Değerli Oku-Yorumcu…

26 Ekim 2016
Sayı 11 - Nisan 2011

Bugün şunu görebiliyoruz ki; fizik biliminde de tıpkı diğer konularda olduğu gibi “anlaşıldığınız kadar anlatmış” oluyorsunuz ve aslında sır şuradadır ki; “anlaşıldığınız kadar da anlamış” oluyorsunuz. Fizik, doğa demek olduğuna göre ve insanın bir yönü doğada bulunduğuna göre, fiziği anlaması kadar doğal bir şey olamaz. Fiziği veya (bir ekleme yaparsak) matematiği anlatan, karşısındakiler tarafından ne kadar anlaşılamıyorsa, o kadar doğallıktan uzaklaşıyor demektir. Burada uzmanlıkları ve uzmanlık dilini tabii ki göz ardı etmiyorum, ama uzman ya da üstat olan bu konuyu herkese anlatabilecek kadar ustadır, demektir. Gerçek ilim adamlarının, anlattıklarını bütün insanlara iletmek ve duyurmak istemeleri de bu görüşümü desteklemektedir. 

Sıradan insan yoktur; aslında her bir insan biricikliği ve kâmil olabilme potansiyeli ile yücedir. Öyleyse, seçkinlerin anlayabileceği iddia edilen fizik ve matematik konularının çok az haber ve biraz da anlama isteğiyle kavranılmaya başlanabileceğine örnekler vermeden önce, “hiç matematik bilmeden fizik yapılamaz mı” sorununa değinelim. Evet, kanaatimizce yapılabilir, zaten yapıldı da. Söylencelere (mitoloji) bakılması bu sözümüzü doğrulayacaktır. Fritjof Capra’nın ‘Fiziğin Tao’su isimli eserinde bu sözlerimize destek olduğu görülebilir. Zaten, fizik bilimine inisiye olmanın yöntemi; anlayış sahibi olabilmek için arınma, samimiyet ve irade birliğidir. Matematiğin kendine has bir doğası vardır, ama fizik bilimi olarak doğa üzerinde de görülebilir. Ve yaşam üzerinden bütün matematik anlatımlarını yapabiliyor olmamız gerekir. Yaşam esastır. 

Belki aramızda hiç duymayanlarımız da olabilir; Pythagoras teoremi veya Euclid’in kırk altıncı sorunsalı diye bilinen bir geometrik bağıntı vardır. Bir zıt çiftinin arasındaki ilişki ile ilgilidir. (Matematikten haberdar olanlar için ara not: 2 boyutlu Euclid düzlemindeyiz.) Zıt çifti denilince genellikle birbirinin olumsuzlayanları ve uyuşumsuzlukları olan şeyler akla gelir ki böyle düşünülürse, bizce zıtlık değil, aslında aynılıktan söz edilmiş olunur. Zıtlıktan kasıt, en az bir ilişkisi bulunan ve bu ilişkilerindeki zıtlıklarında uyuşumlu olan, bu uyuşumun sonucunda kendilerini aşabilen ikiliklerdir. Zıtların biri kaldırıldığında diğerinin de varoluşundan bahsedilemez. 

Erillik ve dişillik bizim söylediğimiz anlamdaki zıtlık örneğidir. ‘Beden’ üzerinden eril ve dişil unsurların ilişkisi ‘cinsel’ birleşmeleridir. Eğer dişil bedeni ‘yatay’ bir çizgi ve eril bedeni de ‘düşey’ bir çizgi ile zıtlar olarak alırsak, René Descartes’ın adıyla anılan ‘Kartezyen’ koordinat sisteminin iki boyutlu bir düzlem üzerindeki sembolik gösterimini elde etmiş oluruz. Yani hep ‘x’ ekseni diye bilinegeleni ‘dişil’ ve ‘y’ ekseni olarak bilinegeleni de ‘eril’ eksen olarak görüyoruz. Ortak oldukları ilişki ise kesiştikleri ‘orijin’, sıfır (cifir, şifre) noktası olmaktadır. Söz konusu ‘0’ noktasının ne olduğu ile ilgili sorulabilecek soruya “her iki eksenin de bir’liğinde ortadan kaldırıldıkları hal olduğunu” söyleyerek ‘örtük’ bir yanıt verebiliriz. 

Eril ve dişil unsurların sonsuzluğunu, beden üzerinden belirlemek için ‘Anne’ ve ‘Baba’ olarak sınırlandıralım. Bu sınırlandırmanın geometrik sembolleri ise yatay üzerinde bir ‘A’ ve düşey üzerinde bir ‘B’ noktası ile belirlenen A0 ve B0 doğru parçalarıdır. Zıtlıktan geometrik olarak anlaşılması gereken de, birbiri üzerindeki izdüşümleri, yani gölgeleri ‘aşkın’ olan, sınırlandırılamayan geometrik iki unsurdur ki; geometrinin aşkın ilkesi de ‘nokta’dır. Birbiri üzerinde izdüşümü yani gölgesi olmayan iki geometrik eleman ancak birbirlerine ‘dik’ olmak durumundadırlar. 

İki bedenin aşılması da onların zıt-birliğinde yani (geometrik çizimde görebileceğimiz gibi) ‘0’ noktasında ortadan kaldırılmaları demektir ki ‘orijin’ ya da ‘merkez’ budur. 0 noktası, ilişkileri hem belirleyen, hem de ilişkilerce belirtilen merkezdir. Bu nitelik her merkez nokta için geçerlidir, çemberin merkezi ya da fizikteki ağırlık merkezi gibi söylemlerde de… 

Bu aşılmada  (dişi ilke sadece ‘Anne olarak anne’ ve eril ilke de ‘Baba olarak baba’dır olduğunda) kaçınılmaz olarak ‘beden bebek’ söz konusudur. Beden olarak bebek, ‘hem annedir hem baba’, hem de ‘ne annedir ne baba’.          

Öyleyse, beden olarak bebek, AB doğru parçası olarak, yatayda beden olarak Anne yani A0 iken, düşeyde beden olarak Baba B0 olmasıyla beraber her iki bileşen de değil, bileşkedir. A-B olarak AB’dir. Ancak ne anne, ne baba ve ne de bebek sadece beden olarak mevcut olabilirler. Bağıntıları da ‘mümkün olan ortamın’ en yüksek boyutunda kurulur. Mümkün ortam 2 boyutlu olduğundan buradan ve yaşamdaki görünüşünden hareketle, A02 + B02 = AB2 diye form vererek söylediğimiz ikili birlik ya da ‘dik üçgen’ bağıntısı vardır. Bu bağıntının temel sayısal görünüşü, yani ‘arketip’ olanı da ‘3–4–5’ dik üçgenidir. 

3 semavî olan, yani ‘Baba’ geometrideki formu üçgendir.

4 arzî olan yani ‘Anne’, geometrideki formu dörtgendir.

5 ise beş köşeli yıldıza karşılık gelir.

Ve diğer yorumlar…        

Değerli oku-yorumcu; 

Bilimle ilgili bir makale okumaya koyulmuşken böyle bir metinle karşılaşmak sizi şaşırtmış olabilirse seviniriz. Çünkü alışılagelmiş olan düzenlerdeki anlatımlar yaratıcılığı öldürür. Bir gün aynı köşede Einstein’ın anlattığı ‘Özel Bağıntılılık Kuramı’nın dik üçgen bağıntısından başka bir şey olmadığını da okursanız, umarız şaşkınlığınızı artırabilir ve engin yaratıcı gücünüzün daha da hareketlenmesine hizmet edebiliriz. 

Us ile kalın, esen kalın…