Düşün ve İnsan Hakları – 02

Sayı 6 - Değerler Sorunu

ÖZGÜRLÜK HAKKI

Özgürlüğün yaradılıştan varolduğu, bu yüzden de varolmakla, dolayısıyla yaşamla özdeş olduğu kabul edilecek olursa, özgürlük hakkının varolma hakkıyla da özdeş olduğu ileri sürülebilir mi? Dahası, Schopenhauer’la başlayıp Heidegger ve Sartre’la biten çoğu kötümser düşünürler, yaşamın genelde yaşanmaya değmez olduğunu ya da varolmanın dünyaya atılmış olma durumu ve bundan ötürü de özgürlüğe mahkûm edilmiş olma durumu olduğunu ileri sürerler. Bunlar gözönünde tutulacak olursa, özgürlüğün kendi başına bir hak olduğu söylenebilir mi? Özgürlük hakkından söz edilebilir mi, yoksa bu hak salt bir yanıltmaca mıdır?

Schopenhauer “yaşam” (veya varoluş) – “özgürlük” şemasında, “yaşam” öğesinin olumsuzluğu üzerinde önemle duruyor. Heidegger ve Sartre ise “özgürlük” öğesinin olumsuzluğunu önemle vurguluyorlar. Özellikle Sartre, özgürlüğü insanın tek mutlak gerçekliği olarak düşünüyor. İkisi de – ancak Sartre Heidegger’den daha çok – özgürlüğü mutlak veri olarak ortaya koyuyor. Sorun ise, yukarıda adı geçen kötümserlerin yazdıkları olgulara bağımlı olarak ortaya çıkan değerlerin nitelendirilmesinde çıkıyor.

Bu kötümserlerin, söz konusu olguları değerlendirirken, onlara olumsuz anlamlar yüklemekte ısrar etmeleri, başka bir deyişle onları, yaşanabilirliklerini gösterdiğini düşünebileceğimiz içerikten başka herhangi bir değer içeriği olmayan salt olgular olarak kabul edecekleri yerde, değerlere, hattâ olumsuz değerlere dönüştürmeleri temel yanlışları oluyor.

Herhangi kötümser veya iyimser açıdan bağımsız olarak, bu olgular (etiğe ilişkin değil) varoluşa ilişkin yaşantıların temeli olarak düşünülebilir. Bunlarla ilgili olan şey bilinçtir (vicdan değil), hem yaşamın kendisinin gelişmesi hem de yaşamsal bir dürtü, hattâ yaşamı sürdürme isteği olarak anlaşılan bilinçtir.

Sorunun yalnızca bazı zor açılarının vurgulandığı başlangıçtaki sorulardan bağımsız olarak, apaçık görünen birtakım düşüncelerin ayırımına geçilebilir ve özgürlük hakkını tanımanın geçerliliği ve bu hakkı hem genel olarak varlığa, hem de özellikle varlığa, yani insana yükleme sorunun çözümü için aşağıdaki olgulara dayanarak, birtakım önemli ipuçları sağlanabilir:

1. Her insan özerk bir varlıktır. Burada Leibniz’in, örneğin –monad kuramı–nı geçerli kılmak için sağladığı nedenleri de ele almaya gerek yok. Açıktır ki, bir varlık eğer başka bir varlığa ya da eşit varlıklar grubuna tamamen bağımlıysa, ki bu durumda varlık olma aşamasına tam olarak ulaşmamış olur, varlık denmeye lâyık değildir. Aksine bir “hemen hemen” varlığın özelliklerini gösterir, o zaman da durumu, dayandığı diğer “varlıklar” tarafından paylaşılır, ki bunlar da “hemen hemen” varlıktırlar. Başka bir deyişle, varlık özerk olmak zorundadır, yoksa varlıkımsı bir şey olarak, özdeşleyim bir tamlık gösteremez ve sözü edilen koşullar altında bağlandığı her varlığın da kendini gerçekleştirmesine engel olur.

2. Gerçekten de her varlık, özerkliği azalmadan, bağlı olduğu varlık grupları örgütüne katılır; bu gerçek bir özerklik değildir, ancak şu anlama gelir: böyle bir özerkliğin derecesi bu grubun içinde yer alan varlıkların her birine ve hepsine uygulanabilir. Sırasıyla, her varlık grubu, dolayısıyla her varlık grupları örgütü, onu oluşturan tek tek varlıklarla dayanışma içindedir. Bu tür bir ilişkinin gerçek anlamı ise şudur: her tek varlık onu oluşturan her tek varlığa katılır. Katılım, grubu oluşturan varlıkların karşılıklı bağımlılığına rağmen, her varlığın özerkliğini güvence altına alır.

3. Her varlığın gönenci kendi özerkliğini doğru olarak kullanmasına bağlıdır. Varlığın gönenci”  derken, onun engellenmemiş, kesintisiz ve kendini gerçekleştirmeye doğru sürekli olarak başarılı bir süreç içinde olması anlaşılabilir. Başka bir deyişle ve daha dinamik bir anlamda, varlığın gönenci bütünlük içinde olmasıyla ve kendine özgü yapısına uygun olarak sağlanır. Kendi yapısı da özerkliğini gerektirdiği için, bu özerklik nasıl olursa olsun korunmalı, özellikle de sürekli (ama ılımlı bir biçimde) onaylanmakla ve diğer varlıkların özerkliğine zarar vererek ve genel olarak alışılmış dengeyi bozarak, sıçramayla, tam anlamda varlığın kendisine de zarar verecek aşırılıklarından kaçınmakla korunmalıdır. Yunanlıların “dike” dediklerinin anlamı budur; hem mitos hem de en eski tarihsel düzeyde (Herodotos’la) benimsenmiş hybrisnemesis trajik şemasının da anlamı budur. Varlıkların özerkliklerini doğru kullanmaları (aşırılıksız ya da eksiksiz kullanmaları), onların tam olarak özgürlüğüdür.

4. Bir varlığın özgürlüğü, hem kendi gönenci hem de katıldığı grup ya da gruplar örgütünün gönenci için bir koşul, en azından temel bir koşuldur; hattâ onların gönencini, böylece de sağladığı kadar özgürlüklerini de sağlar. Bu koşullar altında özgürlük, hem her varlık için hem de her grup ya da varlık grupları örgütleri için gereklidir. Varlık aşamasının zorunlu bir özelliğinden daha da öte, özgürlük, varlığın gönencini ve kendini gerçekleştirmesini sağlayabildiği için, kendisi için de bir zorunluluktur. Zorunluluktan öte, özgürlük yaradılıştan bir hak ve devredilemez bir hak olarak; ya da en azından bir süre için varlığın elinden alınamadığı takdirde, onu yeniden edinmesi, daha doğrusu ona yeniden verilmesi gereken bir hak olarak anlaşılmaktadır. Yukarıda sözü edilen özelliklere uygun olarak özgürlük, hem bir gerçeklik hem de bir değer olarak anlaşılmalıdır. Bir gerçeklik olarak anlaşılmalıdır, çünkü varlığın gerçeğinde yaradılıştan vardır; bir değer olarak anlaşılmalıdır, çünkü onun “ilgi merkezi”  olma işlevi vardır; yani korunmak ya da edinilmekle ulaşılacak bir amaç, bir davranış modeli, daha da öte, hem tek varlığın, hem de bütün grup ya da tek varlıkların katıldığı grup örgütlerinin saygı duyacağı bir şey olarak anlaşılmalıdır.

Şimdiye değin incelenen olgular, kendiliğinden konuşuyor. Özgürlüğün gerçek yapısını varlığın kendine özgü yapısına başvurarak ve özgürlüğün aslında varlığın yapısının bir parçası olduğunu göstererek ortaya koymaktadır. Bu da, kendi özgürlüğünü koruyup ileri sürmekle, varlığın kendi varoluşunu ileri sürdüğünü ve koruduğunu doğrulamamızı sağlar. Bunun da ötesinde, varlıkların dayanışması sayesinde, her varlık diğerlerinin özgürlüğünü korumakla kendi özgürlüğünü de koruduğu için, bu durumda dayanışma karşılıklı bağımlılıkla eşanlamlı olur. Böylece özgürlük, varlığın kendine söz geçirme, ama kendini diğer varlıklara böyle davranmaktan alıkoyma gücüdür. Kendini böyle davranmaktan alıkoymakla, onların da kendi kendilerine böyle davranma hakkına saygı göstermiş olur.

Bir hak ve gereklilik olarak özgürlük, hem bireysel hem de genel – hattâ evrensel – olabilir. Bireysel özgürlük ile Genel özgürlük birbiriyle bağdaşmaz değildir. Özgürlük, kendini rahatsız etmediği ve kendisiyle çelişmediği sürece geçerlidir. Başka bir deyişle, bireyin özgür olma hakkı, diğerlerinin eşit derecede özgür olma hakkını geçersiz kılmaz. Bu özgürlükle bireyler kişilere dönüşürler. Özgürlük bireylerin bilinç kazanmalarına yardımcı olduğu için, bu böyle olur gerçekte. Bireysel özgürlüğün ayrı ayrı birçok kişilerin özgürlüğüyle bir arada varolması, bir bütün olarak bir insan grubunun özgürlüğü ile özdeş değildir. Bu iki özgürlük türünün her birinde, onu diğerinden ayıran bir özelliği (ya da tadı) vardır; bu da ona bakma açısına bağlıdır.

Ayrı ayrı özgür kişilerin bir arada varolması yalnızca olanaklı olmakla kalmaz, aynı zamanda bunlardan yalnızca bir tanesinin özgürlüğü, diğer hepsinin özgürlüğünü de gerektirir. Başka bir deyişle, her kişinin özgürlüğü, sonsuz olmasa da mutlaktır ve bütün diğer kişilerin özgür kişiler olarak birarada varolma olanağını yansıtan bir özgürlük olarak anlaşılmalıdır. Her kişinin özgürlüğünün mutlaklığı, diğer her kişinin özgürlüğü ile olduğu kadar, grubun grup olarak özgürlüğüyle de sınırlıdır. Her kişinin özgürlüğü diğerlerinin özgürlüğünü rahatsız etmeksizin, gittikçe daha etkili hale gelebilir, nasıl ki onların özgürlüğünün etkisi de artabilir.

Eğer kişisel özgürlüğün artan etkisini sürekli şişirilip büyüyen bir balona benzetirsek, birden fazla kişisel özgürlüğün bir arada varolmasını da, aynı zamanda ve sürekli şişirilip büyüyen birçok balonların bir arada varolmasına benzeteceğiz. İkincisinde balonlar elbette birbirlerine değebilir, ama birbirlerini ezemez. Hepsinin aynı zamanda şişirilmesine karşın, birbirlerine engel olmazlar; çünkü her biri ne kadar çok şişirilirse, oluşturdukları tüm sistem de dışarıya doğru olduğu kadar içten de o kadar büyür.

Etkililiği ve uygulanmasının genişliğiyle kendini onaylayan bu özgürlük modeli, De Sitter’in kozmik modellerini anımsatıyor; bunlar, kendi iç yapıları hiç değişmeden, sürekli genişlerler, çünkü verilmiş değişik noktaları arasındaki mesafe oranının her biri değişmeden kalır. Analojiye dayanan bu örnekteki genişleme, özgürlüğün yoğunluğu ile eşanlamda düşünülebilir, nicel değişme de tamamen bu yoğunluktaki değişme anlamına gelir. İşte bu anlamdadır ki, özgürlüğün, sınırsız olmasa da mutlak olduğu bir daha söylenebilir. Her kişi tarafından yaşanan özgürlük olarak sınırı olmalıdır, yoksa diğer kişilerin özgürlüğünü sıkar ve rahatsız eder. Yine de her kişi düzeyinde aynı zamanda büyüyebildiğine göre, mutlak bir karakter kazandığı da düşünülebilir.

Sorunun, hâlâ düşünülmesi gereken bir yönü daha var. Şimdiye değin, bir yandan “her varlığın gönencinin, özerkliğini doğru kullanmasına bağlı olduğu”, “varlıkların özerkliklerini doğru kullanmaları ise onların özgürlüğü olduğu”; diğer yandan da özgürlüğün “yaradılıştan bir hak, ya da varlığa yeniden kazandırılacak bir hak olduğu” kabul edildi. Bu sonuncusu özgürleşme sürecinde edinilir, bu sürecin geçerliliği de özgürlüğü yeniden kazanma hakkına dayanır, bu hak ise özgürlük hakkının kendisinden doğar. Kişiler, insan grupları, toplumlar ve uluslar, kendi özgürlük deneyimlerini yaşama hakkına, bundan dolayı da, bu özgürlükten yoksun olduklarında, onu kazanma ya da gerçekleştirme, böylece de kendilerini gerçekleştirme hakkına sahiptirler. Ancak bu durumda gene, özgürlüğü kazanma hakkı (onu yaşama hakkı gibi), mutlak olsa bile sınırsız değildir. Onu kısıtlayan değil, alanını belirleyen sınırlar başkalarının aynı haklarının sınırlarıyla çakışır.

Sonuç olarak, özgürlük hakkının kendisi bir gerçeklik ve bir değerdir, yani varlığın hem yaşantısı hem de bir emelidir. Kötümserlerin, onun olumsuzluğu üzerinde ısrar ettikleri sürece, özgürlüğü bir değer saymaya hakları yoktur. Bu, olumlu anlamda düşünüldüğünde, bu değerin ister istemez iyimserliğe götürdüğü sonucu çıkmaz. İyimserlik yalnızca, gönencin bir güvencesi olarak özgürlüğü bir hak olarak kullanmada, bu arada, özgürlük bir gerçeklik olarak ve daha çok varlığın organik bir yasası olarak anlaşılmaktadır, ki bu, özgürlüğün hakkını varsayar ve onun bir yanıltmaca değil, yadsınamaz gerçek bir somutluk olduğunu gösterir.

 

BİLME HAKKI

Düşün insanoğlunun en soylu ürünü olan düşünce konusunda çok daha soluklu, uzun süreli yaklaşımlarla kavram ve yöntemlerini irdelerken, siyasal bilimler ve hukuk ancak sağlıklı düşünmeyi sağlayacak güncel koşullar ve kuralları oluşturmak uğraşını veriyor.

Joyce, “Düşünce, düşünceyi düşünebilmektir” der. Gerçekten, önümüze çıkan ağaçlara çarpmamak için düşünmek ile ağaç kavramını ya da düşünce, özgürlük ve insan hakları kavramlarını oluşturmak için düşünmek arasında bir ayrım yapılması gerekir.

Çağımızın geniş eğitim ve iletişim olanaklarını bu tür sağlıklı düşüncenin gelişmesinde büyük kolaylıklar sağlanması gerekirken, tam tersine, olanakların bilgisiz ve düşünme gereği duymayan kişiler yaratmak için kullanıldığı görülmektedir.

Batı demokrasisi adını verdiğimiz ve anayasal düzenimizde benimsediğimiz özgürlükçü, demokratik ve sosyal-hukuk devleti kişinin mutluluğunu amaçlar. Kişinin mutlu olması çevreyle uyum sağlamasına, doğayla ve diğer kişilerle ilişkilerine bağlıdır.

İlişkilerdeki uyum ise, kişinin sağlıklı biçimde:

a. Çevre konusunda bilgi ve düşünceleri elde etmesinde,
b. Bu bilgi ve düşünce birikimini değerlendirerek yorumlaması ve böylece ürettiği düşünceleri diğer kişilere açıklamasına,
c. Bu açıklamalara uygun biçimde çevreyi, doğayı ve diğer bireyleri etkileyerek değiştirmek olanağı elde etmesine bağlıdır.

Bu iletişim sürecinin sağlıklı gerçekleşmesini sağlamak amacıyla anayasal düzenlemelerde düşünceleri açıklama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Bu özgürlük kişilerin her türlü bilgiyi ve düşünceyi elde etmek ve bunlara dayanarak ürettiği düşünceleri açıklamak özgürlüğü olarak tanımlanır.

Hukuk düşüncesinin kendisi ve yapısı ile ilgili değildir, o üç konu ile ilgilidir. Düşünceye baskı yapılmasını engellemek, gelişen düşüncelerin engellenmeden açıklanabilmesini (düşünceleri açıklama özgürlüğü) ve açıklanan düşüncelere uygun davranabilmeyi (dernek kurma, vakıf kurma, siyasal parti kurma, seçme-seçilme hakları gibi katılma hakları) sağlamak.

Özgürlükçü bir demokraside, hukukun düşünmeyi sınırlanmadığı sürece, açıklamaları sınırlayabileceği savı bu açıdan büyük bir yanılgıdır. Düşünceleri açıklama özgürlüğü kendiliğinden bir değer taşımaz, amacı onu değerli kılar. Bu amaç bütün düşüncelerin açıklanarak tartışılması ve toplum yararını en iyi biçimde gerçekleştirecek düşünce ve bilgilerin kabul olunarak uygulanmasıdır. Bu nedenle düşünceleri açıklama özgürlüğü sınırsızdır.

Toplum yararını gerçekleştirebilecek bilgi ve düşünce açıklamalarının toplumdaki kişiler tarafından elde edilebilmesi bu düşüncelerin etkili bir biçimde açıklanabilmesine bağlıdır. Bu açıdan düşüncelerin evde ya da toplantılarda sınırsız açıklanabileceğini, ancak örneğin televizyon ya da basında sınırlama getirebileceğini söyleyen hukuk düzenlemeleri de büyük bir yanılgı önermektedirler.

Özetlemek gerekirse, düşünceleri açıklama özgürlüğü, amacı ve yapısı gereği, sınırsız ve etkili açıklamanın sağlanmasını öngören bir özgürlüktür.

Bilindiği gibi, kavramlar kültürlerin ürünü olurlar. Bu toplumun kültürel yapısı ile sosyo-ekonomik yapısı arasında ise iki yönlü ve uyumlu bir ilişki söz konusudur. İşte sınırsız ve etkili düşünceleri açıklama özgürlüğü kavramı, geliştiği 18. Yüzyıl Avrupa’sının kültürel ürünüdür ve toplumsal, ekonomik yapılarla uyumludur. Bireyci ve liberal yapıda, herkesin düşüncelerini açıklayabileceği pazar yeri kavramı engel tanımamaktadır.

Oysa günümüzde kişilerin bilgi edinme ve bunları açıklayabilme hakkını engelleyen oluşumlar gelişmiş bulunmaktadır. Bu gelişimlerin en önemlisi kuşkusuz iletişim sürecinin temelini değiştiren yığınsal iletişim araçlarının (kitle haberleşme araçları) ortaya çıkmasıdır. Günümüzde basın, radyo, televizyon, internet, sinema ve benzeri yığınsal iletim araçlarına yansımayan bilgi ve düşüncelerin topluma etkili bir biçimde yayılması olanak dışıdır. Bu nedenle, düşünceleri açıklama özgürlüğü demek, yığınsal iletim araçlarında düşünceleri açıklama özgürlüğü demektir.

Kişilerin iyiyi ve doğruyu bulabilmeleri için karşılıklı düşüncelerini açıklamalarından oluşan iletişim sürecine yığınsal araçları ile sağlıksız değişim getirilmektedir. Yabancılaşma, tekelleşme ve tek yönlü bir iletime dönüşme.

Yığınsal iletim araçları giderek kurumsallaşmış ve büyük yatırım gerektiren, açıklamaları yapan kişiye yabancılaşmış kurumlar oluşturmuşlardır. Giderek bu yapılar tekelleşmişler ve açıklamaları yabancı, kâr etmek gibi amaçlar gütmeye başlamışlardır. Yapıları gereği sınırlı bu tekellerin oluşturduğu süreç, kişiler açısından artık düşünceleri açıklama süreci değil, açıklanan düşünceleri belirli sınırlar içinde elde edebilme sürecine dönüşmüştür. Özetle yığınsal süreci tek yönlü, kurumsallaşmış ve kişiye yabancılaşmış bir süreçtir.

Dünyadaki uluslararası haber iletimi, iki A.B.D. (A.P. – UPI), bir İngiliz (Reuters), bir Fransız (AFP) ve Sovyet (Tass) olmak üzere beş haber ajansının elinde bulunmaktadır. Bunlardan Associated Press’in yüz on ülkede muhabiri ve bin üyesi vardır.

Dünyadaki TV haberlerinin %99’unu etkileyen “Visnews” kuruluşunun hisselerinin 3/4’ü Reuters ve BBC’ye aittir. “TIME ve NEWSWEEK” dergileri üçüncü dünya ülkelerinde haftada bir milyon adet satarlar. Bu görkemli tekelleşmenin ayrıntılı bir dökümü çok uzun bir liste oluşturacağı ve sabrınızı taşırabileceği için, bu yetersiz özetlemeyle yetiniyorum; çünkü asıl konumuz bütün bu gelişmelerin dışında kalmış az gelişmiş ülkelerde, daha doğrusu gelişmesi engellenmiş bölgelerde, örneğin ülkemizde kişilerin sağlıklı bilgiler elde etmelerinin ve düşüncelerini etkili biçimde yayabilmelerinin nasıl güvence altına alınabileceğidir.

Alfabenin öğrenilmesinden, öğrenme, eğlenceye değin yaygınlaşan bu kültür saldırısı ulusal ölçekte kişinin bilgi edinme ve bilinçlenme sürecinde büyük yaralar açmaktadır. Edinilen bilgilerin sınanması yöntemleri de eğitim sürecini tümüyle etkileyecek biçimde değişmektedir. Kaynaklandıkları ülkelerde bile sağlıklı ve geçerli yöntem olma nitelikleri tartışmalı eğitim ve sınama yöntemleri, içerik ve biçim olarak tümüyle toplumumuza aktarılmaktadır.

Örneğin, özellikle İlk ve Ortaöğretim boyunca ve sonunda uygulanan test yöntemleri biçimsel açıdan eski sağlıklı sınav yönteminden giderek uzaklaşmaktadır.

Belirli bilgileri tümüyle algılama, yorumlama ve yenilerinin üretilebilmesi için başkalarına iletme başarısını sınayan eski yöntemden, seçilmiş bilgi parçaları arasında bir seçim yaptırarak, bunları yorumlatmaya ve üçüncü aşamada da seçilmiş belirli bilgi parçalarına evet-hayır yanıtı verdirterek, bu edilgen yanıttan başarı sınamaya götüren test yöntemine geçilmiştir.

Bu yöntemin biçim olarak, çevrenin tümünü ve bütünsel amaç ve işlevleri algılamak yeteneğinden yoksun, sunulan bilgi kırıntılarına “evet-hayır”la yetinen edilgen öğrencileri öngördüğü açıktır.

İçerik açısından bu tür yöntemlerin kültür saldırılarına açık olduğu gözlemlenebilir.

Böylesine çevresine yabancı ve çarpık bir kültür birikimi içinde gelişen kişilerden oluşan toplumun bilgi iletişiminde kullandığı kavramların getirdiği yanılgıları da kısacık vurgulamalıyım: Dikkatli bir inceleme, toplumumuz için çok önemli konularda önerilen sözcüklerin Türk toplumunun anlamını bilmediği sözcükler olduklarını, ya da kavramların gerçek karşılıkları olmadıklarını ortaya çıkarır.

Gelişmiş ülkelerin oluşturduğu bu tekelci, tek yanlı iletim süreci düzenlemesinin hukuk düzeyinde düşünceleri açıklama özgürlüğü kavramını da etkilediği gözlemlenmektedir. Tekellerin evrensel çıkarlarına uygun olarak, başlangıçta uluslararası belgelerde düşünceleri açıklama özgürlüğü bıraktığı görülür. Artık herkesin özgürlüğü yerine, herkesin tekellerce yapılan açıklamalara ulaşma hakkı, haber alma ya da bilme hakkı korunmaktadır. Önemli bir gelişme de haber alma ya da bilme hakkı korunmaktadır. Önemli bir gelişme de haber alma özgürlüğünün ulusal sınır tanımadığı ilkesinin getirilmesidir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 19. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddelerinde belirlenen, ülke sınırları söz konusu olmaksızın her kişinin bilgi ve düşüncelere ulaşmak ve yaymak hakkı bir yandan önemli bir özgürlüğü güvence altına alırken, diğer yandan az gelişmiş ülkelerin uluslararası haber tekellerinin evrensel kıskacına yakalanmamak için alabilecekleri önlemlere engel oluşturmaktadır. Helsinki Sonuç Sözleşmesi’nin üçüncü  sepet adı verilen bölümü bu gelişmenin en son ve en çarpıcı örneğidir.

Bu bölümde, katılan devletlere diğer devletlerin basılı yayınların, kitap ya da dergilerin, dolu bant ya da video bant, CD, DVD ve filmlerinin ülkelerinde dağıtımı kolaylaştırmak amacıyla dışalım, abone, gösteri salonu ve satış yeri kolaylıkları, muhabirlere dolaşım ve teknik araç-gereç getirmek kolaylıkları sağlamak gibi yükümlülükler getirilmektedir. Yazımda geniş kapsamını özetlemeye çalıştığım gelişmiş ülkelerin kültürel saldırılarına yeni boyutlar kazandırmaya yardımcı olacak bu hükümleri bazı az gelişmiş ülkelerin desteklemeleri ve onaylamaları, üzerinde düşünülmesi gereken bir bilinçsizlik örneğidir.

Bilinçli az gelişmiş ülkelerin belirli bir alanda, haber ajansları tekelleri karşısında başlattıkları savaşım ve bunun sonucunda özellikle UNESCO çerçevesinde gelişen Kuzey-Güney çatışması ise, özlenen sağlıklı, yeni iletim düzenini getirmek yolunda sapmalarla karşılanmaktadır.

Yazımın boyutları bu önemli sorunları ayrıntılarıyla irdelemek olanağı vermemektedir. Biz burada az gelişmiş ülkelerde kişilerin çevreyle sağlıklı bir uyum içine girebilmeleri için gerekli koşulların ancak bu kültürel ve ekonomik saldırılardan arınmış bir bilgi üretim ve tüketim düzeni içinde yaratılabileceğini belirlemek istiyoruz.

Böyle bir düzen ise aşağıdaki düzenlemeleri gerektirmektedir:

a. Bilgi ve düşüncelere ulaşmak için, dış tekeller ve siyasal iktidarlar karşısında korunmuş, özerk haber ajansları kurmak ve bunları uluslararası düzeyde de sağlıklı iletişim düzeni getirecek düzenlemelere katmak.

b. Bilgi ve düşüncelerin topluma yayılmasında etkin olan basın, sinema, radyo-TV, İnternet gibi araçların oluşturduğu yığınsal iletim sürecini benzer sağlıklı düzenlemelere kavuşturmak.

c. Yığınsal iletim araçlarını dışa bağımlı kılan ekonomik yapıları değiştirmek ve özellikle teknolojik bağımlılığı ortadan kaldıracak önlemleri almak. Örneğin az gelişmiş ülkelerde yığınsal iletim kurumlarını değer kaybına sürükleyen renkli TV, ofset baskı gibi savurgan modeller yerine, ulusal olanaklarla üretilebilen teknolojiye dayalı, siyasal iktidar karşısında özerk, basit ancak etkili modeller saptamak.

d. Bilgi saklanması olanaklarını geliştirmek. Bilgi bankası, kütüphane ve arşiv düzenlemelerine önem vermek.

e. Eğitimde ve bilimsel araştırmada sağlıklı, ekonomik ve kültürel yapıya uygun yöntemleri saptamak ve uygulamak. Ülkemizde kişinin bilgi ve düşünceleri elde etmek ve bunları açıklama özgürlüğünü tam anlamıyla gerçekleşebilmesinin bu yapıda değişikliğin hukuk kurumlarına yansımasıyla olanak kazanacağı kanısındayız. Oysa günümüzde bu hakkın giderek, başkalarının ürettiği ve tekellerin istedikleri biçim ve içerikle yaydıkları bilgilere ulaşabilmek, diğer bir deyişle tek yönlü, bizi edilgen kılan bir bilme hakkına dönüştüğü gözlemlenmektedir. Bilme hakkını da kapsayan insan hakları kavramı da kanımca günümüzde özellikle az gelişmiş ülkeler açısından dikkatle yaklaşılması gereken bir kavram niteliğine bürünmektedir.

Gerçekten, özgürlükler ekonomik ve toplumsal yapılara uygun olarak gelişen kültürel birikimlerin ürünüdürler. Bu nedenle, günümüzde insan hakları kavramı, bu toplumsal gelişmelerden soyutlanmış, belirli gelişmiş ülkelerin oluşturduğu evrensel listeler olarak görünmektedir. Bu yapısıyla insan hakları kavramı, gelişmiş ülkelere kendi çıkarlarına uygun biçimde bazı temel hak ve özgürlüklerin içerik ve tanımını saptamak, bunlara diğer bazı hak ve özgürlükleri gözardı etmek, gündem saptamak olanakları vermektedir.

Kanımca, düşünceleri açıklama özgürlüğü, özgürlük ve insan hakları kavramlarının tanımlamasının yapılması ve niteliklerinin irdelenmesi toplumumuz açısından başkalarına bırakılamayacak kadar yaşamsal bir değer taşımaktadır.

YARATMA HAKKI

Burada insana özgü bir hak mı söz konusudur gerçekten, yoksa bir genelleme mi, hattâ yerinde olmayan bir eğretileme mi? Yaratma hakkını belirli bir hak, yâni temel bir hak olarak düşünürsek, o zaman insan haklarının ölçütü nedir? Yaratmak zorunda mıyız? Yaratma hakkı bir hak olarak kabul edilince, insanlığın ödevleri, yükümlülükleri neler olacaktır?

Ernest Bloch “Hak nedir?” sorusunu, bizi yönlendiren ve ilgimizi çeken bu kaçınılmaz soruyu kendimize yeniden sormayı önerir. “İnsan hakkı nedir?” sorusunu da sormak gerekir. Şurası açıktır ki, salt hukuksal bir soru söz konusu değildir burada. Sonra, hukuksal bir soruyu da toplumsal ve siyasal koşullardan soyutlamak olanaksız; dahası, “insan hakkı nedir?” sorusu, çağdaş dünyadaki bir devletin tarihsel koşulları içinde, etik ve düşünden ayrılamaz.

Örnekleyelim: İnsan haklarının en önemlileri arasında yaşama hakkı, çalışma hakkı, bilme hakkı, özgür olma hakkı, gelişme hakkı vb. yer alır. Bu listeye “Yaratma hakkı”nı da eklemek sanıyorum yanlış olmaz.

Hemen görülür ki, burada insanlık durumu, değişimlerin çeşitliliği içinde insanın varlığını sürdürmesi, varolması söz konusudur. Ayrıca hak, sözcüğün en geniş anlamıyla, insanbilimi ve düşünsel anlamıyla alınmalıdır. İnsan hakları insan varlığıyla, insanın diğer varlıklar arasında bir varlık olarak temel nitelikleriyle, değişmez ve kendine özgü özellikleriyle ilgilidir. Bu da şu demektir: İnsan hakları, insan varlıkça belirlenimlerinden kaynaklanmaktadır ve bir insan hakları tanımının temeli olarak, insan varlığının düşünsel bir kavramına, bir “Düşünsel insan bilimine” gereksinimimiz vardır.

İnsan, tarihin başlangıcından beri, dünyanın ve kendi kendisinin yaratıcısı olarak, kültürel bir varlık olarak, yani kültürün hem yaratıcısı hem de yaratısı olarak varolduğu için, en başta ve en temelde, yaratıcı bir varlık olarak ele alınmalıdır. İşte, yaratma hakkını bir insan hakkı olarak görmemizi sağlayan “Düşünsel İnsan Bilimi” buradan kaynaklanıyor. Burada modern çağın bir düşün’ü, yaratma hakkının temelinde bulunan ve insanı merkeze alan bir düşün söz konusudur. Çünkü eski çağın dünyayı merkeze koyan dönemi gibi, geleneğimizdeki tanrıyı merkeze koyan dönem de yaratma hakkını insanın temel ve evrensel bir hakkı olarak görmedi.

Biliyoruz ki, eski Yunanistan ve Hellen dünyası, özellikle de Atina şehri, M.Ö. V. yüzyılda, Batı geleneği içinde en üst uygarlık düzeyine ulaşmıştı. Ne var ki, yaratma hakkı yalnızca özgür Yunanlılara tanınıyordu. Yani evrensel nitelikte bir hak değildi. Hıristiyan metafiziği de yaratma hakkını insana özgü bir hak olarak görmeye hazır değildi; çünkü insan yaratılmıştır. Yaratma hakkı insanın temel hakkı olarak görülmüyordu. Yaratma hakkına temel ve evrensel bir insan hakkı olarak gerekli temeli sağlayan bir yaratıcılık düşününün ön koşullarını oluşturmak için, çağdaş insanlığın deneyimlerini ve çağdaş bir insan düşününün gelişmesini beklemek gerekliydi. Sistematik ve eleştirel bir disiplin olarak yaratıcılık düşünü – “yaratma olgusunun düşüncesi” ve çeşitli görünümleri çok eskiden beri çeşitli düşün disiplinlerince biliniyor ve konu ediliyorsa da – birazdan sözünü edeceğim tarihsel, toplumsal ve düşünsel nedenler yüzünden, ancak romantizm döneminden sonra, Marks ve Nietzsche’den sonra olanaklı olmuştur.

Geleneğimiz içinde yaratıcılık düşününün büyük gecikmeyle ortaya çıkışı, Düşünsel düşüncenin bağımsız gelişiminin sonucu değildir. Hattâ, sistematik ve eleştirel düşün olarak bu düşün, hâlâ tamamlanması gereken bir ödev olarak önümüzde durmaktadır. Bu gecikme ve tamamlanması gereken ödev savını savunmak için literatürde bulduğum güçlü tanıklıkları, sanatın kurallarına göre anmak zorunluluğunu duyuyorum.

Carl Hausmann şöyle yazıyor: “Batı geleneğinin ana çizgisi üzerinde yaratıcılık, sistematik bir şekilde ele alınan bir konu olmamıştır. Bazı farklılıklar bir yana, ister sistematik ister eleştirel bir biçimde olsun, yaratıcılık düşün’ü yoktur. Yaratıcılığı, geliştirilecek ve başka konuların anlaşılması için temel sağlayacak ayrı bir konu olarak ele alan ancak bir iki düşün görüşü vardır… Yaratıcılık hakkında söylenen herşey, genellikle, başka temel terimler aracılığıyla işlenmiş düşün savlarına bağımlı kılınmış, ya da bunların sonucu olarak ortaya çıkmıştır. En iyi durumda, yaratıcılık, metafiziğin daha geniş çerçevesi içinde; başka konularla birlikte yer almıştır. Bu demek değildir ki, bütünlüklerinde ele alınınca, sistematik anlamda yaratıcılık düşün’ü adını alabilecek düşün savları yoktur. BERGSON ve WHITEHEAD, sözgelişi, yaratıcılığa önemli bir yer veren görüşler geliştirmişlerdir. Ne var ki, yaratıcılığı dünyanın önkoşullarından biri olarak ele almaktadırlar. Bu görüşler, yaratıcılık kavramını kendi başına anlaşılması gereken ana bir konu olarak ele alan görüşler değildir… ” Hausmann’ın bu gözlemi tarihsel açıdan olduğu kadar kuramsal açıdan da son derece doğrudur: Bergson’un ve Whitehead’ın düşünleri, Marks ve Nietzsche’den sonra, yaratıcılık düşününün eleştirel ve sistematik amaçlarını gerçekleştirmeden ortaya çıktı. Hausmann “Batı geleneği içindeki ana yol”dan söz etmekle haklıdır: bu şekilde, yan yolları yadsımamaktadır ve Nietzcshe gibi Marks da ana yolun dışında kalan büyüklerdir.

Geleneğimiz içinde yaratıcılık düşününün tarihsel bir gelişme çizgisini açık bir şekilde göstermiş olan M. Landmann, yaratıcılık üzerinde ilk düşünceyi ve yaratıcılık ilkesini ilk kez Sofistlerde bulur. Ama bu haliyle o, sistematik bir biçimde değildir. Öte yandan Eski Yunan düşününün daha sonraki sistematik biçimi, yaratıcılığın yalnızca birkaç görünümünü yakalayabilmiş, temelde ve ilkece Platonculuğa (Platon Metafiziğine) kökten karşıt olan – yaratımcılığa – karşı çıkmıştır. Kendileri de büyük yaratıcı olan Eski Yunanlıların, yaratıcılık üzerinde bir düşünleri yoktu: Goethe ile Nietzsche’nin dedikleri gibi, yaratıcı için yaratmak, yaratıcılık üzerine konuşmaktan yeğdir.

Landmann, sistematik anlamıyla yaratıcılık düşününün gerçek başlangıcını Hıristiyan Metafiziğinde bulur. “Dünyanın yaratılışının bulunduğu yerde, sürekli değişme, ilerleme ve tarih vardır”. Modern çağın eleştirel açıdan bakılırsa yaratıcılığı konu alan Hıristiyan düşünü, büyük bir varlık eğretilemesinden başka bir şey değildi. Bu da şu anlama geliyor: yaratıcılık, yeni bir düşün ilke olarak, ancak modern çağda kavranabilmiştir. “Modern çağın düşüncesi, doğada ve ruhta yaratıcı gücü bulmuştur.” Sonuçta Landmann, yaratıcılık düşüncesinin  Rönesans döneminde, daha sonra da Romantizm döneminde, ve aynı şekilde geçen yüzyılın ikinci yarısında (Marks, Nietzsche) ve içinde bulunduğumuz yüzyılda (Bergson, Sartre) ele alındığını söyler.

Yüzyılımız bize, günümüzde yaratıcılık olgusuna duyulan ilgiye tanıklık eden çok sayıda örnek sunuyor. M. Scheler’den beri düşünde görülen İnsan Bilimine yöneliş, bu düşünün ana özelliğidir. Yaratma olgusu, ruh biliminin ve eğitim biliminin de ilgi alanına girmiştir. Ayrıca Poietik adı verilen yeni bir bağımsız Düşün Bilim fikri, P. Valéry’nin bir düşüncesini izleyen R. Passeron tarafından ortaya atılmıştır: sanat eserleri “Poietik Araştırmaları”nın başta gelen konusudur. Ama ilkece, “genel Poietik” yalnız sanat eserlerinin değil, insanın yarattığı şeylerin tümünü içine alır.

Modern çağın, özellikle de yüzyılımızın içinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal durum, başından beri tekniğe ve endüstriye bağlı olan buluşlar, bilimin gelişmesi ve yaratıcılık ilkesinin modern düşün ve günümüz düşününde sistematik ve eleştirel açıdan ortaya çıkışı, yaratma hakkının kavranması için gerekli ve yeterli koşulları hazırlamıştır.

Marksist düşün, bize şu savı ileri sürmeye olanak sağlamaktadır: yaratıcılık ilkesinin düşünde geç ortaya çıkması ile yaratma hakkının yine geç bir zamanda kavranması arasında bir ilişki vardır. Bu ilişkinin temelinde, toplumsal ve kültürel durumu yansıtan ve yaratıcılığı belli bir grubun ya da sosyal sınıfın tekelinde gören büyük fikirsel çıkarlar yatar. Modern çağda yaratıcılığın demokratik temelinin genişletilmesi, değerler sisteminin değişmesiyle olanaklı olmuştur. (Daha önce Francis Bacon, buluş yapmanın insanın en üstün erdemi olduğunu söylemişti.) En geniş demokratik temel, yaratma hakkının insana özgü temel ve evrensel bir hak olarak görülmesi, ancak sosyalist ve özyönetimsel bir bakış açısıyla olanaklı olabilirdi.

Sosyalizmin, demokrasinin ve özyönetimin bilinçli olarak bir araya getirilişi, yaratma hakkı için gerekli ortamı oluşturur. Tarihsel deneyim bize gösteriyor ki, küçük toplumsal gruplar, insanın yaratıcı olması için hep en uygun ortamı sağlamaktaydı; örneğin; kent ya da hıristiyan topluluğu. Günümüzde insanlığın içinde bulunduğu durum, bize sosyalist düzenlemenin gerekli olduğunu göstermektedir; çünkü bu düzenleme, yaşamın üretilmesini ve insanlığın devamını özyönetim düşüncesiyle olanaklı kıldığı gibi, bu üretimin nitelik bakımından gerçekleştirilmesine ve insanlığın yaratıcı olarak varolmasına olanak sağlar. Apaçık nedenlerden dolayı, burada sosyalizmin ilkelerini ve sosyalist varoluşun anlamı sorununu da ele almak gerekirdi. Bu apaçık nedenler Marksist Düşün’den kaynaklanmaktadır. “Sosyalizm olmadan demokrasi olamaz, demokrasisiz de sosyalizm olamaz” diyen R. Luxembourg ile E. Bloch’un savlarını ben de kabul ediyorum. Buna şunu da eklemek istiyorum: Demokratik sosyalizm yalnız ve yalnız kişisel ve özyönetimsel sosyalizm biçiminde olur.

Yaratıcılık düşünü “Yaratıcı kimdir?” sorusuyla başlar. İnsanlık ve evrensel «Biz» düşüncesiyle, aynı zamanda da yaratıcı birey ya da kişi olarak insan düşüncesi iş görür. Eleştirel düşüncenin ilk metodik adımı daima – sosyolojizme (yani indirgeyici gerçekçiliğe ya da metodik tekilciliğe) varan eleştiri öncesi ve ilkel düşüncenin kaba bir şekilde varsaydığı gibi – Biz değildir. Yaratıcılık düşününün hareket noktası Ben’dir, yani yaratıcı kişilik olarak somut öznelliktir.

Metodik yol, bizi Ben’den “sosyal ontoloji (varlık bilim)”ye dayanarak Sen’e ulaştırır. Bu, yaratıcılığın demokratik temellerini, yaratıcılığın toplumun tüm bireylerine yayılmasını, kolektif yaratıcılık olgusunu, yani insanın insanlık olarak yaratıcılığını aydınlatmak için, “sosyal ontoloji” Marksist açıdan, özellikle de tarih düşünü ve Marksist kültür açısından yorumlandığı zaman olur.

O halde Marksist düşün, yaratma hakkının, yaratıcı varlığın önkoşulu olduğu; özgürlüğün, varolmanın tek nedeni olarak görüldüğü ve etiğin son söze sahip olduğu (sosyal olsun, kültürel ya da politik olsun) somut topluluklar gerçeği içinde sosyalizmin, demokrasinin ve özyönetimin bilinçli olarak aynı şey sayılmasını amaçlamaktadır.

Yaratıcılık düşünü gösteriyor ki yaratıcılıktan, yaratıcı insanın özünden kendisinin koyduğu sınırdan başka sınır yoktur: yani kendine sınır koyma eylemi yaratıcı bir eylemdir! Bu kez, etiksel türden bir yaratıcılık söz konusudur; çünkü değerlerin yaratılması, Marks ve Nietzsche’ye göre, tarihsel düşüncenin ve varoluşun temel tarihselliğinin ana idesi’dir.