Değerler Rabbi

Sayı 97 Mart – Nisan 2021

İnsan doğayla ayrımını algıladığı andan itibaren “algısı ile algıladığı arasında” bir bağın olduğunu sezer. İlk elden duyusal bilinç düzeyinde de olsa bunun nedenlerini, gördüklerinin gerisinde neyin var olduğunun arayışına da başlamış olur.

Algının kendisi bir üçlemenin birliğidir; algılanan, algılayan ve algı. Algı, şiddeti ve biçimi ne olursa olsun daha ilkel düzeyde de olsa akla bir uyarı, baskı yapar. Ayrı ayrı görülen nesne, olay ve olgular hep göz önünde olup biter. İnsan kendisi ile kendisi dışındaki var olanlar arasında ayrım temelli bir ilişki olduğunu da görür.

Fark edilen, algılanan ve birbirinden ayrı duran tekil nesne ve olguların sürekli dönüşüyor olması, aklın önüne sonu gelmez zincirleme soru ve sorunlar kümesi yığar.

Ayrıca dönüşüm sürecinde döngülerin de olması (mevsimler, gece-gündüz vb.), kaybolanın tekrar ortaya çıkması, bunların arkasında bir bağıntının, düzenliliği sağlayan bir gücün olması gerektiği sezgisini de uyandırır.

Düşünce tarihsel evrimi yolculuğunda kendisini, sezgisini güçlendirerek, potansiyellerini derece derece açındırarak mantıksal, tutarlı sistematik düzeye kadar taşımıştır.

Daha ilkel düzeyinden günümüze kadar gelişimi sürecinde düşünce, belirli aşamalardan geçse de hepsinde ortak olan şey duyusal olanla duyular-üstü arasındaki bağın arayışı olmuştur.

Önceleri doğa nesnelerini (güneş, orman, hayvan vb.) bir tapım aracı edinirken bile bu nesnelerin kendileri doğrudan Tanrı’nın kendisi (ruh) değil, onun bir görünüşü, temsilcisi olarak kabul edilmiştir.

Bu durum özünde tinsel olanın kendini doğada sezip kendi özüne, düşüncenin sonsuz ve mutlak özgürlüğüne olan tükenmeyen yolculuğudur. Tinsel gelişim doğayı tanıdığı ölçüde kendisi ile doğa arasındaki bağıntının, onunla ayrımlı ilişkisinin bilincine varır; kendi özüne, kudretinin düşünce merkezli olduğu gerçeğine erişir.

Tin; mitoloji, din, bilim, sanat, felsefe formlarına bürünerek doğaya gömülü olmaktan sıyrılır. Söz konusu formlar doğada bulunmaz, doğa yoluyla da üretilmez. Tarihsel koşullar içinde kültürel atmosferler yaratarak hayat bulurlar; tinsel evrenin canlı formları olarak da felsefi düşüncenin anlama ve anlamlandırma çabalarına konu olurlar.

Toplumsal yaşantı kültürel atmosferi ve tinsel bileşenleri ile gerçeklik kazanır. İçinde farklı amaçların, inançların, çıkar karşıtlıklarının, tutku ve eylemlerin çatışkılı ilişkiler olduğu bütünsel ve tarihsel bir süreçten oluşur. Bireyler bu bütünlüğün atmosferi içinde kendi varlıklarını oluşturur ve korurlar.

Hem çatışkılı, hem de birlikte olmak zorunluluğu birtakım tinsel değerlerin doğmasına yol açar: adalet, özgürlük, cömertlik, dayanışma, paylaşım, vd. Bu değerler hem tümel hem de tözseldir. Tümel derken karşıtını içinde taşıdığı, edimsel olduğu ve kendine dönerek kendi kendini yetkinleştiren tarihsel bir yaşam enerjisi olduğu kast edilir.

Tözsel olması ile, her tarihsel koşulda kendini açındıran sonsuz soyut tinsel güç kast edilir. Değerler tarihsel süreçte o günün koşulları içinde şu veya bu düzeyde farklı biçimlerde nesnellik kazanırlar. Gerçeklik kazanmaları önlenemez; ancak kısıtlanabilir, geçici olarak örtülebilir, ama bu sonsuz güç (tözsellik) mutlaka kendini açığa çıkarır, dışlaşıp nesnellik kazanır.

İşlevi açısından bakarsak değer için ne diyebiliriz, nasıl tanımlayabiliriz? Buna basitçe, “suret kazanmış hakikat” demek yanlış olmaz. Eylemlere hem içerik ve yön veren hem de verecek olan potansiyel harekettir.

Söz konusu hareket gerçekleştiğinde, kuvveden belirişe çıktığında etkileri farklı farklı olur. Bunlar tecellilerdir ve sanat, hukuk, ahlaki ilke, herhangi bir eser ve ürün olarak nesnellik kazanırlar. Gerçekleşenler, nesnellik kazananlar gerçekleşme olanağının herkes tarafından yaşantılanabileceğine işaret ederler, bu nesnelliğin doğasıdır. İşte bu nesnelleşmiş işaret “değerdir”. Değer böylece koruyucu, açığa çıkarıcı, çoğaltıcı, yönlendirici bilgi-deneyim ve eserlerdir.

Bu nesnel işaretin “değer” olabilmesi için geleceğe dönük, hakka bağlı, hayata alan açıcı ve en önemlisi özgürleştirici olması gerekir. Alışılagelen bir söylemle doğru-iyi-güzel olmalı. Bu bileşenlerin içinde varlık kazanmadığı bir hakikat değer yaratamaz.

Değerin suret kazanan yanı onun tarihselliğine, eylemlerimizde bir dayanak, bir birikim, ereğe varmak için güvenilir bir deneyim olduğuna işarettir. Olgusallık farklı görünüşlerde eylemsellik yoluyla görünüş kazanır, ancak daha önce olanları birebir tekrarlamak, kopya etmek değil, başlangıçta soyut olan niyetin varlık kazanması için yeni düşünceler ve ilkeler geliştirilmesini kapsar. Onun tarihselliği, açığa çıkarıcı, çoğaltıcı, yönlendirici etkisi hayata alan açar.

Değerler dediğimizde birden çok değer olduğunu kabul ediyoruz demektir. Gerek bireysel, gerek toplumsal yaşamımızda farklı alanlar, mertebelere bağlı olarak her alanın kendine özgü değerleri de ortaya çıkar, ancak hangi alanda ve mertebede olursa olsun özü yani kavramı değişmez. Her birisi “suret kazanmış hakikat” olma belirlenimini korur.

Bu durumda şöyle bir sorun karşımıza çıkar. Değerler, ki çoğul kullanıyoruz, çünkü birden çok değer vardır: adalet, samimiyet, cömertlik, dostluk, sevgi… Bunların buluşma noktaları, bütünlüğe erdikleri bir düzey var mı? Değerler ne için? Yaşamımızda bu değere bağlanıp bağlanmadığımızın bilincinde olmasak bile etkilerini gösterirler mi? Bunun ölçütü nedir? Öncelikle ölçünün ölçü olabilmesi için ayrımlı olanlarda kendisinin içeriliyor olması, onları kendine doğru devindiriyor olması gerekir. Tersi yönden şöyle sorabiliriz. Niyet olarak ister adil, ister cömert, ister dostça, ister samimi vb. olsun, değerlerin yaşantıya hangi derinlikte ve biçimde yansıdığını nasıl fark edebiliriz? Bunun yanıtı var mı? Yanıtı var; basitçe söylersek, o da özgürlüktür. Bu yanıt kendi içinde hemen yeni bir soruyu da önümüze koyuyor. Yapıp-ettiklerimizin değerlere bağlı, eylemlerimizin özgürleştirici olduğunu nasıl anlayabiliriz?

Eylemlilik bir eyleyen, eylenen ve gerçekleşmesi durumunda bir sonuca varıp, süreci ve sonu ile bütünlük oluşturur. Özne olarak bir şeye müdahale eder, onu bulunduğu durumdan amacımıza uygun olacak biçimde dönüşüme uğratırız. Dış dünyayla karşılıklı etkileşime gireriz ve bu ilişkide bir yandan kendimizi deneyimlerken aynı anda değişime zorladığımızın dirençleri ile karşılaşırız. Dokunduğumuz her ne ise onun kendi doğasına uygun olarak içsel olanaklarını, niteliklerini açığa çıkarmasına yol açmak “iyiliktir”. Dönüştürücü etkimiz ancak dönüştüreceğimiz her ne ise onun yasalılığını bilmeyi ve ona boyun eğmeyi gerektirir. Bu boyun eğiş “doğruluk” ilkesine bağlanmak demektir. Ortaya çıkan sonuç, ürün, eser, hal, her ne ise o güzeldir. Sokrates’ten beri felsefi düşüncenin üç temel ideası zihinsel, duygusal, öznel bir önerme değil, varoluşsal hakikattir.

Doğruluk içermeyen bir iyilik, bunun ikisinden doğmayan bir güzellik olabilir mi? Hayır. Bir adım daha atarsak doğruluğu, iyiliği, güzelliği bütün olarak edimselleştirmeyen, buna yol açmayan bir eylem özgürleştirici, bu bilince ermeyen bir özne özgürlüğü ilke edinmiş olabilir mi?

Varoluşsallığa dayanmayan ve yaşama alan açmak amacıyla yapılmayan bir eylemden değer türemez, özgürlük edimselleşmez. Özgürlük tüm değerlerin kendinde birlik olduğu tinsel zirvedir. Tersi bir ifadeyle değerler kendi zeminlerinde özgürlüğün edimselleşmiş görünüşleridir.

İçinde adaleti, iyiyi, doğruyu, güzeli, sevgiyi içermeyen bir ilke ve edim özgürlüğü edimselleştiremez, nesnel tin haline getiremez. İyilik özgürlüğün eylemi, sorumluluk özgürlüğün iradesi, zorunluluk ise varoluşsal koşuludur.

İnsanın insana muhtaçlığından söz ederiz ki, öyledir. Bu gerçek hiç kimsenin tek başına kendi varlığını koruyamayacağı, ayakta kalamayacağı ve yetilerini kullanamayacağı anlamına gelir. Birbirimize muhtacız, çünkü aciziz. Acziyetimizi öteki acizlerin desteği olmadan çözemeyiz, her birimiz bir başkası için aynı konumdayız. Acziyet sınırlı olmak demektir, acziyeti gidermek de bu sınırı aşmak zorunda olduğumuz anlamına gelmektedir.

İhtiyaç içinde oluşumuz ve bunun doyurulması çaba göstermeyi gerektirir. Karşılıklı sorumluluk altına girmek, belirli hukuksal sistem içinde karşılıklı olarak birbirimizi kabul edeceğimiz ilişki ağları kurmamızı kaçınılmaz kılar, değerler bu ilişki sürecinde oluşur ve yaşamın kültürel atmosferinde gezinir.

Değerlerin içselleştirilmesi, vicdana nakşedilmesi, ahlak haline gelmesi bireye ait, onun kendi kendisiyle yüzleşmesine bağlıdır, ama toplumdan böyle bir şey beklenemez. Toplumda bu ancak hukuk ve onu uygulayıp denetleyen bir merkezi otoriteyi, devleti gerektirir. Onun için şöyle denir: “İçte sevgi, dışta adalet.” Adaletin uygulanmasında dışsal bir gücün dayatması ve zorlaması vardır. Ancak içsel olanda, samimi, duyarlı, anlayışlı sevgi gibi öznel değerlerde bir zorlama olmaz. Bu tamamen bireyin kendi iradi eylemlerinin, içsel sorgulamasının, sorumluluğuna ve vicdani duyarlığıyla ilgili bir oluştur, dolayısıyla bireyseldir.

Bilincimizle bilincimize konu olan her şey akli bir sorgulamanın, gözlemlemenin ve deneyimlememizin sonucu olarak bizimle buluşur, bütün olur. Bu ilimdir ve bizi zorunlukların kavranmasına götürür.

Dış dünyanın zorunlukları öznelerin –tekil bireylerin– sonsuz arzularının, tutkularının ve yetilerinin çeşitliliği her zaman bir sorunsal olacaktır. Bu durumuyla da inişli-çıkışlı, çatışmalı, gerilimli dirimsel bir süreç izleyecektir.

Her ne kadar kaotik bir ortam olsa da birbirimize muhtaçlığımız, bir arada yaşamak zorunda oluşumuz bizi kaosun enerjisinden kozmosu oluşturmanın yolunu bulmak sorumluluğuyla yüz yüze getirir.

Aklı kullanmak iradi bir tutum gerektirir, onu nereye ve neye yönlendirirsek oraya doğru akar. Edindiği kıbleye göre de form kazanır. Onun özgür kılınması veya tutsak haline getirilmesi olasıdır. Tümellere (değerlere) yöneltmekle bedensel dürtülerin, nefsani arzuların emrine teslim etmek iradesi de bizde. Tümelleri kendine yön tutmuş akıl bizi insani yapılanmaya, duyarlığa, hak bilirliğe ve özgürlüğe taşıyor.

“Hakikatten kopan insan doğasına döner” (İ. Arabi). Haktan, değerlerden kopan akıl savrulur, yozlaşır, tutuculaşır. Deviniminin-açınımının ereğini kendisinden almadığı için içgüdülerin, doğal arzuların hükmü altına girer, “en güzel kıvamdan yaratılmışken aşağıların aşağısına” düşer.

Bilimsiz ve değerlerden uzak bir akıl, ahlaksızlaşır. İnsan için pek çok niteleme yapılmış olsa da onun kalitesi ve değeri, ahlakı ile belli olur.

Değerler özgürlüğü kıble edinirler, başka bir ifadeyle özgürlük değerleri kendi içinde birliğe getirirken onların bağımsızlığını korur, birlik içinde tutar ve besler. Değerler bu bütünlük içinde işlevli ve birbirlerine destek halinde özgürlük bütünlüğünün hükmü altına girerler.

“… onları kendilerine şahit tutarak, ‘ben sizin rabbiniz değil miyim?’, demişti. Onlar da, ‘evet şahit olduk’ demişlerdi.” (A’raf/172)