Doğa Gizleri ve Bilimin Ulaştığı Yeni Sınırlar

Sayı 1 - Aydınlanma Sorunu

1990’lı yıllarda başlayan on yıllık süre, çeşitli bilimsel disiplinlerde çalışma yapan araştırmacılar tarafından BEYİN devri olarak nitelendirilmektedir. Kuşkusuz, insanın beyin işlevlerinin anlaşılması için, kısa ve sınırlı bir zaman diliminin önerilmesi bizlere çok iddialı gelebilir.

Ancak 1910’larda doğabilim araştırmacılarının süperiletken maddeleri keşfiyle başlayan süreç, giderek gelişmiş ve 1980’lerin başında, süperiletkenlerle yapılan aygıtların tıpta önemli uygulama alanları bulmasıyla, asırlardır çözülemeyen gizlerin bilimsel, evrensel ölçülerde güvenilir biçimde anlaşılması mümkün olmaya başlamıştır.

1990’lar da, süperiletken teknolojisindeki gelişmeye paralel, bilim tarihindeki ilerleme hızına göre hızlı bir evrimleşme sürecinden sonra özellikle insan beyninin çalışma mekanizmalarıyla ilgili hem morfolojik, hem de metabolik bilgilerin elde edilmesi mümkün olmuştur.

Bu bağlamda, beyne ilişkin şuurluluk hali (consciousness), geçici ve uzun dönem hafıza (short and long term memory) , duygusal veya fiziksel travmaların selebral kortex’de (celebral cortex) yarattığı değişimlerin algılanması, kalıtımsal veya DNA’da sonradan oluşan (oluşturulan) kusurlu özelliklerden ileri gelen birçok olgunun canlıya zararsız biçimde ve invitro yöntemle saptanması, MRG ve MRS yöntemleriyle mümkün olmuştur.

Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ve Magnetik Rezonans Spektroskopisi (MRS) yöntemleriyle elde edilen verilerin güvenilir olmasının nedeni, bunların hassasiyet derecesinin, bugüne kadar bilinen, doğanın sınırlarından örneğin, elektronun yükü, Planck sabiti gibi büyüklükler (sabitler) cinsinden ifade edilebilmiş olmasıdır(1).

Böylece, kaynağı hangi tür devinim olursa olsun (biyomagnetik, enzim salgısındaki değişim, travmatik, kalıtsal vb.) beynin verdiği ve en fark edilmeyeceği zannedilen her tür respons (cevap) MRG ve MRS cihazları yardımıyla aracısız olarak (doğrudan) algılanarak kaydedilebilmektedir (Colorcoded mapping) (2).

MRG ve MRS cihazları esas itibarıyla, düzgün (üniform) magnetik alan uygulayan bir süperiletken magnet ve SQUYD adı verilen ve ‘süperiletken kuantum girişim aygıtı’ olarak adlandırılan bir dedektörden (algılayıcıdan) oluşmaktadır. Elde edilen çıktıların Furier analizleri yapılarak bu bilgiler sayesinde canlı organizmada oluşan tüm magnetik alanların 10-14 Tesla duyarlığında ve canlı organizmaya zararsız biçimde ölçümü mümkün olmuştur (3). Dünyanın magnetik alanının, yaklaşık 10 -5 Tesla olduğu hatırlanacak olursa, bu değerden bir milyar defa daha küçük olan verilerin değerlendirilebilmesiyle bilimde varılan noktanın önemi tahmin edilebilir.

Doğayı anlamada, hem tanık (gözlemci), hem yargılayan (savcı), hem de yargılanan (sanık), daha da öte, bütün olaylara karar verme misyonu olan insan aklını, işlevsel olarak ise insan beynini laboratuarda inceleyerek, elde edilen bilgilerin, doğaya ait temel sabitler cinsinden ifade edilebilecek kadar tam ve açık olarak belirlenebilen (precise, defınite) hale gelmiş olması gerçeğinden, “aydınlanma” sorunsalını aydınlatmak amacıyla yararlanılabilir.

Bu bağlamda, insan aklını öne çıkaran felsefelerin bilimi getirmiş olduğu bugünkü noktada, yapılan bilimsel deneylerin sağladığı güvenilir verileri değerlendirmek suretiyle, insan beyninin doğasına gidilerek, aklın paradigmalarını sorgulamada kullanılacak yöntem bilimsel olmalıdır. Batıda 17. yüzyılda bilimde, bir sonraki asırda da felsefede başlayan aydınlanma sürecine rağmen, günümüzde aynı süreç, temelindeki dinamik olma özelliği nedeniyle tüm dünyada ve ülkemizde yine günceldir, gündemdedir.

Aydınlanma, insanın tüm yaşamına en yüksek bilgi ve sezgi yetisi olan us’un bütünüyle egemen olmasıdır. Kavramlarını ilkeler altında birleştirme kabiliyeti olarak tanımlanan ‘us’ sayesinde, çağdaş ve özgürlükçü görüşleri üretebilen ve benimseyen topluluklar oluşturabilir. Burada us’a düşen görevin zorluğu çok açıktır. Zira us ve anlık özgür olmalıdır, daha ötesi, edinimlerini insanın tüm yaşamına egemen kılabilmelidir. Bu noktada, bilgi ve özgürlük iki temel unsur olmakla beraber, özünde birinin diğerine pozitif veya negatif geribesleme (feedback) yapması nedeniyle tek bir etken halinde, özellikle sosyal olayları inceleme sürecinde zorlukların yaşanmasına neden olmaktadır.

Bundan da öte, kendini özgür kılmayı başaramamış bazı akıllar, kendilerini vesayetten kurtarıp özgürleşmeyi sağlayamadan, daha kolay olanı, yani başka akıllara egemen olmayı seçmektedir. Ne yazık ki bu etki, toplumda tahmin edildiğinden hızlı ve kolay yayılmaktadır.

Başka akıllara kolaylıkla egemen olunmasının başlıca nedeni, bedenen doğal erginleşme sürecini tamamlamış pek çok insanın, anlık akıl ile yetinip us’a ulaşmak için gereken çabayı gösteremeyecek kadar tembel ve duyarsız olmasındandır.

Aslında insanın, kendi aklının vesayet altında tutulmasını tercih etmesi? Yani zihnen erginleşmeyi seçmemesi, en az enerji isteyen, en kolay, bu nedenle fizik yasalara göre enerjetik açıdan maalesef en olası haldir.

Aydınlanma yolunda mutlak gereken us sahibi olmak ise, zahmetli, çaba ve enerji isteyen bir çeşit üst enerji düzeyidir. Bu nedenle, us kavramı bana, süperiletim (mükemmellik) halini çağrıştırıyor. Zira her ikisinde de mükemmele ulaşmak için enerji ve emek gerektiren zorlu bir sürecin aşılması söz konusu.

Bu sayede varılan seviye, bugüne kadar bilinen fizik yasalarının aksine, düzensizliğin ölçüsü olan entropinin azaldığı, en dingin ve kusursuz (düzenli) hale tekabül etmektedir. Cansız maddeler için, insanlar tarafından meydana getirilebilen bu mükemmellik neden insanın kendi özünde oluşmasın?

Aydınlanma yolunda varılacak en önemli ilk aşama, gerçek us sahiplerinin, hiç kimsenin aklına vasi olmağa kalkışmadıklarının anlaşılması olabilir. Zihnen sığ ve ham olarak kalmakta direnen asalak beyinlerin, kendi akıllarına yönetici olarak kabul ettikleri kişiler tarafından, sadece onların çıkarlarına göre yönlendirilip kullanıldıklarının anlaşılması ise bir başka adım olacaktır.

Laboratuara alınan insan beyninde, onun doğasına has standartlar denilebilecek, bir çeşit spektrumların belirlenmesi acilen gereklidir. Burada gündeme getirilebilecek konulardan ilki, beyindeki işlevleri nedeniyle Hippocampus, Corpus Coallosum ve Thalamus’ a ait MRS’lerin öncelikli olarak incelenmesi olabilir. Zira, örneğin Thalamus, beyne gelen birçok bilginin irdelenelerek gerekli bölgelere dağıtıldığı bir çeşit ilk istasyondur. Beynin bu bölgesine ait MR sonuçlarının incelenerek, toplumumuzda çok bilinen bir hastalığın tanısı veya genetik kökenli ise erken tanısı mümkündür.

Hippocampus ise uzun süreli hafızadan (longterm memory) sorumludur. ‘Working memory” denilen anlık (akıl) ise, uzun süreli hafızadan gerekli bilginin geçici olarak kopyalanmasıdır.(4) US’a ulaşma süreci için büyük önemi olduğuna inandığım Corpus Coallosum ise beynin iki lobu arasında bilgi akışını sağlayan geniş bir sinir ağı bölgesidir.

Burada söz konusu edilen ve edilebilecek, beyne ait diğer bütün işlevlerin, kalite ve fonksiyonlarını haritalayacak bilimsel u imkanlar, çağımızda hizmete sunulmuş olduğundan, bu bilgilerin sentezlenmesinin, aydınlanma sürecini hızlandıran ve aydınlatan evrensel sonuçlar vereceği kanısındayım.

Elde edilecek verilerin özellikle ve öncelikle, büyük kitleleri idare etme konumunda bulunan kişiler temelinde ele alınmasının, bilimin evrenselliği ışığında insanlığı aydınlatacağı umuduyla.

Referanslar: 1) Superconducting Technology, K. Fossheim (1992) World Scientific 2) “Proceedings of the Intemational Society for Magnetic Resonance in Medicine”, Vo1.2, 11991230, April 1218 (1997), Vancouver, B.C.Canada 3) “High Temperature Superconductivity”, T.P. Shean, Plenum Press (1994) 4) Scientific American, August (1997), s.5863