Dürrenmatt’ın “Yaşlı Bayanın Ziyâreti”nden Greig’in “Avrupa”sına Frankenstein’ın Canavarına Dönüşen Toplum

Sınır - Yaz 2016

Değişim ve ardından gelen dönüşüm dramanın odak noktasıdır. Aristotelesçi drama; şartların, durumun, dinamiklerin yarattığı değişimin, karakterin psikolojisini ve hayatını nasıl etkilediğini odağına alır. Brechtiyan(Bertolt Brecht) drama ise değişmeye direnen karakterin sosyo-ekonomik sistemin kurbanı ve sürdürücüsü olduğunun altını çizer. Öte yandan Absürd drama; değişim, hele de dönüşümü beklemenin ölüm ve doğum dışında çok da mümkün olmadığını îmâ eder. 20. Yüzyılın ikinci yarısına göz attığımızda sadece drama anlayışlarının çarpışması, yeni bakışların ortaya çıkmasını değil, dünya tarihinde hiç olmadığı kadar hızlı gelişmekte olan bir toplumsal değişimle de karşı karşıya kalındığını görürüz. II. Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen dünya düzeniyle birlikte teknolojik, politik, ekonomik, coğrafî, kültürel güçlerin savaş alanına çevrilen bir gündelik hayat portresi çizilmeye başlandı. Bu büyük düzenin değişimine ve soğuk savaş döneminin bitişine tekabül eden ve Batılı Kapitalist toplumlardan oluşan 1. Dünya ülkelerini, Doğu Avrupa ve SSCB’nin oluşturduğu 2. Dünya ülkelerinden ayıran Berlin duvarının yıkılışı ve SSCB’nin dağılması ile başlayan değişimler silsilesi ise sadece bu ülkeleri değil, tüm dünyayı etkisi altına alan bir anlayışın şahlanmasına yol açtı. Bunu tek kutuplu, global dünya düzeni olarak kabaca tanımlayabiliriz.

[1] Söz konusu dünya, iletişim teknolojileri, bilgisayar gibi teknik ilerlemeler nedeniyle üretim ilişkilerini tekrar alt üst eden, dağılan ulusların Avrupa’nın ortasında birbirleriyle savaştıkları yeni milliyetçilik akımlarının fışkırdığı, aynı zamanda da Avrupa Birliği projesiyle ülkeler arasındaki ekonomik sınırların kaldırılmaya çalışıldığı, bu arada faşizmin yeni ırkçılık ya da Neo-Nazi söylemleri içinde tekrar yeşerdiği bir döneme tekabül etti.[2]

Tüm bunlar sıradan insanın hayatı üzerinde inanılmaz etki ve değişimlere neden oldu. İşte bu çalışmanın amacı da yaklaşık 40 yıl farkla yazılmış iki oyunun Avrupa medeniyetine ve burada yaşayan insanın değişimi ve toplumsal dönüşümüne nasıl baktığını incelemektir. Ayrıca, politik tiyatroda biçemin değişimine, izleyici beklentisinin ya da durumunun değişimi ile bu oyunlar bağlamında değinilecektir.

1.1. Konu, Tema ve Çatışmalar

1956’da Dürrenmatt tarafından yazılan Ziyâret’in konusunu kısaca şöyle özetleyebiliriz: Avrupa’nın kalbinde uzun süredir ekonomik sıkıntı çeken bir kasabaya yıllar önce orayı terk etmiş olan yaşlı hanım, bir milyoner olarak geri gelir. Kasaba halkına bağışlayacağı olağan üstü yüksek meblağ karşılığında eski hesapları kapatmak için adaletin yerine getirilmesi, yani intikam şartını koşar. Bu andan itibaren kasabada Avrupa’nın temsil ettiği tüm entelektüel ve hümanizmacı düşünce sarsılmaya başlar. Çünkü pazarlık bir anlamda Avrupa medeniyetinin temsil ettiği tüm olumlu “evrensel” değerlerden vaz geçmeyi öngörmektedir. Böylece kapitalizmin beslediği tüketim ve para değerlerinin karşısında, Avrupa’nın insanî ve kültürel değerlerinin nasıl tek tek yok olduğunu trajikomik bir şekilde görürüz.

1995’te Greig tarafından kaleme alınan Avrupa’nın konusu ise kısaca çürümeye yüz tutmuş küçük bir sınır kasabasına, tren seferlerinin tamamen iptal edildiği gün, iki kaçak mültecinin gelmesinin ardından yaşanan olaylar olarak özetlenebilir. Savaştan kaçan bu iki mülteci, iki Almanya’nın birleşmesi sürecinde ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik zorlukların yerli halk üzerinde yarattığı gerilimin kurbanlarına dönüşürler. Kapitalizmin emrinde kâr marjını arttırmaya yönelik teknolojik ilerlemenin fiziksel güce ihtiyaç duyulan işleri ortadan kaldırdığı; mavi yakalı işçilerin yerlerini, bu işleri ellerini kirletmeden uzaktan idare edecek beyaz yakalılara bıraktığı, böylece tüm yaşamı boyunca en iyi yaptığı işin artık gereksiz olduğunu öğrenen insanların kimliklerini ve aidiyetlerini kaybettikleri ve “ziyankâr” olarak algılandıkları, herkese yetecek kadar işin kalmadığı, yabancıların göçünün sınırlı iş olanaklarını daha da kısıtlı hale getirdiği iki Almanya’nın birleşmesinin tüm sancılarının sıradan insanı etkisi altına aldığı bu süreçte de yine Avrupa’nın temsil ettiği değerlerin değişimine, hatta dönüşümüne tanıklık ederiz. Tıpkı “Ziyâret”de olduğu gibi, her iki oyunda da sistemin insan üzerinde kurduğu baskı ve kapana kısılmışlık duygusun acısı, günah keçisi ilan edilen kurbanlardan çıkartılır. Ancak bu aynı zamanda Avrupa kültürü ve hümanizmasının da iflası anlamına gelmektedir. Her iki oyunun da itici gücü ekonomik değişimin yol açtığı toplumsal dönüşümdür. Kapitalizmin ya da neoliberalizmin temsil ettiği ya da oluşmasına yol açtığı yeni değerlerin ve hayat tarzının geri dönüşü yoktur. Masumları, güçsüzleri ya da kendisine uyum sağlayamayanları yok eden bu anlayış, kendi çocuklarını birer canavara dönüştürür. Ama “Ziyâret”ten farklı olarak “Avrupa”da düzenin kazananlar tarafında yer almayan katilleri de birer kurbandır.

Her iki oyun da özünde aynı temayı barındırmaktadır. Yani, modern Avrupa sanıldığı gibi bir uygarlık destanı değil, gelişme makyajının altında pek çok ikiyüzlülüğü ve çöküşü de içinde barındıran bir coğrafyadır. Avrupa medeniyetinin temeli olan hümanizma ve adalet, tek muteber değer ölçüsüne dönüşen paranın gücü tarafından yerle bir edilip, satın alınabilirler. Para ve sağladıklarının ortaya çıkardığı yoksunluk duygusu insanın tanrısal yanını yok ederek, canavar yanını açığa çıkartan en önemli araçtır.

Ziyâret”de, temayı ve çatışmayı 3 düzeyde ele alabiliriz:

Bireysel düzeyde Yaşlı Hanım kendisine yapılan kötülüklerin intikamını almayı hayatının tek amacına dönüştürdüğü için ruhen, ahlâken ve bedenen sakatlanarak canavarlaşır. Ama onu bu hale getiren yine diğer insanlar, yani toplumun ikiyüzlü bozuk düzenidir. Yaşlı hanımın yaptığı ise bu ikiyüzlülüğü ortaya çıkartmaktır. Yaşlı Hanım Klara, bu düzenin işleyişini çözmüş, para ve güce sahip olarak toplumun geri kalanını kendi kölesi haline getirmiştir. Toplumsal düzeyde ise Gullen halkının Yaşlı Hanımın kendisini hamile bir şekilde ortada bırakan eski sevgilisi Alfred’in hayatına karşılık, parayı alma mücadelesi üzerine kurulu çatışmasında, kazanan Kapitalist ahlâkın temelini teşkil eden maddî refah arzusu olur. Evrensel düzeyde, insanın içindeki kurdun/canavarın ortaya çıkmasının çoğu zaman çeşitli bahanelere bakması durumuyla karşılaşırız. Önemli olan bu bahanenin önemi ya da gücü değil, insanın içinde o canavarın bir yerlerde dışarı çıkmayı bekliyor olmasıdır. Medeniyet adı altında benimsenen ve savunulan tüm değerlerin yıkılması aslında an meselesidir.

Oyunun temasını çok basitçe şöyle ifade edilebilir: “Adaleti bir kere delerseniz, başkaları da o adaleti sizin aleyhinize deler.” Çünkü Batı medeniyetinin yaslandığı hukuk sistemi ve toplumsal adalet anlayışı tam da ikiyüzlülüğün en çok görüldüğü, ama görmezden gelindiği alandır. Bunu yüzümüze çarpmak, bu nedenle çok önemlidir. Tabii gözden kaçırılmaması gereken bir yan; temada çoğulcu demokrasinin özgürlük sağlarken, adaleti ortadan kaldırdığıdır.

Ziyâret”in çatışma eksenleri son derece yoğun ve güçlüdür. Bunlardan en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz: Hayatın fahişesi olmak ya da düzenin efendisi olmak; Adaletin bir fiyatı olması ya da gerçek adalet; Orantısız güç ve intikam ya da adaletin sağlanması; Canavar olmak ya da insan kalmak; Toplumsal körlük ya da görmezden gelme ya da altta yatanı anlamak; Mücadele etmek ya da durumu kabullenmek; Kendini kandırmak ya da başkalarını kandırmak; Ahlâkî değerler ya da materyalist değerler.

David Greig

Avrupa”nın teması da, modern Avrupa’nın sanıldığı gibi bir uygarlık destanı yazmadığını, güzel makyajının altında şiddetli bir toplumsal kriz barındırdığını iddia eder. İlerleme, toplumsal değişim ve bürokratik modernizasyonun sonuçları, teknolojinin yarattığı hayat standardında rahatlamaya neden olmakla birlikte, arkasında bıraktığı değişime ayak uyduramadan yok olan işler, toplumsal sarsıntılar, ekonomik kriz ve güvence yoksunluğu ile tutuculuğun, aşırı milliyetçiliğin, yani faşizmin yükselmesine de neden olur. Burada sistem kurbanlarının elinde sadece iki seçenek vardır: Ya kalacaklar ya da gideceklerdir. Bu kararların her ikisi de birbirinden zor ve risklidir. Oyunda, kasabada kalmayı tercih edenler kimliklerini, aidiyetle veya milliyetçilikle tanımlarlarken, gitmeyi tercih edenler ise gezgin, hayalperest, cesur, sürgün, öteki yaradılışta olan kişileştirmelerle temsil edilmişlerdir. Öte yandan en azından gidenler için ufak da olsa hala bir umut varken, tutucu bir kararla kalanlar yeni dünya düzeninin safraları altında ezilmeye mahkûm olurlar.

Kısacası oyunda dramatik olan, Avrupa’da yaşanan değişimin yıkıcı, sarsıcı sonuçları üzerine kurulmuştur. İki mültecinin kasabaya gelişiyle başlayan asal çatışma ise, biz ve öteki, zenginlik ve yoksulluk, insan gücü ve teknolojik ilerleme, kalmak ya da gitmek, özgür aşk ya da evlilik, dostluk ya da düşmanlık gibi eksenlerde ilerlemektedir. Değişim ve ilerlemenin her zaman olumlu bir güç gibi sunulduğu modern dünyanın ana çelişkisi bu değişimin bedellerinin nasıl ödendiği sorusuna odaklanır.

1.2. Toplumsal ve Kurgusal Zaman ve Mekân

Ziyâret”, İkinci Dünya Savaşı’nın şekillendirdiği yeni Avrupa içinde yazılmıştır. Ancak zaman “günümüz”dür. Avrupa’nın geçtiği zaman olan 1990’ların başlarında ise Berlin duvarı yıkılmış, SSCB dağılmış, Doğu ve Batı Almanya birleşmiş, Avrupa’nın orta yerinde Yugoslavya kanlı bir iç savaşla parçalara ayrılmış, öte yandan Avrupa Birliği projesinin yaygınlaşmasıyla ülkeler arasındaki sınırlar kalkmıştır.

Ziyâret”, Avrupa medeniyetinin kalbinde, İsviçre’de yıllardır değişmeden kalan kurgusal bir kasaba olan Gullen’de, “Avrupa” ise 1990’ların başlarında eski Doğu Almanya, Polonya sınırına yakın bir kasabada geçer. Coğrafî olarak o da Avrupa medeniyetinin merkezinde bir yeri imler. Ancak her iki oyunda da bir zamanların merkezi artık kimsenin umurunda olmayan, adı bilinmeyen çürümekte olan “periphery”ye dönüşmüştür.

Her iki oyunun da temel mekânlarından birisi istasyondur. Ve bir istasyon her şeyin başlangıcı olabildiği gibi, sonu da olabilir. Tehlikeyi ya da umudu bize getiren âraf bölgesi olduğu kadar, kaçışı veya yok oluşu da temsil edebilir. “Ziyâret” geçmişin değerleriyle övünmeyi seven, ama eski parlak günlerini çoktan geride bırakmış bir kasabanın, 5 yıldır banliyö dışında hiç bir trenin durmadığı istasyonunda başlayıp, aynı istasyonda biter.  Yaşlı Hanım’ın imdat frenini çekip treni durdurarak kasabaya adım attığı ve kurbanının cesediyle kasabadan ayrıldığı yer burasıdır. Yaşlı Hanım’ın geliş ve gidişi arasında geçen zaman dönüşmüş, suçlu ve kapitalist düzenin kölesi haline gelmiş bir toplum yaratmıştır.

“Avrupa” da eski şâşaalı, refah günlerini sınırların ortadan kalkmasıyla yakın zamanda geride bırakmış, iki ülkenin birleşmesiyle yeni bir sosyo-ekonomik düzene uyum sağlamaya çalışan, fakirleşmekte olan bir kasabada başlar. Öyle ki artık trenler bu durakta durmamaya başlamışlardır. Oyun boyunca hiç durmadan büyük bir hız ve gürültüyle geçip giden ekspres trenler değişimi, modernizasyonu ve dünyanın dışına itilmişliği üzerinde toplayan Fütürist bir semboldür. Bu, kasaba için sonun başlangıcıdır. Hasbelkader istasyona gelen iki mülteci ise bu değişimin ve sona yuvarlanmanın günah keçilerine dönüşeceklerdir. İçlerinden yaşlı olanın buraya yerleşmeyi seçerek kalması, kızının ise sevgilisi ile trene binip gitmesinden hemen sonra istasyonun yanması ve eski düzeni temsil eden yaşlı iki adamın ölmesi ise en azından kötü bir olayla bile olsa bu unutulmakta olan kasabanın adının bir kere de olsa dünyada duyulmasını sağlar. Olanlar tüm Batı dünyasının dehşet içinde yüzleştiği bir gerçekliktir.

1.3. Sonuç

Sonuç olarak “Ziyâret” Avrupa idealinin çöküşü üzerine kurgulanmıştır. İsviçre’nin 2. Dünya Savaşı’nda tarafsız bir ülke olarak kalarak (Avrupa, Hiroşima ve Nagazaki dâhil olmak üzere her yerde) yaşanan acılardan kendini soyutlamasındaki etik ne kadar tartışmalıysa, Avrupa’nın bu en medenî ülkesinin Avrupa medeniyeti değerlerinin ne ölçüde taşıyıcısı olduğu da bir o kadar soru işaretidir. Esas olarak insan bencil ve zalim bir yaratıktır. İdeolojiler, kültürel ve toplumsal dönüşüm ve gelişmeler temel içgüdülerimizi sadece baskılamaya yaramaktadır. Avrupa’nın ikiyüzlülüğündeki temel çelişki tam da budur zaten. Olması gereken medeniyet seviyesi, şartlar müsait olduğunda dışarı fırlayan içimizdeki ilkel insanı saklamaya yetmez. Ama hem bu yüzümüzü ortaya çıkartıp, hem de işlediğimiz günahları hak, adalet, demokrasi gibi kavramlar içinde tanımlamaya çalışmak, en büyük sorundur. Dolayısıyla oyundaki en dürüst insan kapitalist düzenin tüm işleyiş mantığını çözen Yaşlı Hanım’dır. Çünkü o hayatın tüm acımasızlığını görmüş, insanın içinde yatan ilkelliğin ve bencilliğin şifresinin para yoluyla kolayca çözülebileceğini fark etmiş ve bu bilgiye sahip olmanın verdiği özgüven ve soğukkanlılıkla planını açıkça anlatarak intikamını almıştır. Böylece kasabalılar ruhlarını ona satarken kendilerini kandırmaya da devam etmişlerdir. Sonuçta “Ziyâret” bir yüzleşme oyunudur. Medeniyetin adalet başta olmak üzere en hassas değerlerini, kapitalist tüketim toplumunun nasıl yerle bir edebildiğine odaklanır.

Avrupa” ise, dünyayı son senelerde çok fazla meşgul eden modernizasyonun açtığı yaraları, Avrupa idealinin çöküşünü, ekonomik bunalımın neden olduğu yükselen ırkçılık ve faşizmi, hoşgörü ve hümanizmin yok olarak ötekilerin öcü gibi gösterildiği medeniyetler çatışması gibi büyük kavramlara kişisel ilişkiler boyutunda mercek tutan son derece etkili bir oyundur.

Her iki oyun da Brecht’in epik tiyatro kuramını geliştirmesinden sonra yazılmış, epik tiyatronun göstermeci tekniğinden farklı derecelerde yararlanmakla birlikte, onu dönüştürmüşlerdir. Özellikle Dürrenmatt’ın oyununda kullanılan ve oyunun dramatik üslubunu bozan göstermeci teknikler koronun kullanılması, oyuncuların ağaç ve eşyalara dönüşürken aynı zamanda hem şiirsel hem de komik bir şekilde ne olduklarını tarif etmeleri, finalde koronun sözleri oyunun grotesk atmosferini güçlendirecek şekilde formüle edilmiştir. Bu biçem oyunun içeriğiyle de birebir bağlantılıdır. Çünkü çağdaş toplumda kurban statüsünde yer alan kişinin konumu trajikomiktir. Var olan durumun tersliğini anlasa da çırpındıkça batmaya başlar. Oysa Brecht tiyatrosunda kişiler sistemin kurbanı olmayı onu görmezden gelerek seçmişlerdir. Didaktik mesaj da buradan çıkar zaten. Çağdaş izleyici açısından ise Dürrenmatt’ın biçemi Brecht’inkinden çok daha etkileyicidir. Yani izleyici hem grotesk durum ve sahneler vasıtasıyla uzak açı kazanır. Hem de öykünün kurgulanış tarzı ile kahraman/kurbanla arasında duygusal bir yakınlık kurulur. Böylece duygusal olarak özdeşleşmeye gidilen sıradan kurban kahramanlaşır, aynı zamanda da izleyicinin kafasında medeniyet dediğimiz kırılgan değerler sistemini yerle bir eden kapitalist sistemin kullanımı, araçları ve toplum üzerindeki etkisi üzerinden keskin bir eleştiri mekanizması devreye sokulur. Ancak Dürrenmatt, Brecht’ten farklı olarak insan doğası ile kapitalizmin sağladığı uyumdan dolayı toplumun geleceğinden son derece umutsuzdur.

Greig, Dürrenmatt’ın uygulamasını iyice süzmüş, groteski yok etmiş, ama perde açılışlarında koronun kullanımıyla Antik Yunan’dan izler taşıyan anlatıcıya geri dönmüştür. 2. Perde sonunda ise oyunun antagonisti Brechtiyan bir anlatıcıya dönüşür. Öykü episodik bir yapı içinde, her episodun içeriğini imleyen başlıklar kullanılmasıyla anlatılır. Ama bunlar dışında epik tiyatronun hemen hemen hiç bir unsuruna başvurulmamış, ancak bireyler bağlamından bir toplumun dönüşümü ve buna neden olan sistemin insanı nasıl yok ettiği ayrıntılı biçimde sunulmuştur. Oyun kişileri, izleyici üzerinde sadece duygusal özdeşleşme ile iyi ve kötü olarak ikiye ayrıldığı bir kutuplaşmadan kurtarılarak,  aslında bu toplumda yaşayan herkesin var olan ekonomik, politik sistemin bir kurbanı/ya da sonucu olduğuna dikkat çekilmiştir. Ancak Greig’in çözümlemesi Dürrenmatt’ınkinden çok daha ayrıntılı, geniş boyutlu bir analizdir. Soğuk Savaş sonrası dünyada bireyin toplumsal/siyâsî/ekonomik değişimin tüm unsurlarıyla nasıl bir süreç yaşadığını, toplumun ise geri dönülmez bir biçimde dönüşmekte olduğunu gösterir bize.

Böylece karşımıza farklı bir politik tiyatro alternatifi ortaya çıkmaktadır. İzleyicinin düşünsel ve duygusal dinamiklerine eşit ölçüde saygı gösteren, tiyatronun mesaj verirken kullandığı didaktik uzaklığı mümkün olduğunca kıran ve doğruyu biz sizden daha iyi biliriz tavrını yok eden, umudunu yitirmeden sistemi tüm çıplaklığı ile gözler önüne sererek izleyiciyi düşünmeye sevk eden, ama çözümün sosyalist bir devrimde olmayacağının farkında olan, içsel bir farkındalık yaratmaya çalışan dönüşmüş bir politik tiyatrodur bu!

 

Kaynakça:

Dürrenmatt, F. (1973) The Visit, (çev: Patrick Bowles) Londra: Jonathan Cape

Giddens, A. (2005) Sosyoloji, (Çev: Cemal Güzel) Ankara: Ayraç Yay.

Greig, D. (2000) “Avrupa” (Çev: Hakan Silahsızoğlu), Devlet Tiyatroları arşivi, yayınlanmamış oyun metni.

Marshall, G. (1999) Sosyoloji Sözlüğü (Çev: O. Akınhay ve D. Kömürcü)Ankara: Bilim ve Sanat Yay.


Dipnotlar:

[1] Giddens, 2005, s.48-76

[2] Marshall, 1999