkmuştum ve uyandığımda etkisinden uzun süre çıkamamıştım, belki çevremdeki her şey kocaman gelmişti bana ve üzerime üzerime geliyordu her şey, belki karanlıktan ölesiye korkmuştum ve belki de annemin kokusundan uzak kalmıştım bir süreliğine ve kendimi dipsiz bir boşlukta salınırken buluvermiştim. Bilmiyorum. Bilmemek, yeterince kaygı verici zaten! Pekiyi, bilmemek ne verir bana? Bilmek ne katar? Çocukluğuma dair endişe ve korkuları usulca bir kenara bırakacak olursam, aklım ermeye başladıktan sonra bir aşkın pençesinden sağ çıkabilir miyim diye mi, yoksa yapayalnız kaldığımda bununla baş edebilir miyim diye mi geceler boyu uykusuz kalıp kaygılandığımı da net olarak söyleyemem! Ancak Hegel’in ‘Arı kavramsal felsefe çalışırsanız bir süre sonra ayaklarınızın altındaki fiziksel zeminin kayıp gittiğini hissedersiniz’ dediği şeyin, Kierkegaard’ın kaygısı (Tanrının azameti karşısında insanın hissettiği acziyet ve evham) ile aynı olmadığından da emindim.

Kelimenin kökü kadgu, kendi üzerine katlanmak demek. Bu tanımlar çok yabancı değil bize. Tasavvufta, kişinin kendi içine yolculuğundan bahsedilir ya, bu bir anlamda kendi içine dönmedir. Felsefede de düşüncenin kendi üzerine katlanmasından, kendine dönmesinden bahsedilir. Ne ilginç!

Felsefede ve tasavvufta iyi bir şeymiş gibi bahsedilen bu kendi üzerine katlanma veya kaygı durumu, toplumsal yaşamda kötü ve aşılması gereken bir olgu olarak karşımıza çıkar. Neden? Çünkü kaygın mı var? Hastasın ve tedavi olmalısın… Kaygılıysan, sağlıklı değilsin…

Dediğim gibi edebiyatın kendisi baştan sonra kaygıdır. Yazmak, öyküleştirmek belirli bir kaygıdan doğar. Kaygı, adeta edebiyatın özbelirlenimidir diyebiliriz. Kaygıyı kaldırdığınız anda edebiyat da varlığını yitirir. Kaygı varsa, edebiyat vardır ve kaygının yeğinliği edebiyatın verimliliği anlamına da gelir.

Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk’unu okuduğumda nasıl da kaygılandığımı anımsıyorum. Birkaç ay üzerimden atamamıştım bu hali. Kahramanın kaygısını üzerime giyinmiştim sanki. Onun gözlerinden bakıyordum ya da hayır, o bende yaşıyor, benim gözlerimden bakıyordu. Adeta öykü, bir şuur olarak, benim şuuruma yerleşmişti. İki şuur yaşıyordu bünyemde. Yabancı bakterinin dışarı atılması için verilen hummalı mücadeleye benzer bir mücadele başlamıştı beynimin içinde. Bir katastrofi yaşıyordum adeta… Bu hal, yazarın kaleme aldığı eserdeki kök saplarına ulaşıncaya dek sürdü. Bir kök sap beni başka bir maceraya sürükledi. Artık başka bir kitabın içindeydim. Ve zamanla kendimi, büyük bir kütüphanenin içindeki labirentte gezinirken, metinler arası köprüler inşa ederken buldum. Her hangi bir öykü içinde bir roman kahramanı olarak doğuvermiştim. Hayatımdaki realite ve kurmaca içiçe girmiş ve aralarındaki sınır kaybolmuştu.

İşte, durumum buydu. Yazdıklarım ve yaşadıklarım, kaynaşmıştı. Peki, beni bu noktaya getiren neydi?

Kaygı! Aşkın, nesnesiz hali!