Değerler Sorunu Değer nedir?

Sayı 65 - Şubat 2016

Bir şeyi, bir olguyu özne için veya toplumsal açıdan değerli kılan nedir?

(Milliyet’in Ocak 1984’te tertiplediği “İstanbul’dan Göreme’ye Kültür mirasımız”ın korunması konulu seminerine sunmuş olduğum tebliği aşağıda veriyorum)

Tarihî değer deyiminden geçmişte meydana getirilmiş, sanat açısından değerli bir yapıt, ya da ülke bakımından önemli bir olayın geçtiği mahal anlaşılır. Biz burada yapıtlar ve bunların arasında da pek fazla irdelenmemiş bir türden söz edeceğiz.

Sanatçı ideallerini yansıtan, zanaatkâr uygulaması.

Sanatçı, yapıtında ideallerini, duygularını yansıtan, bunları somutlaştıran bireydir. Ortaya ayrıca bir de el işçiliği maharetini koyar. Giotto azizleri işleyecektir. Michelangelo da “Musa”sının saçlarından bir çift küçük boynuz belirtecektir, bu peygamberin çağında revaçta olan boğa kültünden bir anı olarak. İlki Ortaçağ’ın karanlıklarının, öbürü de Aydınlanma Çağı’nın ürünüdür. Yani bir yapıt her ne kadar kişisel bir ifade ise de büyük ölçüde sanatçının çevresinin genel anlayışından alır ilhamını.

Hegel, sanatla doğa arasındaki ilişkilerin önemini belirttikten sonra “Ancak, tinin bir yaratısı olan sanatta ifadesini bulan şey “güzel”dir; doğal güzel bu sıfata tinle ilişkileri oranında layıktır… Sanata bir nihaî amaç saptamak istenirse bu ancak gerçeğin açığa vurulması, insan ruhunda heyecana gelenin somut ve mecazî olarak temsili olabilir. Bu amaç onda tarih, din ve saire ile müşterektir…” diyor. Daha sonra da “Söylediğimiz gibi Güzellik, içerikle bu içeriğin oluş şeklinin birliğini temsil edip gerçeğin kavrama yarar hale getirilmesinin, ona intibak ettirilmesinin sonucudur. İki şey vardır: Tasarım ve Şekil; Tasarım henüz soyuttur, henüz salt şekli bulmamıştır… Tasarımın ilk şekli sembolik şekildir. Sembolik sanatta bir yandan soyut tasarım, öbür yandan da ona uymamış doğal şekiller vardır… Sembolik, ya da Doğulu sanat böyle nitelenir. Bu sanat yükseklik (ulüvv) kategorisine mensup olup yüksekliği niteleyen de sonsuzu (ebediyeti) ifade etme çabasıdır. Ama burada bu sonsuz bir soyutlama olup buna hiçbir görünürde şekil intibak edemez… Sembolik sanatı yine niteleyen bir başka şey de bunun hareket noktası olarak doğadan iktibas edilen sezgiler, doğal şekillenmelerdir… Bu sonuçlar bir anlam vermek için ona zatî, evrensel, salt tasarım ithal edilir. Doğal teşekkülleri ele almanın bu tarzı Doğu’nun pantheizmi denilen şeyi oluşturur. Bunda bir soyut ve sonsuz hürriyet cevelân eder…” diye de ekliyor.

Ünlü filozofun bu girişte aktardığımız sözlerimizin konumuzla yakından ilgili olduğunu biraz aşağıda göreceğiz. Bu konu, dinî mimarlığın ayrılmaz bir parçası olarak duracaktır hep karşımızda. Bir mimarî yapıt, ancak yaşayan bir çevre ile bütünleşerek kendini kanıtlar. Bu gerçeği çok iyi kavramış olan Koca Sinan, Selimiye Camii’ni bina ederken ona bir dinamik bütünlük kazandırmak üzere bir çarşının kurulmasını önermiş, böylece de Selimiye’nin etrafında onunla bütünleşmiş bir tarihî çevre oluşmuştu. 1960’dan beri bu çevreye bir çağdaş düzenleme getirme girişimleri birçok aşamadan geçmiş, ancak sonuç itibariyle geriye Selimiye’nin etrafında çepçevre değerlendirilmemiş bir büyük boş alandan başka bir şey kalmamıştır.

Aşağıda anlatacağımız çalışmayı desteklemek üzere kaleme almış olduğumuz bir küçük kitabın başında “Türk – İslâm mezar taşları, şekil ve ölçüleri, bunların içinde dengelenmiş çeşitli süsleme öğeleri ve taş işçiliğinin nefaseti itibariyle birer mimarî şaheseri olmanın ötesinde bütün bir inanç ve dinî düşünce sisteminin aynasıdırlar. Onlarda, altında yatan kişinin mensup olduğu sosyal grubun dünya görüşü, ahret hakkındaki ümit ve korkuları okunur. Bu itibarla bir mezarlık, paha biçilmez bir etnografya laboratuvarıdır. Ve “önümüzde bugüne kadar üzerinde az çalışılmış bir sembolizm serveti durmaktadır” demiştik.

Gerçekten, bu dünyada sonsuza dek yaşamak hayalinden geçmiş âdemoğlu, hiç değilse, öbür dünyada buna erişmek düşünü görmüş, başına diktiği şahideyi bu umudunu gerçekleştirmek üzere birtakım “sihrî” örgelerle süslemiştir. Bütün bir “dünya” oluşturmaktadır, bu şahideler.

Şimdi “korumadan gerçek amacın herhangi bir yapıtı atmosferik ve sair tahribattan esirgemenin ötesinde, onu insanların, kültürel (ve de turistik) istifadesine sunmak üzere, münasip çekici bir şekilde takdim etmek olduğunu hemen vurgulayalım.

Selimiye’nin de, kendisinden önce bina edilmiş camilerin (örneğin, Muradiye Camii) de hazireleri, yontu, mimarî şekil, sembolizm ve stilizasyon şaheserleriyle doludur. Ancak bunlar dağınık halde olup her gün daha çok kaybolmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlar. Oysa ki, Türk harsının bir yanını temsil ederler, bu yapıtlar.

Trakya Üniversitesi’nin henüz akademi olduğu 1981 yılında, Mimarlık Bölümü, Edirne Belediyesi’nin danışmanlık (fahrî) görevini de üstlenmişti. Bölümün başkanı Arman Güran hoca, en azından Koca Sinan’ın düşüncesine saygı açısından Selimiye’nin boş çevresine hayatiyet kazandırmak üzere bu paha biçilmez sanat ürünlerini, mezar taşlarını kullanarak, bunlarla bir açıkhava müzesi meydana getirmek önerisinde bulunmuş, kişisel kanımızca da çok güzel ve çekici bir ön proje hazırlayıp belediyeye sunmuştu. Belediye Başkanı Sayın Ayhan Ergin’in büyük ilgisini çekmiş olan ön proje maalesef, Ergin’in Artvin Valiliği’ne atanmasıyla uygulanma olanağından yoksun kalmıştı.

Proje, dağınık halde, bürümüş çalılıklar arasına terkedilmiş, her an yok olması melhuz bu sembolizm dünyasının çok seçkin ve orjinal örneklerini bir yandan kurtarmak, bir yandan da bu paha biçilmez malzemeyi kullanarak büyük bir kültürel (ve turistik) gereksinmeye cevap verecek bir açıkhava müzesini esas konu almıştı, Selimiye çevresini düzenleme babında. Müze dahi kendi içinde bir “külliye” oluşturuyordu, yerel renkli Rumeli köftecisi, çayhanesi, dinlenme mahalleri… ile.

Müze, her şeyden önce öğretici görevi olan bir kurumdur. Arman hocanın projesi bu ilkeyi esas almış, düzenleme buna göre yapılmıştı. Burayı gezen, bu semboller âlemiyle tanışmış olarak çıkacaktı, gezi sırasında ilgisini hep kreşendo’da tutarak.

Evet, gönül bu projenin uygulanmasını arzu ediyor. Kimden dileyelim bunu? Acaba büyük hizmetlerini şevkle sürdüren Sayın Çelik Gülersoy’a seslenmemiz münasip olur mu?