Dil ve Felsefe*

Sayı 57 - Şubat-Mart 2015

Bedia Akarsu’ya göre “Dünyayla bağlantıyı kuran dilinin içten gelişmesi engellenmiş bir ulusun, düşünmeye dayanan felsefe alanında başarı sağlayamayacağı açıktır.”[1]

Antik Yunan düşüncesinde “LOGOS”, bir yandan “söz”, “dil” demektir; diğer yandan ise “düşünce” ve “akıl” demektir. Burada yapılan, bir sözcüğe farklı alanlardan gelen anlamları yükleme çabası değil, farklı alanlar arasında ilkesel bir anlam birliği kurma çabasıdır. Felsefe bir kavram dilidir, bu anlamda felsefe bir üst dil olarak dillerin dilidir. Her dilde, o dil yoluyla felsefenin kavramlarını kurmak olanaklıdır. Bu nedenle, diller felsefe yoluyla, ortak anlam bağlarıyla birbirine içten özsel bağ kurar. Böylece ayrı ayrı kültürlerden yola çıkarak evrensel bir insanlık uygarlığına yükselme olanağı vardır.

Bir sözcüğün “biçim” ve “anlam” olarak iki yanlı olduğunu ve sözcüğün en küçük anlamlı söz birimi olduğunu ilk kez ileri süren Aristo’dur. Felsefe, düşüncenin olası bütün devinimlerinin ortaya konduğu bir disiplindir. Bu nedenle, dil de felsefe yoluyla yetkinleşmede en yüksek konumuna gelir. Felsefe yapan diller onu kullanarak bilinçleri de geliştireceğinden, kaçınılmaz olarak o dile iye toplumlar uygarlıkta ileri gideceklerdir.

Günümüzde yazılı dilin sözlü dile göre daha güçsüz olduğu savunulmaktadır. Bir dili yazmak, dilin kendi kendine yabancılaşması, yaşama gücünü yitirmesidir. Yazın yapıtları birer çözümleme nesneleri değil, bir tür konuşan metinler olarak ele almak gerekir. Bunun için yorumlama gerekir. Yorumlama, yazılı dilin güçsüzlüğünü ortadan kaldırıp, yapıta yeniden konuşma boyutlarını kazandırır. Habermas’a göre yorumlamada bir konuşmanın oluşturulabilmesi, yorumcu öznenin metnin bireyselliğini (öznesini) açığa çıkarabilmesine bağlıdır. Çünkü yazın yapıtı, insanın yarattığı bir şey olarak, insana ilişkin bir öznel boyut taşır. Bu boyut ‘anlam’ boyutudur. Özellikle metinleri anlama girişimi felsefede yorumbilim (hermeneutik) olarak adlandırılır. Yazınsal metnin yorumunda yapılan iş, bize uzak, anlamca karanlık olan bir metni anlaşılır kılmaktır. ‘Çeviri’, yorumbilimde temel bir durumdur.

Yorumbilim, 18. yüzyılda Schleiermacher, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başlarında Dilthey, günümüzde ise Heidegger, Gadamer, Habermas gibi düşünürlerce geliştirilmiştir.

Schleiermacher, dünyayı anlamanın anahtarı olarak ‘dil’i göstermiştir. Yorumbilimin çağdaş çizgisini ise Dilthey belirlemiştir. Bu çizgi, insanın kendisini tarihsellik içinde kavraması olarak özetlenebilir.[2]Yaşam bütünlüğü, Dilthey’e göre, bireyin başkaları ile olan ilişkilerinin bütününden başka bir şey değildir. Kendimiz hakkındaki bilince de ancak ‘başkaları’ aracılığıyla ulaşırız. Başka bir deyişle, bilincimiz bir ortamdan başka bir şey değildir. Tinsel dünya, bir olgu dünyası, bir empirik gerçeklik alanı değil, bir ‘anlam dünyası’dır. ‘Anlama’, tinselliği kavrama biçemi ve yöntemidir. Her tarihsel dönemde yaşamanın belli değerleri içerilmiştir ve tarihin tüm olayları bu değerler çevresinde dolanır. Bir tarihsel döneme damgasını vuran değerler ise, o dönemin anlamlarının taşıyıcısı olarak dilde saptanabilir. Bu nedenle tinsel bilimlerin ana malzemesi, her zaman, dilsel ürünler olarak ‘yazılı-yapıt’lar olur.

Dilthey’e göre tinsel bilimler, insanın kendisi hakkında bir anlama ulaşması gibi pratik bir amaca hizmet eder. Bu nedenle tinsel bilimler, doğa bilimlerinden daha önceliklidir. Tinsel bilimler tarihseldir, çünkü insan kendini ancak tarihte tanır.[3]

Dilthey’e göre gerçeklik bilince bağlıdır; bir şeyin ‘benim için’ orada olduğu bilincine. Bilinçten bağımsız olarak var olan her şey bilinç için var olmadıkça gerçeklik düzeyine yükselemez. Bu nedenle ‘gerçeklik’, kendini kavramsal ayrım ve bağıntılar içinde ‘benim-için-varolma’ ve bilinç halinde gösteren şeydir. Bu ‘benim-için-var olma’, genellikle ‘gerçeklik-indeksi’nin yaşantısıdır.

‘Ben dediğimizde,’ diyor Dilthey, ‘özbilincin oluşmuş ve tamamlanmışlığının söylenmesi değil, dil içinde var olan ve konuşan ile kendisine seslenilen arasındaki bir ilişkinin aydınlatılmasını söylemiş oluruz’.

Tinsel yaşam da dil aracılığıyla kurulur. Tin kendi yaşamına, kendini dışlaştırarak ve bu dışlaştırmalar üstüne yansımalı düşünce ile kendine dönerek sahip olur. Tinin bu oluşum süreci insanlık tarihiyle bütünleşir. Bu nedenle, toplumsallaşmış bir bireyin her günkü varoluşu, hep bu ‘yaşam-dile getirme-anlama’ bağlantısı bağlamı içinde devinir.[4]

Bilmek, anlamak, değerlendirmek hep bir ‘dile-getirme’dir; nesne, olay ve olguları yeniden üretme, onları dil ortamına taşıma ve yeniden yapılandırmadır.

Betimleme-tanımlama-açıklama sürecinde ‘açıklama-olarak-bilmek’, bir nesneyi ya da olayı ‘genel bir yasa’ altına almaktır. ‘Anlamak-olarak-bilmek’ ise daha derin bir olguyu gösterir; gerçekliğin bir özneye, onun yaşam bağlarına açılması; insanın gerçekliği tüm yaşam olanaklarıyla kucaklaması anlamanın yoludur. Bir başkasını anladığımızı söylediğimizde, onu kendi duygu ve düşünce dünyamızda yeniden kurmayı söylemiş oluruz. Bu bir yorumlamadır; biz çevremizi ve birbirimizi sürekli yorumlamalar yoluyla yaşarız, kendimiz hakkındaki bilincimizi de yeniden kurarız ve değerlendiririz. Bu anlamda kendini anlama da bir ‘dile-getirme’dir, bir yorumlamadır. Anlama yaşamsaldır, tüm edimlerimiz ve bütünsel kimliğimizle oluşturulur.

Sanat eserleri, bilimsel, felsefi eserler hep birer yapıdırlar. Dolayısıyla bir eseri yorumladığımızda onu yeniden yapılandırmış oluruz. Her bilme edimi aynı zamanda bir yaratmadır. Anlama yaratma demektir. Anlam yaratma süreci, tinin kendini nesneleştirme sürecidir. Bir yapıdan başka bir yapıya geçmek, aynı zamanda bir yapı sökücülüğü gerektirmektedir. Bir yapıyı sökmeksizin ondan başkasına geçmek ve ilerlemek olanaksızdır.

Nermi Uygur’a göre; dil, hangi dil olursa olsun, bir çeviridir. Her dil dile getirdiği şeylerin bir çevirisidir; çeviri dile dilce varoluşunu sağlar. Dil hep var olanı dile çevirmez, var olanın istediklerimizi de, gerçekleştirmeyi tasarladıklarımızı da dil yapıtlarına yansıtır. Anadil, günlük dilimizdir, özel dillerle işimiz bittikten sonra onun alışkanlığında dinleniriz.[5]

* Us Düşün ve Ötesi Dergisi, 3. sayı, Dil Sorunu, “Bak şu söze ne ediyor!” yazısından alıntılanmıştır.

Dipnotlar:

[1]  Bedia Akarsu, Wilhelm Humboldt’da Dil-Kültür Bağlantısı, Remzi Kitabevi, 1984

[2]Dilbilim ve Dilbilgisi Konuşmaları-I, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1980

[3]  Doğan Özlem, Metinlerle Hermeneutik, İnkilâp Kitabevi, İstanbul, 1996

[4]  Nermi Uygur, Dilin Gücü, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1984

[5]  George Thomson, İnsanın Özü, Payel Yayınevi, İstanbul, 1987