Doğu ve Batı

Sayı 83 – Kasım – Aralık 2018

Aşağıdaki metin, Senail Özkan’ın “Goethe ve Mevlana” ve “Aşk ve Akıl” adlı eserleri ile Goethe’nin Doğu Batı Divanı adlı eserinden derlenmiştir.

 

1753 yılında Voltaire: “İnsan, filozof olarak şu yer küre üzerinde olup bitenleri bilmek istiyorsa bakışını bütün sanatların beşiği, Batının her şeyini borçlu olduğu Doğuya çevirmek zorundadır,” diye yazar. Bugün düşün alanında kendisini hor gören Doğu, üzerindeki ölü toprağını silkinip atmalı ve her iki anlayışı bir etmek suretiyle insanlığa yeni bir boyut kazandırmalıdır. Böylelikle Doğu uygarlığına hâkim olan sezgi ile Batı uygarlığının akıl gücü bütünleşecek ve gezegenimizin ortak aklı tıpkı bir insan gibi bu ikisinin üzerinde eylemeye ve hüküm sürmeye başlayacaktır.

 

Batı uygarlığına en derin etki yaratmış şairlerden olan Goethe, kendi uygarlığının ürünleriyle beslenmekle yetinmemiş ve yönünü Doğuya çevirmiştir. Şiirlerinde hem dünyevi hem de mistik aşkı konu alan Goethe’nin Doğuya ilgisi Hammer’ın tercümeleri sayesinde başlar. Hammer–Purgstall, İstanbul’da diplomat olarak görevli olduğu yıllarda İran’ın ünlü şairi Hafız’ın divanını Türkçeye çevirmiştir. Daha sonra Viyana’ya gittiğinde “Doğuyu Sevenler Cemiyeti”ni kurar. Bu sevgi onu ölmeden mezar taşını yaptırarak üstüne adını “üç dilin tercümanı Yusuf Hammer” olarak yazdıracak kadar etkilemiştir.

 

Hafız’ın şiirlerini okuyan Goethe kendi şairliğinden şüphe edecek kadar büyülenir ve sonuçta bu etkiyle “Doğu Batı Divanı”nı yazar. Hegel, Goethe’nin bu eseri için “şairane bir panteizm, dini şiir, mistisizmin ruhu” tanımlamasını yapar.

 

Goethe “Faust” adlı eserinde yer alan “Mutlu Özleyiş” şiirini,

 

“Hafız, bilgisizler değerli incinin kıymetini ne bilsinler?

İri incini kıymet bilenlerden başkasına verme!”

 

Diyen Hafız’dan esinlenerek yazmıştır:

 

“Yalnız bilgeye söyle, kimseye değil,

Zira nadan kalabalık alaya hazırdır.”

 

Mevlana ise bu duyguları şu dizelerle dile getirir:

 

“Pişkinin halinden anlar mı ham,

Söz kısa kesmek gerektir vesselâm…”

 

Goethe’nin, Hafız’a duyduğu hayranlığı Mevlana için aynı ölçüde bulamayız. Mevlana’nın eserlerinde kullandığı benzetmeleri karmaşık bulduğunu söyleyerek onu şöyle eleştirir:
“Celaleddin Rumi realitenin problemli zemininde sıkıntılı hisseder kendini ve batıni ve zahiri muammaları zihni yoldan, zekâ yoluyla çözmeye çalışır; o yüzden eserleri yeni çözümler ve yorumlara muhtaç yeni muammalardır.” diyerek onun sonunda varlığın birliği (vahdet-i vücut) fikrine sığındığını söyler.

 

Oysaki tercümelerinden çok etkilendiği Hammer, Mevlana için “Doğunun en büyük mistik şairi, sufilerin kâhini, vecdin bülbülü” tanımlamasını kullanmaktadır.

 

“Dinle neyden nasıl hikâyet eder,

Ayrılıklardan şikâyet eder…”

 

Diyen Mevlana’nın, kamışlığından ayrıldığı için gözyaşı döken ney mecazına karşılık, Goethe şeker kamışından yapılan kalemini konuşturur:

 

 

“Bir kamış boy atar çıkar

Dünyaları tatlandırmak için!

Benim de kamış kalemimden

Tatlı nağmeler dökülsün.”

 

Mevlana’yı en iyi yorumlayanlardan biri olan İkbal ise kamışlıktan ayrıldığı için gözyaşı döktüğü söylenen neyin aslında ağlamak yerine gülmesi gerektiğini gözler önüne serer:

 

“Uyanık gözümüzün aslı nedir?

Görme zevkinin şekil alması.

Kamışlıktan uzaklaşınca ney mesut oldu;

Musiki, zindandan kurtuldu!”

 

Mesnevi’ye “Dinle!” diye başlar Mevlana. Anlamak için önce bebeğinki gibi uzun bir dinleme süreci olduğundan bahseder. Goethe ise “Düsturlar ve Refleksiyonlar” adlı kitabında “İnsan ancak anladığı şeyi duyar” diyerek duymak ve anlamak arasındaki ilişkiyi ortaya koyar.

 

Mevlana için mikro kozmostan makro kozmosa kadar her şey sema halindedir. Arı bal yapmak için dans eder, kalp sedefotu tohumu gibi aşkın ateşinde raks eder. Onun için tüm yaratıklar daha üstün bir hakikatin etrafında pervanedir. Sema onların ebedi varoluş ve yok oluş maceralarının manifestosudur.

Goethe bu dansı “Mutlu Özleyiş” adlı şiirinde şöyle anlatır:

 

“Dünyadaki raksların hepsi

Sadece semavi raksın bir koludur.

Hayattaki raksların hepsi de,

Ruhun raksının bir dalıdır.”

 

Goethe’nin “Doğu Batı Divanı”nda yer alan “Tavus Kuşu Tüyü” adlı şiiri, Şeyh Sadi’nin “Gülistan” adlı eserinden esinlenmiştir: Goethe’nin hocası Herder, “Doğu Şairlerinden Seçmeler” adlı eserinde bunu kaleme alır:

 

“Kur’an sayfaları arasında bir tavus teleği vardı ,
Ey mağrur, dedim, bu makam senin için yüksek!
Cevap verdi; güzel suretin gittiği her yer ,
Onun makamıdır; herkes ona lâyık görür bunu.”

Goethe, açılan tavus kuşu kanatlarında gördüğü gözü, yaratanın âlemleri kuşatan bakışına benzetir.

 

“Neşe ve hayretler içinde gördüm ki

Bir tavus teleği Kur’an yaprakları arasında,

Yeryüzünde oluşan pek değerli hazine

Hoş geldin bu mukaddes yere!

Nasıl donanmışsa gökyüzü yıldızlarla

Allah’ın azameti de idrak edilir minik varlıklarda bile.

O’nun âlemleri kuşatan bakışı

Şu tavus kanadında remiz edilmiştir,

Ve hafif tüylerin süslediği,

Şu kuşun kanadını taklide

Teşebbüs etmedi krallar bile.

Tevazu ile sevin şöhretine!

Bu kutsal yere layıksın böylesine.”

 

Hallac–ı Mansur’un, “İdrakin Tasini” adlı eserinde kullandığı pervane mecazı Doğu ve Batıda birçok şair tarafından benimsenmiş ve kullanılmıştır:

 

“Pervane sabahlara kadar

Mum ışığının etrafında uçar,

Sonra dönüp gelir hemcinslerine

Anlatır onlara mutluluğunu latif sözlerle

Sonra özenerek ermek için kemale,

Nice cilveli güzelliklerle birleşir.”

 

“Mum ışığı bilgisidir hakikatin.

Sıcaklığı hakikatidir hakikatin,

O’na erişmekse Hakk’ın hakikati…”

 

Goethe, “Mutlu Özleyiş” şiirinde yalnız bilgeye söyle derken Hafız’dan esinlenmişken bununla birlikte asıl konu edindiği Hallac’ın pervanesidir. Kendisinden önce birçok Doğu şairinin kullandığı bir mecaz olan Hallac-ı Mansur’un ateşe atılan pervanesini övmekle başlar:

 

“Hayat dolu olanı övmek isterim;
Aleve atılıp ölmeye hasret duyanı.”

 

Mevlana ise pervane mecazını kullanırken daha bütünsel bir açıdan yaklaşır ve o, pervanelikle yetinmez:

 

“Mestim, asma bağıyım, cendere ve üzümün şırasıyım

Hem mumum, hem mumun etrafında uçan pervaneyim.”

 

İslam tasavvufunda çok önemli bir yer tutan, “ölmeden önce ölmek” anlayışını bildiği anlaşılan Goethe, ışığa susamış pervaneye seslenir:

 

“Daha anlamamışsan bunu,

Şu hakikati: Öl ve ol!

Bil ki ham bir misafirsin ancak,

Şu karanlık yeryüzünde…”

 

Ölümü asıl vatanına dönmek olarak gören, öleceği günü düğün gecem diye nitelendiren Mevlana için ölüm yok olmak değil, şeker kamışının şekere dönüşmesi gibidir:

 

“Hangi tohum yere ekildi de çıkmadı?

Neden insan tohumu hakkında yanlış zanna düşersin?”

 

Nietzsche, insanın iki hiçlik arasında kıvrılmış bir soru işareti, bir muamma olduğunu söyler. İsmail Emre için ise insan “iki yokluk arası güya bir varlık”tır. Mevlana da yokluk üzerinde durur ve der ki:

 

“Nerede yokluk fazlaysa orası Tanrı tezgâhıdır, Tanrı işi oradadır.”

 

Bu tezgâh ve dokuma mecazı Goethe ve Rückert’te de karşımıza çıkar:

 

“İşte böylece zamanın gürültülü tezgâhında çalışır,

Ulûhiyete canlı libaslar dokurum…”

(Goethe)

 

“Bir halıyı andırır hayatım benim

Ve hiç durmadan dokur onu elim;

Neresinde dokunursam dokunayım,

İster alt kenarında ister üst,

Nihayet birçok küçücük iş,

Birleşir sessizce,

Külli bir eser doğar, büyüdükçe.”

(Rückert)

 

Goethe’nin “Vuslat” adlı şiirinde üç dinin yaratılış teması işlenir. İncil’de başlangıç kelâm (logos), Tevrat’ta ise ışık olarak geçer. Kuran da yaratılışı “O, ol der ve olur” diyerek söze dayandırmaktadır.

 

“Dünya en ıssız ve en derin yerinde

Uyurken Tanrı’nın ebedi sinesinde

Emretti, hazırladı o ilk anı

Yüce bir yaratma arzusu ile

“Ol!” emrini verdi.”

 

Meister Eckhart der ki: “Tanrı bir sözdür; konuşulmayan bir söz… Kim söyleyebilir ki bu sözü?

 

Mevlana da susmanın önemini şu sözlerle belirtir:

 

“Sen susar, konuşmazsan, senin sözün O’nun sözü olur.”

 

Goethe’nin “Vuslat” adlı şiirinde Tanrı’nın ebedi sinesinde bir ide, bir fikir olarak uyuyan evren, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim” kutsi hadisiyle örtüşür. İbn-i Arabi de âlem yaratılmadan önce Allah’ın bilgisinde idi derken onunla aynı anlayıştadır.

 

Tevrat’ta ise Tekvin (Yaratılış) bölümünde  “Ve Allah dedi, ışık olsun ve ışık oldu,” der. Goethe bunu şöyle anlatır:

 

“Işık doğdu evvela; böylece dağıldı

Karanlıklar ürkerek ondan.”

 

Yaratılış, ışık ve rengin ortaya çıkışıdır. Goethe’ye göre renkler karanlığın arka planında oluşur. Şimdiye kadar hiç kimse ışığı görmemiştir, görünen sadece renklerdir. “Renkler Teorisi” adlı kitabının girişinde de göz ile ışığı ilişkilendirir:

 

“Olmasaydı gözlerimiz ışıktan

Göremezdik hiçbir vakit güneşi,

Bizi hayran bırakmazdı her ilâhi olan şey

Olmasaydı içimizde Rabbin kendi kuvveti… “

 

“Doğu Batı Divanı”nda “Hz. Muhammed’in Nağmesi” adlı şiirinde onu kayalıklardan fışkıran bir neşe pınarı olarak tanımlar ve şiiri şöyle sonlandırır:

 

“Ve böylece bütün kardeşlerini,

Evlatlarını, hazinelerini,

Neşe saçan kalbiyle

Götürür bekleyen yaradana…”

 

Sufilere göre Tanrı, evreni hem bilinmek, hem de sevilmek için yaratmıştır. Ve yaratılışın gayesi olan vuslat, aynı isimli şiirde şu sözlerle anlatılır:

 

“Ve şimdi ise sevebilirdi yeniden,

Evvelce ayrı düşen birbirinden.”