Diri Diri Gömülüş

Kaygı - Kış 2016

Her işte tanrıların dediğini yap ki, bir daha bölünmeyesin ve sevgi yolu ile ilk bütünlüğünü yeniden bulasın. Kimse sevgiye karşı koymasın. Ona karşı koyan, tanrıları düşman eder kendine. Sevgi ile barışıp uzlaştık mı bizi bütünleyecek sevgilileri de bulur, mutluluğa erişiriz; bu da az kişiye nasip olan bir şeydir”.

                                                                                                                                                                Platon, “Şölen- Dostluk”

 

İnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil daha çok uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, daha çok uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. İhtiyaç duyduğu şey her ne pahasına olursa olsun gerilimi boşaltmak değil onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir anlamın çığlığıdır.

                                                                                                                                     Victor Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı”

 

 

Sadık Acar’a

Diri diri gömülüş”, isimli öykü 19. yüzyılın sonu Amerikan edebiyatının klişelerinden Edgar Allan Poe’nun ilk defa 1842’de The Philadelphia Dollar Newspaper’da yayımlanan bir öyküsüdür. O sıralar halk arasında -basının da desteğiyle devam eden- ölmeden evvel gömülme konusu oldukça yaygındı. Bütün bu furyaya Poe’nun öykülerinde sık rastlanan ve özel ilgi alanlarından olan “Ölüm eşiği” ya da “Çizginin ötesi” merakları da eklenince “Diri diri gömülüş”ün yaratımı için koşulların oldukça elverişli olduğu görülmektedir. Biçim itibarıyla -parodi- niteliğinde değerlendirilen öyküde, “anlatıcı” aynı zamanda Poe’nun geliştirdiği yeni bir anlatıcı tiplemesinin de habercisidir. O zamana kadar ironik ve şehirli olan 18. yüzyıl kahramanı, 19. yüzyılın takıntılı anlatıcı – kahramanına dönüşmüştür. Bu noktada dönemin sosyolojik yapısına değinmekte fayda var.

Sanatçı bu dönemde toplumun nabzını da çok iyi tutuyordu. Amerika o yıllarda hızla gelişiyordu. Bilimsel buluşlar, spritüalizme duyulan ilgi, eğitimle beraber batıl inançların yıkımı, melodrama ve olağanüstü olaylara susamış bir toplum, kitap okuyanların artışı ve bilinmeyenin çekiciliğini içine alan toplumsal tutku… Gökçen Ezber, konuyu şu şekilde saptamaktadır:
Edgar Allan Poe bir romantiktir. Dolayısıyla sürekli egzotik olana tutkundu; demokrasiye karşı ise mesafeliydi. Onun, Amerika karşıtı olduğu söylenememektedir ancak Amerikan ruhunu derinden yansıtacak eserler verme konusunda da öncü olduğu kesindir. Çünkü derin endişeler ve ruhsal güvensizlik Amerika’da Avrupa’dakinden çok daha önce ortaya çıkmıştı. Çünkü Avrupa’da sağlam ve karmaşık olan sosyal yapı daha oturmuş ve güvenliydi. Amerika’da ise bunun yerine geçecek bir güven duygusu yoktu; herkes kendi için yaşamaktaydı. Poe, kendini geliştirmiş insanı anlatan Amerikan rüyasının görünmeyen kısmını doğru biçimde aktarmış ve maddeciliğin, aşırı rekabetin nelere yalnızlık, yabancılaşma ve yaşam içinde ölüm şekillerine mâl olacağını göstermişti.

“1900’lü yılların ortaları Amerika’nın kendi gerçeğini aradığı bir dönemdi ve bu gerçek yalnızca doğada değil doğaüstünde de aranıyordu. Geniş halk kitleleri, bilinmeyene, doğanın ötesi olarak tanımlanarak, insan düşüncesi tarafından işlenmeye kapatılmış doğaüstü olaylara karşı büyük bir ilgi ve merak beslemeye başlamıştı.

Tüm bu yargılara günümüzde varmak çok kolaydır, fakat o dönemde, tüm bu sürecin içinde yaşayan, çevresinde olup bitenlere tanıklık eden birinin, yaşadığı dönemi böylesine bir yalınlıkla betimleyebilmesi kendisinin, içinde yaşadığı toplumun, kendi toplumunun dünya üzerindeki konumunun ve işlevinin ayırdında olması, sık rastlanılan bir durum değildir. Poe, işte tam da bu nitelikleriyle, yani yaşadığı toplumun nabzını tutmayı başarmış olması sayesinde adını ölümsüzleştirebilmiştir. “Bay Valdemar Olayındaki Gerçekler” adlı öyküde işlenen ölüm teması, okurlara yalnızca ölüm temasını ele alışını farklı kılan, Poe’nun tüm bu sıra dışı, doğaüstü ya da gotik unsurları, geniş kitlelerin dikkatini çekebilen popüler bir çerçeve içine yerleştirebilmesidir. Öykülerindeki insanların çoğu, genelde yazıldıkları dönemde yaşayan orta sınıfın insanlarıdır.”

“Bay Valdemar Olayındaki Gerçekler”adlı öyküde,ölüm anında hipnoz edilen yaşlı ve hasta adam ile onu hipnoz eden doktor, okurların gözlerinde canlandırmakta zorluk çekmeyecekleri tiplemelerdir. İşte bu gerçek yaşamın içindelik ve dışındalık, yani gerçek ve kurmaca okurlara aynı anda sunulduğunda, ortaya kısa öykü türünün tanımına da çok uyan bir dinamizm çıkmaktadır. Bu dinamizm, Poe’nun başka öykülerinde de görülmektedir.”[1]

Poe, öykünün başında toplumca maruz kalınan felaketlere gönderme yapar ve örnekler verir. Daha sonra kuramsal olarak kullandığı edebi tekniklerinden birinin safına geçerek, bunların bir kurmaca olarak ele alındığında okuyucuya irite edici geleceğinden ve üstelik acının kalabalıklarla duyumsanan değil, bireysel bir deneyim oluşundan dem vurarak bireye yönelir. Böylelikle bireyden yola çıkarak evrensel bir korkuyu gündeme taşımayı hedefler.

Başlarken, öncelikle yukarıda da belirttiğimiz gibi öykünün başında anlatıcı, gerçek olay ve deneyimleri aktarmıştır. Bunlar ölümden sonra gerçekleşen yaşam belirtileri ve kayda geçen trajik vakalarla ilgilidir. Poe öyküde, hem konuya ilgisini ve konu ile ilgili meraklarını hem de okuyucunun arzusunu şöyle dile getirir:

“İnsanın yaşayabileceği en korkunç durum ise hiç şüphesiz diri diri gömülmektir. Bunun sık sık yaşandığını ise aklı başında hiç kimsenin inkâr edeceğini sanmıyorum. Yaşam ile Ölüm’ü ayıran sınır belirsizdir. Birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını kim bilebilir? Bazı hastalıklarda bütün yaşam belirtilerinin kaybolduğunu, ama sonra canlılık belirtilerinin tekrar ortaya çıktığını biliyoruz. Bunlar o akıl sır ermez mekanizmadaki duraklamalardan başka bir şey değildir. Bir süre sonra görünmez gizemli bir ilke, o büyülü, irili ufaklı dişli çarkları tekrar harekete geçirir. Gümüş sicim sonsuza dek bırakılmamış, altın kâse onarılmaz şeklide kırılmamıştır. Ama bu duraklama esnasında ruh nereye gitmiştir?” [2]

Bu girişten sonra Poe konuyu bireyler nezdinde gündeme getirerek arka arkaya olmuş vakalardan örnekler sıralar ve bunları genel hatlarıyla anlatır. Burada ölümden sonra devam eden kas hareketlerinden, kataleptik nöbetlerin ya da laterji vakalarının yol açtığı kazalara ve otopsilerde yaşanan sıra dışı olaylara kadar örneklerde bulunur. Fakat vaka örnekleri ilerledikçe alttan alta bunların anlatıcının da takıntıları ve ilgileri arasında olduğu gibi bir şüphe de okuyucuda uyanmaya başlar. Derken anlatıcı kendinden bahsetmeye başlar:

“Yıllarca tuhaf hastalık nöbetleri geçirdim. Doktorlar hastalığımın ne olduğunu anlayamadıklarından katalepsi deyip işin içinden çıktılar. Bu hastalığın sebeplerini ve ne olduğunu değilse de, belirtilerini artık iyice biliyoruz. Nöbetlerin şiddeti değişir. Hasta en ağır letarji türünde bazen sadece bir gün hatta daha da kısa bir süre kendinden geçer ve dıştan hareketsiz görünür. Ama nabzı hala hafifçe artmaktadır; vücudu tamamen soğumaz; yanaklarının ortasında hafif bir kırmızılık kalır; ve dudaklarına ayna yaklaştırınca, hafifçe soluk aldığı görülür. Genellikle diri diri gömülmekten sadece arkadaşlarının bu katalepsi nöbetlerinden haberdar olması, bunun yarattığı şüphe ve en çok da çürümenin belirmemesi sayesinde kurtulur. Hastalığın ilerleyişi neyse ki yavaştır. İlk belirtiler belirgin de olsa düzensizdir. Nöbetler giderek şiddetlenir ve süreleri uzar. İşte diri diri gömülmenin önüne geçen temelde budur. İlk nöbetini çok şiddetli geçiren talihsizler genellikle mezara konur.

Benim hastalığım da tıp kitaplarında bahsedilenlerden pek farklı değildi. Bazen, görünürde hiç sebep yokken yavaşça kendimden geçmeye başlıyor, bir yarı- baygınlık haline giriyordum. Acı hissetmiyor, kımıldayamıyor, daha doğrusu düşünemiyor, ama yaşadığımın ve çevremdekilerin uyuştukça farkında oluyordum.” [3]

Anlatıcı böylece gittikçe daha fazla saplantılı hale gelir. Korkularıyla ilgili gördüğü rüyaların etkisinde uzun süre kalır, sinirleri giderek daha da bozulur, evinden uzaklaşmamaya çalışır, eğer bir nöbet geçirirse yakınlarının kendisini bırakmayacaklarına dair yeminler alır ama yine de ikna olamaz.

Sonunda kendince önlemler almaya başlar. Yeraltı aile mezarlığının kapılarının içeriden de açılabilmesi için düzenekler kurar, tabutunu yumuşak kumaşlarla kaplatır ve bol hava delikleri açtırtır, mezarlığın tavanına büyük bir çan kurdurtur; çanın ipini de tabutun içerisine bağlar, tabutun yanına yiyecek içecek kapları koymayı da ihmal etmez derken benzeri birçok önlemi geliştirir.

Anlatıcı bir gün yine bir katalepsi nöbeti geçirir. Gözlerini açtığında ortalık karanlıktır. Bileğinde çan ipini bulamaz. Sert bir zeminde yatmaktadır. Yüzünün on beş santim üzerinde sert bir yüzey durmaktadır. Haykırmak için bağırmaya kalktığında çenesinin bağlı olduğunu fark eder ve sonunda var gücüyle yapabildiği kadar çığlıklar atmaya başlar. Derken etrafından sesler gelir: Hey! Kim var orada! Bu da nesi?! Çık şuradan! Kedi gibi ne bağırıyorsun?.. gibi.

Olay şöyle aydınlanır: Virginia Richmond civarında arkadaşıyla beraber tekne gezisine çıkarlar. James Nehri’nin birkaç mil ötesinde avlanırlar. Akşam vakti ise fırtına çıkar. Yakınlardaki balıkçı barınağına sığınıp, demirli olan bir yelkenlinin içinde geceyi geçirmeye karar verirler. Kahramanımız teknenin bir insanın gireceği kadar olan kuşetinde uykuya dalar. Yatmadan öncede alışkanlık olarak başına mendil bağlamıştır. Derin uykudan aniden uyanınca dar kuşette olduğunu anlayamaz ve yaşadığı şokla hafızasının geri gelmesi biraz uzun sürer. Kokladığı yoğun küflü toprak kokusu da nemli yüklerden gelmektedir. Çığlıklarını ise oradaki hamallar duyar ve onu kuşetten çekerler.

Sonrasında anlatıcıda önemli değişiklikler olur. Yaşadığı bu deneyim, en korktuğu şeyin başına gelmesi duygusu onda köklü bir dönüşüme sebep olur. Bundan sonrasını şöyle aktarır:

“Ama çektiğim acılar gerçekten diri diri gömülsem çekeceklerimin aynısıydı. Korkunç- anlatılamayacak kadar iğrenç acılardı. Ama bana bir faydası oldu bu acıların. Bu aşırı uçları yaşayan ruhum acılardan tiksindi. İçimi bir sakinlik, bir huzur kapladı. Sık sık dışarı çıkmaya başladım. Canla başla spor yaptım. İçime doyasıya temiz hava çektim. Ölümden başka şeyler üstüne düşünmeye başladım. Tıp kitaplarını açmaz oldum. “Buchan”ı yaktım. “Gece düşüncelerini” okumaz -küf kokulu mezarlıkları düşünmez- bunun gibi korkunç öyküleri dinlemez oldum. Kısacası yeni bir insan olarak insanca yaşamaya başladım. O önemli geceden sonra mezardan hiç korkmaz oldum ve bu korkumla birlikte katalepsim de geçti. Belki de bu hastalık korkumun sebebi değil sonucuydu.

Bu acılarla dolu dünya bazen en mantıklı bakışla bile cehennem gibi görünür. Ama insanın hayal gücü Carathis değildir ki bu cehennemin tünellerinde cezalandırılmadan gezinebilsin. Mezara ilişkin sayısız iç karartıcı korkuların hepsine de hayali olarak bakamayız ne yazık ki. Ama tıpkı Afrasiab’a Oxus’a yaptığı yolculukta eşlik eden iblisler gibi, uyumaları gerekir- yoksa bizi yerler, Onlar uyumalıdır, yoksa biz ölürüz.”[4]

Anlatıcı öncelikle korkularını besleyen unsurları birer birer yok eder. Bunlar arasında edebi ve entelektüel ilgilerini dahi korkularının yönlendirdiğini görürüz. Daha sonra bedeni ve doğa ile daha yakın ve aktif bir ilişki kurarak kendi bütünlüğünü bulmaya başlar. Bununla kalmaz, sık sık dışarı çıkarak hayatla da ilişki kurmaya başlar. Poe aynı zamanda toplumsal bilinçdışının dehşetine de göndermede bulunmuştur. Bu yüzden öykünün sağaltıcı ve sosyal yaşama yön verici bir özelliğinin de olduğunu söyleyebiliriz.

Anlatıcıyı bu noktaya getiren nedenlere değinilmemiştir. Kimliği, ne iş yaptığı konusunda bir bilgimiz yoktur. Ancak kendi merkezindedir ve yukarıda da değinildiği gibi kendi için yaşayan Amerikalılardan birisidir. Ve kurtuluşunu da kendi kendine, bireysel çabasıyla sonuçlandırmıştır. Böylece kendinin bir başka boyutuyla yeni bir tanışma sürecine girmiştir. Engin Gençtan kaygının nedenleri ile ilgili şunları söylemektedir:

“Hangi biçimde yaşanırsa yaşansın kaygı ve buna eşlik eden çaresizlik duyguları, günlük yaşamın sorumluluklarını üstlenebilmek için gerekli beceriyi geliştirememiş ve gerçek benliğine yabancılaşmış olmanın belirtileridir. Bu becerilerden yoksun bir insan hazırlıklı olmadığı yarışmalı bir dünya içinde kendini güvensiz ve yetersiz hisseder. Esasen çocukluk yıllarından bu yana var olan hafif ve sürekli kaygılar, günlük yaşamda ortaya çıkan yeni durumların yarattığı ek zorlanmalar karşısında yoğunlaşabilir. Kaygılı insan genellikle çevresindekileri de bıktırdığı için aradığı sevgi ve destekten de yoksun kalır. Bu ise çaresizliğinin ve esasen denetiminde güçlük çektiği olumsuz duygularının daha da pekiştirilmesine neden olur. Zaman zaman yaşadığı bazı olaylarda insanları gereğince sevemediğini fark edebilirse de bunu görmüş olmanın yarattığı suçluluk ve insanları yitirme paniği bu gerçeği hızla bilincinden uzaklaştırmasına neden olur ya da insanları sevememesini haklı gösterecek gerekçeler bulur.

Bir insanın kaygılarından kurtulabilmesi için tek yol, kendi varoluş sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Bu sorumluluk gerektiğinde başka insanların desteği ve yardımını alabilmeyi de içerir. Ne var ki, çaresizlik duygularından kaynaklanan aşırı bağımlılık eğilimleri ve bunun sonucunda oluşan kızgınlık, kaygılı insanın kendisine verilen desteği değerlendirebilmesini güçleştirir. Bir başka deyişle, kaygılı insan vermeyi de almayı da beceremez. Verilenle yetinmeyip tüm sorumluluğun çevresindeki insanlar tarafından üstlenilmesini bekleyebilir. Bir insana yaklaşabileceğini fark ettiğinde, çocuksu bir bağımlılığı ve çaresizliği yaşamaya başlayabilir. Bazen ise tam karşıtı bir tepki oluşur. Artan çaresizliği ve bağımlılığı, diğer insanların benliğine mal olarak yok olma kaygılarının yaşanmasına neden olabilir. Bu kez seçilen yol, diğer insanlar tarafından yutulmamak için bağımlılık eğilimlerinin ve çaresizlik duygularının tümden yadsınması olur. “[5]

Anlatıcının yaşadığı şok sonrası attığı ilk adım, Gençtan’ın değindiği gibi kendi varoluş sorumluluğunu üstlenmek olur: “Çektiğim acılar gerçekten diri diri gömülsem çekeceklerimin aynısıydı” diye bir cümle kurar. Bir yerde aslında yaşarken de ölüydü; diri diri gömülmüştü. Hayatla ve kendiyle olan ilişkisi kısıtlıydı. Yaşadığı deneyim, içinde bir armağan gizli olarak, ona her şeyi yeniden değerlendirme ve keşfetme imkânını sunmuştu. Yani tecrübe, hayatına bir potansiyel ile beraber gelmişti. Dinnur Karabulut, Heidegger felsefesinde “kaygı”nın yerini incelerken -deneyimin- taşıdığı bu potansiyel hakkında şunları söyler:

“Heidegger kaygı deneyimini potansiyel bir aydınlanma hadisesi olarak kabul eder. Heidegger’e göre bir kişi kaygıyla bütün varlığını tekrar değerlendirebilir ve ulaşabileceği bütün imkânları yeni baştan görebilir. Kaygı halindeyken her şey önemini kaybetmiş gibi görünür. Kaygıdaki garip his, diğer ruh durumlarının tecrübeleriyle karşılaştırılamayacak derecede insan egzistansının şuurunu tamamıyla ve kalıcı olarak bozacak olmasıdır. Diğer tüm tecrübeler dünya içinde olmakla ve zamanın sürekliliğinde mevcuttur. Heidegger kaygı tecrübesini iki şekilde tasvir eder. Bunlardan birisi her zamanki tecrübelerimiz olan bir huzursuzluk ve belirsizlik hissi ve bunu engellemek için alışık olduğumuz günlük işlere kaçış şeklinde beliren normal tepkidir. Daha az sıklıkla görülen diğeri ise bizim normal varlık duygumuzu bozan yoğun, yıkıcı ve besbelli bir hisle tanımlanan kaygı şeklidir. Bu ruh durumu dünya ve kendimiz hakkındaki çıplak gerçeği açığa sererek bizim bütün alışıldık dünyadaki varolanları algılama tarzlarımızı söker atar. “Heidegger dünyevi endişeler ve önyargılardan arınarak felsefî düşünceye yaklaşma olarak gördüğü bu tecrübeyi filozof olmak için kesinlikle gerekli görür.”[6]

Anlatıcı yaşadığı deneyimden sonraki halini hem yeni hem de insanca bulur. Yani önceki durumunu insanlıkla ve onunla ilişkili eylem ve değerlerle bağdaştıramamaktadır. Gerçekten de aşırı uçları yaşayan ruh dengeye kavuşur. Mezarlıklardan korkmaz olur, bilinçaltı dönüşür ve korkularına bağlı sağlık sıkıntıları da son bulur. Herkesin başına gelebilecek ölümle ilgili bazı istisnai korkular ise normal düzeye geriler. Sorumluluğu tamamen alışı çok dikkat çekicidir. Bu süreçte kendinden başka hiç kimseden bahsettiğini görmemekteyiz. Çözüm ise eylemde ve harekette bulunmuştur. Bir başka deyişle anlatıcı yaşamı yeniden yaratır. Bir diğer varoluşçu düşünür Jean-Paul Sartre konuyla ilgili şunları söyler:

“İnsan kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendi yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır; yani hayatından, edimlerinin (fiilerinin) toplamından ibarettir.”[7]

Başta değindiğimiz Poe’nun bireyciliğinin bir benzerini Sartre’da buluruz. Sartre’a göre insan kendi kendini seçtiğinde bütün insanları da seçmiş olur. Olmak istediği kimseyi yaratırken herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlar. İnsan hep iyi olanı ya da iyi olduğunu sandığını seçer. Herkes için iyi olmayan şey kişi için de iyi olamaz. Yani kişi kendini seçtiğinde “insan”ı seçer. Bu yüzden anlatıcı hem kendiyle hem de hayatla temasını özellikle arttırır. Onun için “Sık sık dışarı çıkmaya başladım” derken hayatla kopardığı teması yeniden kurduğunu belirtmesi oldukça yerinedir. Canla başla spor yaparak ciğerlerine doyasıya oksijeni yani hayatı çeker.

Belki de sorun başından beri uzlaşamadığı “gerçeklikle” ilgiliydi. Çünkü bir yerde “Bu acılarla dolu dünya bazen en mantıklı bakış açısıyla bile bir cehennem gibi görünür” diyerek hayatı nasıl algıladığını ortaya koyar. En mantıklı bakış açısıyla yaşamı yadsıdığını belirterek manen aslında bir ölü olduğunu açıklamış olur. Yazar, öyküde hem fiziksel hem de ruhsal olarak diri diri gömülüşü ortaya koymuştur. Sonucunda da kendi ruhu ve hayat tarafından nasıl cezalandırıldığını da söylemenin bir aşırı yorum olacağını düşünmüyorum. Ve yaşadığı sıkıntıların hepsi bir çeşit tepkiydi, ruhunun ve hayatın tepkisi. Çünkü sürecin sonunda bir barış ve uzlaşma göze çarpar. Ve bunun tek belirleyicisi eylem – sorumluluk, hayata katılımdır. “İnsanın hayal gücü Crathis değildir ki, bu cehennemin tünellerinde cezalandırılmadan gezinebilsin” diyerek kendi ölçüsüzlükleriyle de yüzleşir ve bunlarında sorumluluğunu alır. Son noktada ise İran destanı Şahnâmedeki kötülük karakterlerinden olan Afrasiyab’a gönderme yaparak vesveselerini ona yolculuğunda eşlik eden iblislere benzetir: “Uyumaları gerekir yoksa bizi yerler. Onlar uyumalıdır, yoksa biz ölürüz.” Anlatıcı, onlar uyumazsa tükeneceğimizden, onlar uyumazsa yaşam gücümüzü yeniden yitireceğimizden haber verir.

Kaynakça:

http://acikerisim.bingol.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11472/253/Kayg%20%20Kavram%20.pdf?sequence=1

http://www.flsfdergisi.com/sayi17/85-100.pdf

http://adumilas.adu.edu.tr/web/catalog/file_download.php?file_id=2875

http://www.ethosfelsefe.com/ethosdiyaloglar/mydocs/12-18-Erdm-Anksiyete.pdf

http://acikerisim.bingol.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11472/253/Kayg%20%20Kavram%20.pdf?sequence=1

http://ontodergisi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=29&Itemid=117

http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/hgdmakale/2010-2/12.pdf

http://www.usemb-ankara.org.tr/ABDAnaHatlar/Edebiyat.htm

http://www.karakutu.com/karanln-kysndaki-deha-edgar-allan-poe/

Giovanni Scognamillo, Dehşetin Kapıları, Mitos Yayınları, 1994

Charles E. May, Edgar Allan Poe, Öykü Üzerine Bir İnceleme, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010

Edgar Allan Poe, Bütün Hikâyeleri, İthaki yayınları, 2010

Engin Gençtan, İnsan Olmak, Metis yayınları, 1983

Giovanni Scognomillo, Korkunun Sanatları, İnkılap Kitabevi, 1996

Francis O’Gorman, Kaygı- Edebi ve Kültürel Tarihi, T.C İstanbul kültür Üniversitesi Yayınevi, 2016

Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, 1997

Karakalem, sonbahar 2007

K, sayı:44, 3 Ağustos 2007

Victor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, Okuyanus yayınları, 2014

Ahmet Ümit, İnsan Ruhunun Haritası, Everest Yayınları, 2012

Jiddu Krishnamurti, Korku Üzerine- Toplu Eserleri 6, Ayna yayınevi, 2001

Jean Paul Sartre, Varoluşçuluk, Say yayınları, 1996

Platon, Şölen- Dostluk, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2012

http://viraverita.org/yazilar/heideggerin-varlik-ve-zamanda-tarihle-imtihani


Dipnotlar:

[1] http://www.karakutu.com/karanln-kysndaki-deha-edgar-allan-poe/

[2] Edgar Allan Poe, Bütün Hikâyeleri, s: 555-556

[3] Edgar Allan Poe, a.g.k, s:560-561

[4] Edgar Allan Poe, a.g.k, s: 565

[5] Engin Gençtan, İnsan Olmak, s:93- 94

[6] http://adumilas.adu.edu.tr/web/catalog/file_download.php?file_id=2875

[7] Jean- Paul Sartre, Varoluşçuluk, s: 56