Düşmüş Yıldızlar

2 Kasım 2016
Sayı 31 - Aralık 2012

“Tanrı bir dosta gereksinim duymaz; çünkü tanrılık O’nun öz iyiliğidir. Oysa, biz dost ya da dostlara gereksinim duyarız; çünkü iyilik bizim çok ötemizde bir şeyi kapsar.”

Bu görüş Aristoteles’e aittir ve bizi erdemli veya faziletli olup olmadığımızı düşünmeye teşvik eder gibi görünmektedir. Peki biz bu konuda ne düşüneceğiz? Gündelik hayatımız ile gelecek kaygısı arasında gidip gelen düşüncelerimizde bu konuya yer var mıdır?

Öncelikle belirtmek gerekir ki bu tür konular üzerine düşünen insanlar pek enderdir. Arayıcı ve  hassas yaratılışa sahip olanların işidir bu tür konular. Hayatın hızlı akışı içinde varoluşundan endişe duyanların işidir. Salt iyiliğin veya iyinin kendisi olduğu söylenen erdemin bir tanımlamasını yapmak gerekir. Erdem’in tanımlamasını yapmak kolay olmasa gerek. Kinikler tarafından “insanların yeryüzünde ya erdemli ya da kötü oldukları ve bu iki özellik dışında insanlar arasında hiçbir fark olmadığı” görüşü öne sürülmüştür.

Bu görüşe göre, erdemli olmak ne anlama gelir? Erdemli olmak insan ruhunun arınmasıyla olanaklıdır ve bunun gerçekleşmesi için tanrısal inayetin (himmet) şart olduğu söylenir. Bir insanın kendi kendine erdemli hale gelmesi olanaklı mıdır? Bunun gerçekleşmesinin pek mümkün olamayacağı söylenebilir. Birey olsa olsa sadece iyi bir birey olabilir. İyi olmak, erdemli olmak için yeterli sebep değildir, sadece erdemli olmaya yardımcı bir etkendir; çünkü iyilik, insana sahiplenme ve avuntu duygusu verebilir. Buna “iyi hayır” derdi Plotinos (ona iyilik yaptım, şuna para verdim gibi). Dolayısıyla, nefs ego ile karışıktır. Oysa, gerçek “iyi hayır” hiçbir amaca hizmet ve aracılık etmez; sadece “iyi hayır” olduğu için istenmeli ve arzu edilmelidir. Platon felsefesinde buna karşılık gelen kavram to Agathon’dur. Anlamı “en yüksek iyi” veya “iyinin bizzat kendisidir”. Bir insanın kendisinde en yüksek iyiye ulaşmasıdır. Kendisini bizzat “iyi olarak gerçekleştirmesidir”.

Bu amaca ancak aklın eylemi ile ulaşılabilir; duyuların aşkınlığıdır. Duyular bu konuda iş göremez; çünkü tüm duyu ve duygulanımlar nefs-egoda tezahür eder. Biz duyularımızla erdemli veya iyi haline gelemeyiz. Aklımızı en yüksek seviyede kullanmakla erdemli bir hale gelebiliriz; “gerçek iyi” oluruz.

Bu yol sıkıntılı, zahmetli ve karanlık bir yoldur; çölde tek başına yolculuk yapar gibi. İrade ve istenç, çok önemlidir (Herakleitos).

İnsanın kendisini sakınması ve dayanması gerekir (Epiktetos).

Antik mitolojiye göre, bizler düşmüş yıldızlarız. Bu düşmüşlükten ve yeryüzünde sürünmekten kurtulabilmek için erdemli ve gerçek iyi olmak zorundayız. Anlayışımızı ve irfanımızı geliştirmek zorundayız. Aksi halde yaşam skalasında devamlı dönüp duracağımız söylenir. Eğer bu gerçekten böyle ise erdemli ve iyi olmak bizim için kaçınılmazdır.

Kadim bilgeliğin bize bir uyarısı vardır: “Bizler bilmediğimiz günahların kefaretini ödemek için yeryüzüne sürgüne gönderilmiş nefsleriz, yıldızlarız.” Durum böyle ise, beden hapishanesinden kurtulmak ve nefsimizin bir beden içine gömülürken geçirdiği “travma” veya “şok”tan kurtulabilmesi için erdemli olmak zorundayız. Yeryüzünde bir toplum içinde yaşantımızı sürdürürken, üstümüze yağmur gibi yağan onca sorundan ve üzüntüden kurtulabilmek, mutlu ve huzurlu olabilmek için anlayışımızı değiştirmeli ve akla yükseltmeliyiz. Bu yüzden kurtuluşumuz için biricik yol erdemli olmaktır. Erdem, bizi dünyadaki olumlu ya da olumsuz tüm değişmelerden bağımsız kılacak biricik değerdir; çünkü erdem, insan ruhunun sarsılmaz ilkesidir (Antisthenes).

Ruhun kendi kendine sessiz ve sakin bir şekilde sadakatidir (Pythagoras).

Armonik bir şekilde hem kendisiyle hem de içinde bulunduğu beden ile uyumlu bir hale gelmesidir.