Dağdan Aşağıya İnmek İyileştirici Bir İnsanlık Doğuyor

30 Ekim 2016
Sayı 20 - Ocak 2012

İngilizce’den Çeviren: Arzu Cengil

“Sözde ortalama insan” mitini bir kez daha ve kesin olarak çözümleyelim: Her insan biricik bir yaratıdır. Sizin nitelikleriniz başka hiç kimsede yoktur. Sizin deneyimleriniz başka hiç kimsede bulunmaz. Yeryüzü üzerinde başka hiç kimsede sizin özgün bakış açınız olamaz.

Sizin biricik deneyiminiz kolektif evrim sürecimiz için altın değerindedir. Sizin öğrendikleriniz tüm varoluşun evrensel alanında ve Doğa’nın büyük aynasında yansır. Kişisel bir yaşam yaşadığınız kadar aynı zamanda tüm evrim sürecinin bir hologramı ve Yaşam’ın yok edilemez arşivinin de bir parçası olduğunuzdan emin olun. Her şey anlamını bulmak üzere elekten geçirilir ve her şeyin kolektif geleceğimizin belirmekte olan tasarımlarını şekillendirmek için bir sebebi vardır.

Her birimiz için kendi yaşam deneyimlerimiz, başkasının değil sadece bizim tırmanabileceğimiz dik bir tepedir. Kazandığımız her bir kişisel deneyimin kutsal tepesinden aşağıya tüm öğrendiklerimize, hangi anlayışları edindiğimize ve paylaşabileceğimiz hangi hikmetleri elde ettiğimize bakarız. Fakat dönebilirsek görürüz ki üzerinde durduğumuz tepeler, kolektif deneyimimiz olan o kocaman dağın yanında ancak dağ eteği sayılır. Ancak o dağa tırmandığımız zaman kolektif çabamızın mirasını görürüz: beceriksiz, düşe kalka ancak pırıl pırıl ilerleyişimizi. İşte, eğer hikâyenin bütününü görmek istiyorsak gitmemiz gereken yer bu dağdır.

Oradan baktığında sayısız tepeyi, vadiyi, akarsuyu tek bir manzara içinde dokuyan bütün ilişki modellerini görebilirsin. Oradan yukarıdan baktığında, arkasında ve önünde yatanın tek bir geniş tasarımın parçası olduğunu anlarsın.

Benim tırmandığım kendi kişisel dağ eteğim bir acılar ve kutlamalar yoluydu. Annem bana kız kardeşimin on birinci yaş günündeki ölümünün arifesinde hamile kalmış. Annem güzel kızının kaybıyla yas tutarken, ben tıpkı bir gizem gibi, onun rahminde saklıymışım. Zamanla hamile olduğunu fark ettiğinde, çektiği ızdırap benim hücresel hafızama çoktan kaydedilmiş ve ben kaybının acısına Yaşam’ın cevabı olarak şekillenmişim. Yeterince sonra, yani doğduğum zaman, annem yeni yaşamı kutlamanın zamanı geldiğinin işaretini vermiş.

Her birimizin yaşamı insanlığın daha büyük hikâyesinin kodladığı birer parçadır. Benim yaşamımdaki kodlar kayıptan tekrar kazanmaya, acı çekmekten kutlamaya ve yaralanmaktan iyileşmeye doğru açılan hareketlerdi. Yaşamım beni alıp derinlemesine bu konulara götürdü. Gaddarlığa ve savaşa, kan dökmeye ve zalimliğe şahitlik ettirildim. Yıllardır her gün insanları işkenceden kurtarmak için çalıştım ve gezegendeki başını alıp gitmiş insan hakları ihlâllerini sona erdirmek için aracılık yaptım. Ancak “Nasıl oldu da birbirimize böylesi korkunç şeyleri yapabilecek kadar yaralandık? Bu yaraları nasıl iyileştirebiliriz” sorusunu cevaplamak için daha da derine gitmeye çağırıldım.

İşkence ve taciz kurbanlarıyla, soykırımdan ve katliamlardan kurtulanlarla konuşmak için zaman harcadım. Suçlular ve kurbanlarla beraber aynı halkada oturdum, daima yaraların nerede başladığına odaklandım. Bu, acılarımızdan oluşan kolektif deneyimlerimizin dağına tırmanış da benim kendi seyahatimdi. Canda ve psişede açılan bu yaraların nesilden nesile nasıl aktarıldığı, kültürlerin içine nasıl işlediği, inanç sistemlerinde nasıl “öteki” olarak çerçevelendiği, ekonomi ve politikanın bünyesinde nasıl acımasızlaştığı konusunda bakış açısına ihtiyacım vardı. Bu gerçekliklerin yoğun gölgeleriyle yüzleştiğimde dikkatimin bu sonu gelmeyecek gibi gözüken vahşetten daha başka bir yöne kilitlendiğini gördüm. İnsanların bu yaraları nasıl iyileştirdiklerini görmeye başladım.

Ne var ki hiçbir şey beni işkencecilerini affeden, hatta etnik vahşetin cinnetinde aile üyelerini katletmiş olan katilleri affeden insanlarla deneyimlediğim görüşmede hissettiğim haşyete hazırlayamadı. Hiçbir şey beni insan hakları tacizcileri ile yaptığım görüşmede kutsalın kendini açtığı deneyim için hazırlayamadı. Zalimlik salt yaratıcı bir gönül almaya ve topluluğun barışmasına örnek olmaya dönüşmüştü. Ve sanki ben, insanlığın açılmakta olan öyküsünün bu zor saatlerinde, görülmesi gerekenleri görmek üzere işte o dağa çağırılmış gibiydim.

Terörün ve travmanın ortasında duran bir insandı: doğası öç almanın ve tepkisel vahşi cezalandırmanın ötesine evrilmiş bir insan. İlk önceleri insanlığın bu dışavurumunu olağanüstü bir anomali olarak algılamaya hevesliydim. Ancak işim beni dünyanın mahvolmuş yerlerine götürmeye devam etti ve ben bu iyileştiriciliğin tekrar tekrar ortaya çıktığını gördüm. Onu, vahşetin cephesinde barış içinde yaşayan bilge ihtiyarların ve aydınlık yüzlü çocukların var oluşlarında gördüm. Onu, acılarının karşılıklığında diğerini rahatlatmak için uğraşan matemli ailelerde gördüm. Onu, soykırımdan kurtulmuş oldukları halde kendilerini etnik nefretin yaralarını iyileştirmeye adayanlarda gördüm. Onu, hakikatin dönüştürücü ışığını, barışmayı ve affetmeyi deneyimleyen tacizcilerin örneklerinde gördüm.

Evrenin beni yeni bir insanlığın doğumuna şahitlik etmem için çağırdığını anladım. Gördüm ki bu iyileştirme kapasitesi dünyaya geliyor çünkü ona çok ama çok ihtiyacımız olduğu bir zamandayız.

Bu evrilmekte olan kapasitenin altında yatan örgünün yeni bilim tarafından desteklendiğini görüyorum. Yeni bilim, gerçekten iyi hissedebilmemizin yolunun ilişkilerimizi sağaltmaktan, sevmekten, kendimizi karşımızdakinin yerine koymaktan, minnettarlık ve affetmekten geçtiğini söylüyor. Hızlanan küresel bağlanırlığın engelleri nasıl yıktığını, ayrılık ve kültürel üstünlük miti ile nasıl yüzleştiğini de görüyorum. Her tür hâkimiyet şeklinin başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûm olduğunu görüyorum, çünkü bu öykü bütünün bütünü iyileştirmesi üzerine kurulu. İyileştirmek, aslında, bütünlüğü onarmak demek.

Sistemde bütünsel bir yön değişikliğinin yaşandığı bir şafak vaktindeyiz, öyle ki hırsın ve güdümlemenin bir virüs gibi yayılarak meydan okumasına bu erken bağışıklık yanıtı ile karşılık verildiğine şahit oluyoruz.

Bu öyle bir yön değişikliği ki tüm insanlığı kapsayacak düzeyde uyanan bilincin içinde vicdan yeniden tutuşturulacak. Bu öyle bir vicdan ki artık doğruyu kanıtlamak için yanlışa ihtiyacı olmayacak, ancak aydınlık kapsayıcılığı sayesinde tüm yaraların iyileştirilebileceğini teyit edecek. Bu öyle bir vicdan ki ahlâkî pusulası, bağlantımızın ve birbirimize bağımlılığımızın derin bağlarını oluşturma ve dışa vurma özgürlüğü üzerinde temellenen şefkatli bir adaleti ve sosyal düzeni işaret ediyor.

Ve ben dağdan aşağıya iniyorum, kalbimde bir şarkı ve tarif edilemez bir minnettarlık ile. Gözlerinizin içine, her birinizin gözlerinin içine bakmak arzusu ile. Görmek istiyorum; yüce Ana’nın söylediklerini duyabiliyor musunuz benim duyduğum gibi: “Gözyaşlarını sil, çünkü Barış çocuğuna hamile kaldım,” diyor. “Şifacıların ırkını dünyaya getirdim. Yeni bir insan ırkı doğurdum. Seyret ve bu yeni Dünya Kavmini kutla. Tüm yaraları, haset ve nefreti sona erdirecek irfanı bulmak için çok acılı ve kayıplı bir yoldan gelen bu kavmi kutla. Kutla, çünkü acı ve tatlı birbirine karışarak, kaderi yeni bir dünya uygarlığı yaratmak olan bölünmez bilincin iyileştirici merhemine dönüştü. Bil ki bu yeni uygarlıktaki adabın ayırıcı özelliği ‘sevinç’ olacak.”

James O’Dea’nin 2012’nin Doğumu ve Ötesi: Bilincin Evrimi Çağına Doğru İnsanlığın Büyük Yönelişi (Shift Yayınları) adlı kitapta yayınlanacak olan denemesi izinli olarak bültenimizde yayınlanmıştır. Yazarın 2012 yılının Mayıs ayında yine Shift Yayınları’ndan Barış’ı Ekmek adlı yeni kitabı piyasaya çıkacaktır.

Kendisi ve çalışmaları ile ilgili ayrıntılı bilgiyi www.jamesodea.com adresinden edinebilirsiniz.