Dövüş Kulübü ve Yabancılaşma

Sayı 63 - Ekim 2015

*2010 yılında Psikiyatrist Mutluhan İzmir’in blog’unda yayımlanan yazısından alıntılayan: Gülşen Geniş

Kaynak: http://mutluhanizmir.blogcu.com/dovus-klubu-ve-yab…

Film ABD’de yaşayan yabancılaşmış bireylerin günlük yaşantılarına odaklanarak başlar. Edward Norton filmde, ABD’de bir metropolde yaşayan ve büyük bir şirkette çalışan bekâr, genç bir beyaz yakalıyı canlandırmaktadır. Altı yaşında iken boşanan anne ve babasının fırtınalı aşk yaşamlarının seslerini duyarak büyümüş, sigara kullanmayan, aile ve arkadaş ilişkileri kopmuş, obsesif denebilecek düzeyde evinin düzenli ve temiz oluşuna, her gününün aynı biçimde geçmesine önem veren ve her türlü fiziksel temastan kaçınarak tam bir sterilite içinde, yalnız yaşayan E. Norton, işine, hayatına ve kendisine had safhada yabancılaşmıştır. Amaçsızlıktan kıvranan yaşamı tam bir anomi örneğidir ve ciddi bir uykusuzluk sorunu ile yüz yüze kalmıştır. Uyku ilacı yazması için yalvardığı hekime çok acı çektiğini söylediğinde, hekim ona kanserli hastaların gruplarına giderek gerçek acıyı orada görmesini salık verir. Gruplara katılmak ve kendisini bir gruba ait hissederek duygusal paylaşıma girebilmek sorunlarını geçici olarak çözer, ta ki bir gün bir grupta kendisi gibi yabancılaşmış, amaçsızlığın pençesinde yaşayan Marla’ya (Helena Bonham Carter) rastlayıncaya dek. Muhtemel bir cinsel taciz kurbanı olan Marla’nın, yaşasak ne olur ölsek ne olur felsefesi zemininde, hiçbir şeyi bastırmayan ve hiçbir şeyden kendisini sakınmayan tarzı, E. Norton’ı bastırmaya çalıştığı cinsel ve saldırgan içgüdüsel dürtülerinden kaçamaz hale getirir.

Marla’nın, E. Norton’ın obsesif biçimde kendisini yalıttığı içgüdülerine tekrar kapılmasını tetiklediğini filmin ilerideki sahnelerinden anlıyoruz. Marla’dan önce duygularından ve insanların hayvani denebilecek tüm özelliklerinden kendisini soyutlamış biçimde yaşayan E. Norton, Marla ile tanışması sonrasında, Marla gibi sadece her şeyi kaybettiğinde özgür kalabileceği kanısına vararak, kendisini “özgürleştirmeye” karar verir. Bu kararı uygulayabilmesi, ancak kişiliğinde oluşacak bir çözülme sonucunda yarattığı, başka bir kişiliğin iradesi altında olacaktır. Bu durum, çoğul kişiliğin klinik görünümündeki gibi, alter-ego ile yan yana yaşanan bir tablonun ortaya çıkmasına neden olur. Bu duruma füg[1] demek zordur çünkü füg dönemi boyunca birincil kişilik kendisini hiç göstermez, tamamen ikincil kişilik sahnededir.

E. Norton bu çözülmeyi bir iş gezisi nedeniyle yaptığı uçak yolculuğu sırasında, her şeyden kurtulmayı ve içinde olduğu uçağın düşmesini hayal ettiği bir anda yaşar. Herkesin çocukken var olduğuna inandığı, hatta onunla konuştuğu, yenilmez bir kahramanı vardır. Belki de böyle bir çocukluk kahramanının geri dönmesi gibi, Tyler Durden (Brad Pitt) da bundan sonra, alter-ego olarak, kendisinin tam zıddı bir ikiz gibi E. Norton’ın yanında dolaşacaktır. Bu yolculuk dönüşünde, kendisini özgürleştirmenin ilk adımını, evinin kundaklanmasıyla kendisini bağlayan evinden ve ev eşyalarından kurtularak atar. Daha sonraki sahnelerde, kundaklamayı kendisinin tezgâhladığını anlıyoruz. Özgürleşmenin sonraki adımı ise içgüdüsel dürtüleri alabildiğine salıvermektir: Şiddet, cinsellik, kurallara karşı çıkmak, kısacası canı ne isterse anında onu yapmak. Çalıştığı şirkette, müdürünü şirketin sırlarını açıklamakla tehdit ederek, “harici danışman” olarak bordroda tutulan ve işe hiç gelmeden maaşını alan bir konuma gelir. Ardından sıra diğer insanları özgürleştirmeye gelmiştir. Yaşamından bunalmış, yabancılaşmış insanlarla dolu metropollerde insanlar fareli köyün kavalcısının peşine takılan fareler gibi, şiddet uygulama yoluyla kudret sahibi olma hissinin sunduğu cazibeye kapılarak, Tyler’ın peşine takılırlar. Büyük şehrin bir hiç haline gelmiş insanlarının kişilik bulma süreçleri filmde şöyle anlatılır: “Hiçbir şeyi doğru dürüst yapamayan, başarısız ezik tezgâhtar, yakındaki restoranın garsonunu ezerken tanrı gibiydi. Dövüş Kulübü’ne geldiği ilk gün bir adamın poposu hamur gibidir, birkaç hafta sonra ise demir gibi olur.”

Kısa süre önce, kapitalizmin yarattığı anlamsız dünyanın acı çeken zavallı bir bireyi olarak yaşayan E. Norton, kısa sürede her tarafa, hatta emniyet örgütünün bile içine kök salmış bir terör örgütü oluşturup başına geçmiş olduğunu ve örgütünün toplumu sarsacak terör eylemlerini hayata geçirmesine ramak kaldığını anlayınca altüst olur. Bu noktada filmi seyredenler de “Acaba terör örgütlerinin hücreleri de böyle mi oluşturuluyor?”, “Bu nedenle mi yakalanan teröristlerden hiç doğru bilgi almak mümkün olmuyor?” gibi soruların akıllarına gelmesiyle altüst olurlar.

Evet bu filmi basitçe, zavallı bir metropol insanının acıklı hikâyesi olarak okuyabiliriz, ancak insanın aklına başka soruların takılmasına neden olacak başka birçok saptama bizi rahat bırakırsa. Terör suçluları ve siyasi cinayet faillerini her gece evimizde TV ekranlarından seyrettikçe, sanki bu filmde gördüklerimizle gerçek hayatta yaşadıklarımız arasında adlandıramadığımız birçok ortak nokta varmış hissine kapılıyoruz istemeden. Filmde mantar gibi biten ve örgüte katılmaya can atan insanların çokluğuyla, toplumsal ve siyasi hayatımızın doğal bir parçası gibi algılamaya başladığımız katillerin çokluğu tesadüfi bir benzerlik mi? Filmde Tyler’ın kahramanlaşması ile günümüzde siyasi cinayet faillerinin, terör örgütü üyelerinin baş tacı edilip kahramanlaşmaları arasında bir bağ var mı acaba? Gerçek hayattaki terör örgütü üyeleri de filmdekiler gibi tutarsız, doğruyu söylediğinden hiçbir zaman emin olamayacağınız, gerçek kişiliklerini bir türlü anlayamayacağınız kişiler değil mi? Acaba gerçek hayattaki saldırganlar da filmdekiler gibi “özgürleştikten” sonra mı başı sonu belli olmayan karanlık bir planın sorgulamayan tetikçileri oluyorlar? Yeni Dünya Düzeni denen şey, büyük şirketlerde kadrolu çalışıyor gibi görünen ama aslında görevi tetikçilik olan beyaz yakalı “harici danışmanlarla”, kadrosu dolmuş şirketlerin oluşturduğu, sivil demokrasi kılıfı altında had safhada saldırgan, silâhlı adamlarla dolu bir düzen mi? Hangi şirket, sırlarının saklanması karşılığında 50-100 kişilik “harici danışman” kadrosu beslemeye razı olmaz? Bir şirket çalışanı olarak ülke içi ve dışında çok daha rahat hareket etme şansınız da olur. Dikkatle baktığımızda toplumların giderek sadece yumrukla değil, kimi zaman kibarca söylenmiş sözlerle, kimi zaman paranın, sahip olunan mevkiinin gücüyle, kimi zaman da siyasi ve bilimsel gücün kullanılması ile birilerini ezmeye çalışan bireylerle dolu, sanki bir Roma dönemi gladyatör arenasına benzediğini görmüyor muyuz?

Bu sorular kafamızı kurcalarken Ergin Yıldızoğlu’nun 23 Aralık 2009 tarihinde Cumhuriyet’te yayınlanan yazısındaki 2012 filmi ile ilgili saptamasına bakalım: “Aşamayacağı sorunlarla yüz yüze gelmiş bir kapitalist uygarlığın dünyasında, kendisi ile en yakın hizmetçileri dışındaki herkesin temizlenmiş olduğu yeni başlangıçlar arzulayan bir egemen sınıfla karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor.” Dikkatle bakıp düşününce bu saptamaya katılmamıza neden olabilecek birçok şeyi fark etmemiz mümkün aslında. Egemen sınıfların işi her zamankinden daha zor. Kontrol altına almak ve yönetmek zorunda oldukları nüfus milyarlarla ifade ediliyor, Roma döneminde ya da Ortaçağ’daki gibi birbirinden kopuk, az sayıda insanın yaşadığı bir dünyada değiliz. Büyüdükçe çözülemeyecek sorunları da çoğalan megapollerde yaşayan milyonlar hem refah hem de servete ortak olmak istiyorlar. Metropollerde yaşayan yabancılaşmış bireylerin şiddete her zamankinden daha çok eğilimli olmaları da cabası (1). Daha da kötüsü, bu şiddet eğiliminin egemen sınıflara yönelmesi an meselesi, bunun engellenmesi egemen sınıfların en önemli önceliğidir belki günümüzde. Öfkeli kalabalıkların bugüne dek yapılmış her şeyi yerle bir etmesi an meselesidir diye korkuyor belki egemenler. Bu yığınları artık cadı masalları, engizisyon, cehennem korkusu ile sindirmek de pek olası gibi görünmüyor.

Korku, hayatın her anında var olan bir duygu. Yok edemediğiniz ve yönetmekte güçlük çektiğiniz yığınları daha çok korkutmak, onları daha rahat yönetebilmenizi sağlar mı? Toplumu sindirecek düzeyde bir korku yaratırsanız işe yarayabilir, deniyor. Naomi Klein’in “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi” adlı yapıta gönderme yapan Ergin Yıldızoğlu’na yine kulak verelim: “Krizlerin kapitalizmin tıkanıklıklarını açıcı özellikleri de olabiliyor. Pinochet darbesi (ilk neo-liberalizm deneyimi), 12 Eylül darbesi (Türkiye’de Özal reformları, dışa açılma), Yeltsin’in parlamento saldırısı (korsan özelleştirmeler), 11 Eylül İkiz Kuleler (Afganistan, Irak savaşları), tsunami ve Katerina kasırgası (kıyı şeridinin alt sınıflardan temizlenerek büyük sermayeye açılması). Bu tür olaylar halkın bilincinde bir şok yaratıyor. Egemen güçler o güne kadar halka kabul ettiremedikleri ekonomik, siyasi programları, bu şokun ardından hayata geçirebiliyorlar.” Bunlara, ülkemizde yaşanan terör ortamı ardından gerçekleştirilen 12 Eylül darbesini, 1999 depremi ile 2001 krizi ardından uygulanan yapısal reform programlarını da ekleyebiliriz. Birileri dünyayla, kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor mu acaba? Thomas Friedman ne diyor: “İster gerçek olsun ister gerçek gibi algılansın, sadece bir kriz gerçek bir değişiklik doğurur. Yani yarat krizi, yap yağmayı. Büyük bir kriz beklenir ya da yaratılır, vatandaşlar krizden bocalamış bir haldeyken özelleştirmeler ve sözde reformlar kalıcı hale getirilir.” (2)

Bunlardan sonra şunu anlamaya başlıyoruz: Toplumları sarsacak, büyük terör eylemlerini, ekonomik krizleri, toplumsal provokasyonları gözünü kırpmadan uygulayacak tetikçilere ihtiyaç var. Hatta toplumu, beklenen doğal afetlerden daha da çok etkilenir hale getirecek bir altyapıyı hazırlayacak yönetici tetikçilere de, gerçek bilgiyi maskeleyip toplumu yanlış yönlendirecek bilim adamı tetikçilere de. Öyle ki, büyük depremler üreteceği belli olan fay hatlarının üzerine yığınları oturtacaksınız, ülkelerin ekonomik altyapılarını sarsıcı krizler yaratmaya uygun hale getireceksiniz, savaşları başlatabilmenizi ve sürdürmenizi sağlayacak biçimde toplumu sarsacak terör eylemleri yapacaksınız. Demek ki kapitalist modern toplumların en büyük ihtiyacı, bu saldırıları gözünü kırpmadan uygulayacak tetikçilermiş.

Yabancılaşmış bireylerle dolu toplumlarda tetikçi olmaya aday bol miktarda birey olduğunu Dövüş Kulübü bize öğretiyor. Bu adayların şiddet uygulama yoluyla istenen kıvama getirilmeleri gerektiğini de yine bu filmi seyrederken anlıyoruz. Bu öyle bir kıvam ki, adayın elindeki her şeyi, manevi değerleri de dâhil olmak üzere alarak bir Marla haline getirecek bir kıvam. Tetikçi adayına öyle bir şiddet uygulayıp ezeceksiniz ki, elinde ne bir değeri kalsın ne de kendisine bir saygısı kalsın. Ama gösterilecek hedefe saldırmak için gerilmiş bir yay gibi beklesin. Düşünmeden saldıracağı o hedefin nezdinde, aslında nefret eder hale geldiği, aşağılanmış, hiçleştirilmiş, zavallı hale gelmiş kendiliğini yok etsin. Yani tetikçi adayı öyle hırpalanmalı, zedelenmelidir ki artık nefret eder hale geldiği kendisi ile yüzleşmeye katlanamaz olsun. Dövüş Kulübü’nün üyeleri de kendileri ile yüzleşemez hale gelmişlerdir, nefret ettikleri o kendiliği ortadan kaldırmak istemektedirler ve bu amaçla hem yeni bir kimlik yaratarak ona sığınmakta hem de nefret ettikleri asıl kimliği başka hedeflerin nezdinde yok etmeye çalışmaktadırlar. Filmin başlangıçta yarattığı hiçleştirici (nihilistik) hava da bir boşluk oluşturarak seyircileri içine çekmesi bakımından seyircilere benzer bir süreç yaşatıyor: “En büyük buhranımız hayatımız, bir süre sonra herkesin hayatta kalma olasılığı sıfıra yaklaşıyor,” gibi süslü saptamalar seyredenlerde, “Haydi coşkuyla ölüme koşalım” (M.İ.) psikolojisi de yaratmıyor değil.

Şehirleşme ile birlikte hızlanan anomi yani yabancılaşma, bireylere kendilerini bir hiç olarak, değersiz ve aşağılanmış hissettiren sürecin düğmesine basan en önemli etkendir. Tetikçi olmak ise, bir hiç olma konumundan çıkarak, toplumların kaderini ve gündemini belirleyecek güce ulaşma ve hatta her gün medyada yer alacak derecede meşhur olma yolunda iyi bir fırsat sunmuyor mu? Biraz düşününce gündemimizi işgal eden birçok meşhur insanın bu yolun yolcusu olduğunu göreceksiniz. Aslında her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor galiba. Her şey gözümüzün önünde olup biterken bizler de filmdeki karakter gibi ikiye bölünmüyor muyuz? Bir tarafı ile gerçek olayların edilgen kurbanı, diğer tarafı ile de başına örülen çorapların içyüzünü Hollywood filmlerinde izleyip de bunları birbiriyle ilişkilendiremeyen seyirci olarak. Son söz olarak, bu tetikçileri kim yetiştiriyor diye sorarsanız, bu soruya bu ürünlerin yüksek teknoloji ürünü olduğunu ve ülkemizin bu yüksek teknoloji düzeyine henüz ulaşmamış olduğunu söyleyerek cevap verebilirim.

[1] Psikolojide, bir insanın geçmişinden kaçarak, kendine tamamen yeni bir kimlik oluşturup yepyeni bir hayat şekli edinmek suretiyle yaşaması. Latince “kaçmak” anlamına gelen fuga sözcüğünden gelmektedir.


Kaynakça:

(1) Mutluhan İzmir, Yabancılaşma ve Şiddet İlişkisinin Psikodinamiği, Bilim Ve Ütopya Sayı:182, Ağustos 2009, s: 35-41.

(2) Zülal Kalkandelen, Cumhuriyet Pazar Dergi, 6 Nisan 2008.