Çocuklardaki Kaygı İle Ebeveyn Tutumları Arasındaki İlişki

Kaygı - Kış 2016

Kaygı iç ve dış dünyadan kaynaklanan bir tehlike olasılığı ya da kişi tarafından tehlikeli olarak algılanan bir durum karşısında yaşanan bir duygudur. Kişi kendisini bir alarm durumu içinde hisseder. Endişe, gerginlik, kendini rahatsız hissetme, güvensizlik, panik, şaşkınlık, tedirginlik, berrak düşünememe, ağız kuruluğu, baş ağrısı,  bulantı, çarpıntı, güçsüzlük, iştahsızlık, kan basıncı düşmesi ya da yükselmesi, kas gerginliği, mide bağırsak yakınmaları, solunum sayısında artma, terleme, titreme, uykusuzluk gibi belirtilen ruhsal alandan bedensel alana doğru sıralanabilir. Ayrıca kaygı kişiden kişiye farklılık gösteren davranışsal belirtiler de gösterebilir. (Alisinanoğlu ve Ulutaş)

Kaygı ile korku durumları birbiriyle karıştırılabilir ancak bu iki hal arasındaki en önemli fark korkunun bilinçli olarak tanınan, belirli bir tehlike karşısında ortaya çıkan heyecansal bir tepki olmasıdır. Kaygı ise kişi tarafından bilinmeyen, belli olmayan, objesiz tehlikelere karşı verilen heyecansal bir tepkidir. Bireyin kendi varlığı için gerekli olan değerlerin, tehdit edilmesi halinin yaşandığı doğal içsel bir durumdur. Korkuda tehdit dışarıdandır, benliğinin bütünü tehlike altında değildir. Kişi tehlikeyi bilir ve bununla uğraşmak için kaçma veya savaşma biçiminde bir davranış gösterebilir, korku veren durum ortadan kalktığında rahatlar. Kaygı daha genel bir durumdur, korkudan daha şiddetli ve daha uzun sürelidir. (Alisinanoğlu ve Ulutaş)

İnsan yaşamında normal ve patolojik olmak üzere iki tür kaygı vardır. Normal kaygı ölüm, ileri yaşlılık ve hastalık gibi gerçeklerle yüz yüze geldiğimiz ve yalnızlık duygusu yaşadığımız ve yardıma ihtiyaç duyduğumuz zaman yaşanır. Eskiden bilinen, denenmiş, belirli şeylerden yeni, bilinmeyen ve belirli olmayan şeylere doğru hareket ettiğimizde normal kaygıyı yaşarız. Bir kişi bir kaygıyı taşıyamaz hale gelir, bastırma yansıtma, yüceltme, özdeşleşme vs. gibi savunma mekanizmalarını sıkça kullanırsa bu patolojik kaygı olur. (Alisinanoğlu ve Ulutaş)

Freud’a göre kaygı fiziksel ya da toplumsal çevreden gelen tehlikelere karşı bireyi uyarma, gerekli uyumu sağlama ve yaşamı sürdürebilme işlevlerine katkıda bulunur. Her birey zaman zaman kaygı duysa da Freud, nevrotiklerde bu duygunun daha sık ve daha yoğun yaşandığını belirtmektedir. Adler, kaygıya aşağılık duygusunun neden olduğunu vurgulamaktadır. Adler’e göre birey toplumla bağlarını kaybetmiş hissettiğinde de kaygı yaşamaktadır. Jung, kaygıyı kolektif bilinçdışının özelliklerine karşı duyulan korku olarak tanımlamaktadır. Jung’a göre kaygı, kolektif bilinçdışından gelen mantık dışı güçlerin ve imajların bireyin bilincini kaplamasına karşı bireyin gösterdiği tepkidir. (Erözkan) Rank, her çeşit kaygı ve nevrozların başlangıcını doğum travmasına bağlamaktadır. Rank’a göre doğum travmasının temelinde “Anneden ayrılma” vardır ve insanın ileriki yaşamında karşılaştığı tüm ayrılıklarda -ayrılma anksiyetesi- yinelenerek kaygının temel evrensel nedenini oluşturmaktadır. Sullivan ise kaygının kişilerarası ilişkilerde bireyin ilişkilerini tehlikeye sokan durumlardan kaynaklandığını vurgulamaktadır. İnsanı kültürün bütünleyici bir parçası olarak gören Sullivan, kaygıyı bireyin diğerleri karşısındaki başarısızlığının ifadesi olarak açıklamaktadır. (Erözkan) Horney, kaygının içgüdüsel dürtülerin varlığına karşı geliştirilen korkudan çok baskı altına alınmış dürtülere karşı duyulan korku sonucu oluştuğuna inanmaktadır. Eğer çocuk anne-babası tarafından açık ya da gizli bir biçimde itilmekte, tutarsız tutumları ile sık sık karşılaşmakta, yetenekleri küçümsenmekte veya aşırı korunarak bağımlılığa zorlanmakta ise kendini gerçekleştirmesi mümkün olmayacak ve çocuk nevrotik bir kişilik geliştirecektir. Bu durum da temel kaygının oluşmasına neden olacaktır (Geçtan, 1995). Beck’e göre ise kaygının nedeni olayların kendisi değil, bu olayların nasıl ve ne biçimde algılanıp yorumlandığıdır. Bireyler bazı ipuçları ile karşılaştıkları zaman zarar ve tehlike beklemeyi öğrenmekte ve buna ilişkin mantık dışı inançlar geliştirmektedirler. Mantık dışı bilişler ya da korku uyandıran benlik yönergeleri ise kaygı gelişiminde önemli rol oynamaktadır (Geçtan, 2003; Özusta, 1993; Ulutaş, 1999) (Erözkan)

Gelişimsel Aşamalarda Kaygı

Kaygı, kökenini çocukluk yıllarından almaktadır. Çocukluk yılları insan hayatının en hızlı gelişim yıllarıdır. Bu yıllarda fiziksel, zihinsel, sosyal ve duygusal gelişimin temelleri atılır. Çocuk çevresini tanımaya çevresindeki ilişkileri kendince anlamaya, olaylara karşı bakış açısı kazanmaya ve olayları yorumlamaya çalışır. Bu gelişim süreci içinde çocuğun içinde bulunduğu çevresel koşullara göre kaygı düzeyi de şekillenmeye başlar. Kaygı duygusu anne-babasının, öğretmenlerinin ve arkadaşlarının davranışlarına göre artar veya azalır. (Alisinanoğlu ve Ulutaş)

Çocuğun kaygılı olup olmamasını etkileyen etmenler arasında yaş, cinsiyet farklılığı, anne baba tutumları, anne babanın eğitim seviyesi, sosyo-ekonomik durum, kardeş sayısı, çocuğun başarı durumu gibi etmenler sıralanabilir. Kaygının sebebi birçok etkene bağlı olmakla beraber, bu derlemede özellikle ebeveyn tutumlarının kaygı durumuna olan etkisi üzerinde durulmuştur.

Kaygı, çocuğun normal gelişiminin bir parçası olan duygulardan birisidir. Çocuk gelişimiyle paralel olarak anneden ayrılma kaygısı, kardeş kaygısı, okul kaygısı, arkadaş edinememe kaygısı gibi farklı şekillerde kaygı duygusunu yaşamaktadır. Çocuğun günlük hayatından farklı olaylara bağlı olarak kaygı halini yaşaması normal sayılırken, farklı durumlar dışında sık sık kaygı yaşaması patalojik olarak değerlendirilmektedir (Çifter, 1985).

Çocukluk döneminde maruz kalınan aşırı reddedici, küçük düşürücü tutumlar, ergenlik döneminde diğer yetişkinlerin alaycı tutumları, ceza verirken anne babaların cezaya eşlik eden itici davranışları, çocuğun fiziksel veya psikolojik baskı altında tutulması, çocuğun altını ıslatma ve cinsel oyunlarının tepkiyle karşılanması, aşırı koruyucu tutumlar, anne babalanın kaygı düzeylerinin yüksek olması, birbirine karşıt düşen istekleri, tutarsızlıkları, boşanmış ailelerde boşandıktan sonra bile devam eden anne-baba arasındaki çekişmeler, çocukta kaygının oluşmasına neden olabilmektedir (Yavuzer 1994; Geçtan 1995). Kaygının öğrenilen bir duygu olduğu düşünüldü-ğünde, annelerin kaygı düzeyinin çocukların kaygı düzeyini etkileyebileceği ortaya çıkmaktadır. (Alisinanoğlu ve Ulutaş)

Küçük çocuklardaki kaygı yaratan durumlar ileri yaşlardaki ruhsal tepkilerin temelini oluştururlar. Çocuğun bebeklik döneminde temel ihtiyaçlarının karşılanmaması veya anneye aşırı bağımlı hâle getirilmesi ilkel kaygı denilen durumun önemli bir unsurudur. Bütün gereksinimleri annesi tarafından karşılanan çocuğun anneden ayrılma durumunda kalması çocukta güvensizlik ve kaygı oluşturabilir. Birden ortaya çıkan çevre değişiklikleri de küçük çocukları endişelendiren en önemli durumlardan biridir. Çocukların yoksunluk ve kayıpları anlamaları zor olduğu için, alıştığı günlük işler, rahat pozisyon ve herhangi bir şeyini yitirmesi halinde kaygı duygusu ortaya çıkabilir. Aniden memeden kesilme hâli veya anne memesinden yoksunluk gibi engellemeler kızgınlık ve düşmanlık duygularını ortaya çıkararak kaygıya neden olacak çatışmalar meydana getirebilmektedir. 3-4 yaşındaki erkek çocuklarda iğdiş edilme, kızlarda ise cinsel organının erkeklerden farklı olduğunun anlaşılmasından kaynaklanan kaygılar görülürken, daha ileri yaşlarda okula başlama, kardeşinin doğumu, arkadaş edinememe, başarılı olamama, arkadaşları tarafından istenmeme kaygıları görülmekte, ergenlikte ise kaygılar gencin fizikî görünüşü, varlığını tehdit eden tehlikeler, içsel çatışma, sosyal çatışma, arkadaş ilişkileri ve karşı cinsle ilişkiler ve anne-baba tutumuna bağlı kaygılar görülebilmektedir. (Alisinanoğlu ve Ulutaş)

Ergenlik, tarihsel olarak çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemi olarak görülse de, kendine özgü özellikleri olan, önemli biyo-psiko-sosyal değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Sevinçleri, mutlulukları, hüznü ve acılarıyla hem bireysel, hem de toplumsal olarak insan yaşamının diğer dönemlerinden daha fazla değişimin gözlendiği bir yaşam evresidir. (Erözkan) Ergenlik dönemi gelişimsel olarak sıklıkla duygusal dalgalanmalara, kaygı ve depresyon belirtilerine yol açabilen bir zaman dilimidir. Normal ilerleyen bir ergenlik süreci bile ergen ve ailesine güçlükleri ve bundan doğan riskleri beraberinde getirebilir. Bu bağlamda ergenlik döneminde en sık yaşanan duygulardan birinin kaygı olduğunun belirtilmesi gerekir (Tahiroğlu, Avcı ve Çekin, 2008). (Erözkan)

Gelişimsel olarak bebeklik döneminden itibaren görülen normal kaygı yaşantıları yetişkinlik döneminde görülür bir neden olmadan patolojik kaygıya dönüşebilmektedir. Görünür geçerli bir neden olmadığı için bu tepkiler patolojik olarak değerlendirilir. Örneğin yok olma kaygısı, ayrılma kaygısı, kastrasyon (iğdiş etme) kaygısı çocuklarda görülen, çeşitli tepkilerle ortaya çıkması beklenen normal kaygılardır. Ancak bunlar ileri yaşlarda bireyin günlük fonksiyonlarını ve performansını etkileyerek boyutlarda ortaya çıkarsa patolojik olarak değerlendirilir. 1-2 yaş arasındaki çocuğun annesinden ayrılmaya bağlı olarak gösterdiği ayrılma kaygısı doğal karşılanırken çok iyi imkânlar verilmesine rağmen yaşadığı bir şehirden başka bir yere gidemeyen bir kişinin kaygısı pek doğal karşılanmaz. Yani kaygı içinde bulunulan yaşa göre de normal veya patolojik olarak değerlendirilmektedir. (Alisinanoğlu ve Ulutaş)

Kaygı süreklilik kazandığında kişinin benliğini tehlikeye sokabilmektedir.

Çocuklarda Kaygıyı Etkileyen En Önemli Etmenlerden Biri: Ebeveyn Tutumu

Ebeveynlerin çocuklarına karşı sergiledikleri tutumlar çeşitli şekillerde sınıflandırılmakla birlikte, ebeveyn tutumları genel olarak demokratik, koruyucu-istekçi ve otoriter ebeveyn tutumları olmak üzere üç grupta ele alınmıştır. (Erözkan)

Demokratik Ebeveyn Tutumu

Demokratik ebeveyn tutumu, çocukların kişilik gelişimi için en uygun olan tutumdur. Bu tutumu uygulayan ebeveynler çocuklarına koşulsuz saygı ve sevgi gösterirler. Çocuklarını hem denetler hem de onların ihtiyaçlarının karşılanmasına olanak tanırlar. Demokratik ailede bağımsız düşünmenin teşvik edilmesi ve bireysellik önemlidir, çocuğun kendini ifade edebilmesi ve kuralların ebeveyn tarafından kontrol edilmesi yerine çocuğun kendini kontrolü daha önemlidir, çocukla ikili iletişim kanalları açık ve sıcaktır. Demokratik aileler sıcak ve kabule yatkın ve genellikle çocuğa koşulsuz destek sunarlar. Ebeveynlerin davranışları birbiriyle tutarlı, kararlı ve güven vericidir. Belli sınırlar içinde çocukların bazı davranışları yapmalarına izin verilir ve böylece onların sorumluluk duygusunun gelişmesine uygun ortam hazırlanmış olunur. Çocuk kendini bulunduğu ortamlarda daha rahat hisseder, duygu ve düşüncelerini özgürce ifade edebilir, özgüveni artar, iletişim becerisi gelişir ve karar verme stratejilerini etkin kullanmaya başlayabilir. Ebeveynler her çocuğun kendine özgü bir gelişim kapasitesi olduğunu bilir, bu nedenle çocukların özgürce gelişmesi, yeteneklerini ortaya çıkarması ve kendini gerçekleştirmesine izin verilir (Baumrind 1967, 1971; Kulaksızoğlu, 2003). (Erözkan)

Yapılan araştırmalarda demokratik tutumun egemen olduğu ailelerden gelen liseli ergenlerin kararlı, bağımsız ve kendi kendini yönetebilen başarılı bireyler olduklarını; ebeveynlerin demokratik ve eşitlik tanıma tutumunun ergendeki duygusal alan ve davranış sorunlarını, çeşitli durumlar karşısında güçlük yaşamayı azalttığı gözlenmiştir.

Koruyucu-İstekçi Ebeveyn Tutumu

Koruyucu-istekçi ebeveyn tutumunda, ebeveynler çocukları aşırı korur ve denetlerler. Çocukların yapabileceği pek çok şey ebeveyn tarafından yapılır ve böylece çocukların yaşayarak öğrenmelerinin önüne geçilmiş olunur. Her konuda gereğinden fazla müdahale edilerek, çocukların kendilerine yeter hale gelmelerine ve kendilerine güvenmeyi öğrenmelerine engel olunur (Navaro, 1989). Böylece kendi başına karar veremeyen, bağımlı çocuklar yetiştirilir (Baumrind, 1966; Çağdaş ve Seçer, 2004; Dökmen, 1996; Kulaksızoğlu, 1998). Ebeveynlerin aşırı koruyucu yaklaşımı çocuğun kendine güven duymasını engelleyerek, psiko-sosyal gelişimini de zedelemektedir. Çocuğun sosyal gelişiminde büyük rolü olan ebeveynlerin yanlış ve aşırı koruyucu tutumuyla çocuk kendine güvenini sağlayamamakta, birey olarak girişimci ve sosyal bir kişi olmasına fırsat verilmemekte ve duygusal kırıklıkları olan bir kimse haline gelmektedir. Ebeveynleri tarafından aşırı derecede korunan çocuk, bu durumu hayatı boyunca sürdürerek gelecekte eşinden de aynı şeyi bekleyebilmektedir (Yavuzer, 2005). Aşırı koruyucu ebeveyn tutumunu benimseyen ebeveynler, çocukların zarar görmemesi için onlara sorumluluk vermezler, bunun sonucu olarak çocuklar kendi kişiliklerini geliştiremezler ve başkalarından destek almadıkça bir şey yapamazlar. Bu türden tutum gösteren ebeveynlerin çocuklarının problemlerle  karşılaşma fırsatları olmaz,  çocuk olmak istediği ve olması istenen kimlik arasında  sürekli çatışma yaşayabilir. Ebeveynlerin sağladığı elverişsiz ortam, çocukların kaygı ve fiziksel saldırganlık gibi olumsuz psikolojik davranışlar sergileyebilmesine yol açabilmektedir (Çağdaş ve Seçer, 2004). (Erözkan)

Otoriter Ebeveyn Tutumu

Otoriter ebeveyn tutumu, çocuğun kendine olan güvenini kaybetmesine yol açan, çocuğun kişiliğine önem vermeyen bir tutumdur. Ebeveynin uyguladığı katı disiplin yüzünden çocuk her kurala uymak zorunda bırakılmaktadır. Baskı altında bırakılan çocuk, sessiz, nazik ve dürüst olmasına karşılık silik, çekingen, başkalarından kolayca etkilenen kişiliğe sahip olmaktadır. Böyle bir aile ortamında “Zor yoluyla denetleme” ve “Sevgiyi esirgeyerek denetleme” durumları hâkim olmaktadır. Sürekli denetlenen çocuk hangi hareketine karşı ne tepki alacağını bilemediğinden dolayı sürekli kaygı halindedir (Yavuzer, 2005). Otoriter ebeveyn tutumunun egemen olduğu ailelerden gelen çocuk ve ergenler, problem davranışlar sergilemeyen veya bu tür davranışlara katılmayan ve kabul edilir düzeyde bir okul başarısı gösterirken buna karşılık benlik saygısı düşük, olumsuz değerlendirilme kaygıları yüksek, depresyona girme riskleri yüksek ve problemle baş etme becerileri düşük kesimi oluşturmaktadır. Otoriter ailelerde, kurallar egemendir ve bu kurallar katı bir şekilde uygulanır, bu ailelerde sadakate değer verilirken çocukla ikili iletişime girilmez. Ayrıca otoriter tutum sergileyen ailelerin bu süreçte kontrolü daha çok ellerinde bulundurmak istemeleri ve çocuğun kendi istekleri dışına çıkmaması için baskı yapmaları beklenen bir davranıştır. Bu nedenle otoriter tutum sergileyen ailelerin çocukları sürekli korku ve kaygı içerisinde yaşarlar (Özen, 2001).

Dr. Atılgan Erözkan’ın ergenlerin kaygı duyarlığı ile ebeveynlerinin algılanan tutumları arasındaki ilişkileri incelediği araştırmanın sonuçlarına göre, ebeveyn tutumları ile kaygı duyarlığı arasında anlamlı ilişkilerin olduğu söylenebilir. Araştırmada ebeveyn tutumları ile kaygı duyarlığı arasındaki ilişkilere yönelik olarak demokratik ebeveyn tutumu ile kaygı duyarlığı arasında negatif yönde bir ilişki bulunurken; koruyucu-istekçi ebeveyn tutumu ve otoriter ebeveyn tutumu ile kaygı duyarlığı arasında pozitif yönde anlamlı ilişkilerin olduğu bulunmuştur.

Ayrıca farklı araştırma bulguları ebeveyn tutumları ile kaygı arasındaki bağlantıya dikkat çeker. Bowlby’nin bağlanma kuramına göre (1969) bağlanma, kişinin kendisi için önemli gördüğü bir başkasına (genellikle bağlanma figürüne) karşı geliştirdiği güçlü duygusal bağlar olarak tanımlamaktadır. Birincil bağlanma figürüne (genellikle anneye) karşı geliştirilen bu duygusal bağların, çocuğun psikolojik gelişiminde diğer bakıcılarına (genellikle baba) göre daha kritik bir önem taşıdığı bilinmektedir. Çocuk, erken yaşta bakıcısıyla olan ilişkisinde bakıcının tepkileri temelinde zihinsel modeller geliştirmekte ve bu modeller kişinin daha sonra kişilerarası ilişkilerini yönlendiren bir rehber görevi görmektedir. Çocukluk döneminde güvenli bağlanmanın oluşamamasının yaşamın diğer evrelerinde süreğen kaygı için bir risk oluşturabileceği düşünülmektedir. Bu noktada ebeveyn tutumlarının kaygının oluşumundaki önemli etkisi dikkat çekmektedir. Kaygının oluşumunda ebeveyn tutumlarına bağlı olarak geçmişte yaşanmış olan olumsuz yaşantılar, bireyin biyolojik durumu ve içinde bulunulan sosyal koşullardan söz etmek mümkündür (Erözkan)

Gorman, Kent, Sullivan ve Coplan (2000) kaygı üzerinde ebeveyn tutumlarının açık etkileri olduğunu ve farklı ebeveyn davranışlarının kaygıya bağlı güçlükleri etkilediği yönünde güçlü kanıtlar olduğunu belirtmişlerdir. Gorman ve arkadaşlarına göre ebeveynler çocukluktaki bazı etkinliklerin muhtemel olumsuz sonuçları üzerinde odaklanarak ya da sıklıkla eleştirel ve olumsuz geri bildirimlerde bulunarak çocukluk kaygısını artırabilmektedirler. Soğuk ve eleştirel bir ortama maruz kalan çocuklar ise kırılgan ve yetersiz olacakları bir iç model geliştirebilmektedirler. Ayrıca kendileri kaygılı olan ebeveynler kendi özgül korkularını doğrudan model olarak sunup çocuklarına aktarabilmekte ya da kaygı ve korkularla yüzleşme ve azaltmayı öğretmede yetersiz kalabilmektedirler. Olumsuz yaşam olaylarının yoğunluğu ve kusurlu ebeveyn tutumları kaygılı çocukların neden depresif olarak büyüdükleri ve bu bireylerde neden bir ya da birkaç kaygı bozukluğunun geliştiğinin anlaşılmasına yardımcı olabilir. (Erözkan)

Kaygı bulaşıcı bir duygu olduğundan çocuğun çevresindeki kaygılı insanların (ebeveyn veya öğretmen gibi otorite figürlerinin) varlığı ve bunların çocuk tarafından algılanması veya özdeşim kurulmasıyla gelişebilmektedir. Çocuklar ebeveynlerinin veya onların yerine geçen kişilerdeki kaygı, kızgınlık ve düşmanlık gibi çeşitli heyecanları algılayabilmekte, zihinlerinde yeni bağlantılar kurarak çevredeki bazı kişiler ve durumlar karşısında da kaygı duymaya başlayabilmektedirler (Çifter, 1985; Geçtan, 2003). (Erözkan)

Baldwin, McIntyre ve Hardaway (2007) otoriter davranışlar sergileyen ebeveynlerin çocukları ile demokratik tutuma sahip anne babaların çocuklarını inceledikleri araştırma sonucunda demokratik tutumun egemen olduğu aile ortamında yetişen çocukların olumlu kişilik özelliklerine sahip olduğu; otoriter tutumun egemen olduğu ailelerde yetişen çocukların ise çok kararsız bir ruh hali içinde oldukları, yeni fikirler üretemedikleri, daha fazla korku ve kaygı yaşadıklarını belirlemişlerdir. (Erözkan)

Horney’e (1945) göre kaygı, ebeveyn ile çocuk arasındaki bozuk ilişkilerden kaynaklanmaktadır. Kusurlu ebeveyn tutumları (baskıcı, reddedici, kaygılı vb.) temel kaygıyı oluşturan en önemli etmenlerdir. Çocuğuyla sağlıklı bir iletişim kuramayan, çocuğun ilgi ve ihtiyaçlarına karşı duyarlı olmayan, hoş görülü ve anlayışlı davranmayan ebeveyn tutumları sonucunda çocuklarda kaygı belirtisi görülmektedir. Fromm (1995) da Horney gibi kaygının oluşmasında en önemli etmen olarak kusurlu ebeveyn tutumlarından söz etmektedir. Ona göre çocuğun yetişmesinden sorumlu olan kişilerin çocuğa karşı ilgisiz davranmaları çocukta yalnızlık duygularına yol açar. Bu durum ise onda çaresizlik ve kaygı duygularını oluşturur. Adler (1963) ise çocuğa karşı ilgisiz davranmanın, çocuğu reddetmenin çocukta aşağılık duygusu uyandıracağını bunun da kaygıya dönüşeceğini belirtmektedir.

Ergenliğin ilk yarısındaki bireyler ebeveynlerinden ve çevredeki diğer yetişkinlerden bağımsız olma ve belirli bir kimliğe sahip olma konusunda yeni haklar talep etmekte ve bu yüzden ebeveynleri ve diğer yetişkinlerle (öğretmen gibi) sürtüşmelere girmektedirler. Ergenlik çağının ilk yarısındaki bireylerin otoriteye karşı olma, yetişkin değerlerine karşı çıkma, başına buyruk olmayı isteme gibi çağına has özellikleri ebeveyn ile çatışmaları artırmakta bu durum onların fiziksel olarak örselenmelerine ve kaygıya sebep olmaktadır (Kulaksızoğlu, 2005). Otoriter ebeveynin olduğu ailede uygulanan sıkı disiplin kuralları ve eğitimde cezaya başvurulması çocukta düşük benlik saygısına yol açmakta, çocuğun kaygılı ve nörotik bir kişilik geliştirmesinde önemli etken olmaktadır. Bunların yanı sıra ebeveynleri otoriter olan gençlerin çevrelerine körü körüne uyan, başarılı ancak sosyal konularda kendilerine daha az güvenli, depresyona, suçluluğa ve madde kullanımına daha yatkın oldukları belirtilmektedir (Kuzgun ve Eldeleklioğlu, 2005’ten akt., Erözkan, 2009). Otoriter ebeveyn tutumu öğrencileri olumsuz bir biçimde etkileyerek onlarda depresyona, olumsuz benlik ve kaygıya yol açarken, demokratik ebeveyn tutumu depresyon, olumsuz benlik ve kaygıyı engelleyici yönde olumlu bir etkiye sahiptir (Düzgün, 1995). Kısıtlayıcı, sıkı disiplinli ve reddedici ebeveyn tutumunun çocukta ruhsal probleme, dolayısıyla kaygı, olumsuz benlik algısı ve düşük sosyal ilişki düzeyine yol açtığı bilinmektedir. Sosyal öğrenme kuramında, olaylara kaygı duyarak tepki gösteren ebeveyn ya da kişilerden etkilenen bireyin, benzer olaylar karşısında aynı tepkileri gösterdiğine inanılır (Erözkan)

Sonuç

Hangi yaşta olursa olsun, her insan kaygı halini yaşamaktadır. Kaygı tehlikelerden korunmamız, tehlikelerle baş edebilmemiz, onlara karşı koyma ve gerektiğinde onlardan kaçabilmemiz için yaşamamız gereken bir duygudur. Kaygı, uyumlu davranışlar geliştirmemizi, kısaca yaşamımızı sürdürmemizi sağlamaktadır. Ancak bir yere kadar sağlıklı olan bu duygunun fazla yaşanması, kişinin aktivitelerini, kişilerarası ilişkilerini dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemeye başlayabilmektedir.

Kaygılı kişi, her ne kadar arkadaşımız da olsa onun kaygılı tutum ve davranışları bizi rahatsız edebilir ve uzun süre o kişiyle yaşadığımızda, ondan etkilenebiliriz. Buna, kaygılı ebeveynin çocuğunun da kaygıya yatkın olması bir örnek teşkil etmektedir. Çocuğun sağlıklı gelişiminde temel amaç, onun fiziksel, zihinsel yönden olduğu kadar, sosyal ve duygusal yönden de ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Sevgi olgusuna dayanan duygusal gelişim, anne-baba- çocuk etkileşiminden kaynaklanmaktadır. Çocuğun, anne ve babası tarafından sevilmesi, sözel olarak desteklenmesi, korunması ve ilgi görmesi onun duygusal ihtiyaçlarını oluşturmaktadır. Bu ihtiyaçların karşılanmaması veya karşılanmasındaki aksaklıklar, dengesizlikler, duygusal örselenmelere neden olmaktadır. Duygusal örselenmeler önlenemediğinde ise çocukta süre-n kaygının oluşmasına zemin hazırlanmış olacaktır. Sağlıklı kişilik özellikleri olan bireylerin, sağlıklı kişiliklerde çocuklar yetiştireceği düşünüldüğünde, kaygı gibi duyguların incelenmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. (Erözkan)

Okulöncesi eğitim düzeyinden başlanarak, tüm eğitim basamağındaki çocukların ebeveynlerine yönelik çalışmalar yapılabilir. Okullarda başta rehber öğretmenler olmak üzere ilgili diğer öğretmenlerce belirli aralıklarla ve ihtiyaç duyuldukça ebeveynlere çocukların içinde bulundukları yaş dönemlerine göre gelişim ihtiyaçları ve diğer konularla ilgili duyarlığı artırıcı eğitim verilmesi öngörülmektedir. Özellikle yaygın ebeveyn tutumları ve arkadaşlık ilişkilerinin önemi üzerinde durulabilir. Ebeveynlerin çocukların gelişim ihtiyaçlarını bilmesi ve etkili iletişim kurmanın yollarını öğrenmesinin çocuklarına uygun ortam oluşturmaları için önemli bir adım olacağı düşünülmektedir. (Erözkan)

Ebeveynleri ile iletişimi iyi ve ihtiyaçları doğru şekilde karşılanan, yeterli sosyal çevresi olan çocukların benlik algısı olumlu yönde gelişeceğinden, ebeveynlere yönelik eğitim çalışmalarının yaygınlaştırılmasının yararlı olacağı açıktır. Gelişimin çok hızlı olduğu ve çevresel uyaranların sürekli artarak değiştiği çocukluk ve ergenlik döneminde ebeveynler ile çocuklar arasındaki ilişkinin biçimi önemli olmaktadır. Bu bağlamda ebeveynlerin çocukların gelişim ihtiyaçlarının farkında olmasını ve çocuklarla doğru iletişim kurmalarını sağlayacak çeşitli çalışmalara ihtiyaç vardır. (Erözkan)

Ebeveynleriyle olan ilişkileri, çocuğun diğer bireylere, nesnelere ve tüm yaşama karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur. Ebeveynler aynı zamanda çocuğa, aile ve toplumun bir üyesi olduğu bilincini aşılar ve uyum biçimlerinin temelini atar. Çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemi olarak tanımlanabilen ergenlik dönemindeki ergenin, sorunlarını kolaylıkla çözebilmesi ve bu geçiş evresini zorluğa uğramadan aşabilmesi, geçmişteki olumlu ebeveynlerin tutumlarına bağlıdır. Çocukluk döneminde ebeveynleri tarafından yeterince sevgi, sevecenlik ve güven duygusuyla yetiştirilen ve başarılı bir disiplinin uygulandığı ortamda büyüyen çocuk, mutlu bir ergen adayıdır. Daha o dönemde ebeveynleriyle başarılı bir diyalog kurabilen çocuk, ergenlik döneminde de aynı şekilde ilişkilerini sürdürerek, kişisel sorunlarını kolaylıkla çözebilir. Ebeveynleriyle iletişim kurarken dikkate alındığını ve değer verildiğini hisseden ergen, kendini daha iyi ifade eder, kendine güveni artar (Erdoğan ve Uçukoğlu, 2011). (Erözkan)

Anne-babalara, öğretmenlere, okul yöneticilerine ve araştırmacılara şu öneriler verilebilir:

– Çocuk, doğduğu andan itibaren, kaygılı düşünceler, tutum ve davranışlarla değil, sevgi ve güven duygusu içinde yetiştirilmeye çalışılmalıdır. Kaygıyı artıracak anne-baba tutumları yerine demokratik ve tutarlı tutumlar sergilenmelidir.

– Çocuk, hem anne-babası hem de öğretmeni tarafından iyi bir şekilde tanınmalı, yaşıtlarıyla karşılaştırılıp, yapabileceğinin üstünde bir performans için zorlanmamalıdır.

– Kaygı halini yaşayan çocuğun duygusu küçümsenmemeli, çocuğun içinde bulunduğu durum açıklanarak, kaygı düzeyi düşürülmeye çalışılmalıdır.

– Çocuk, kardeşinin doğumu, yeni bir eve taşınma, okula başlama veya başka bir okula geçiş yapma gibi günlük yaşantılarından farklı olan bu durumlara, önceden hazırlanmalıdır. Açıklamalar yapılarak çocuğun bu durumlara hazırlanması, onun kaygısını azaltacaktır.

– Okullardaki kaygı düzeyi yüksek öğrenciler belirlenmeli, bu öğrencilere ve ailelerine rehberlik verilmeli, ilerideki davranışları ve başarı durumları incelenmelidir. (Erözkan)

 

Kaynakça:

Erözkan, Atılgan; Ergenlerde Kaygı Duyarlığı ve Ebeveyn Tutumları Arasındaki İlişkinin İncelenmesi, Muğla Üniversitesi, Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri, 12 (1), Kış 43-57 http://www.kuyeb.com/pdf/tr/9d8f73ccf4a8dfee9ea0f983caf77b3e03a.pdf

Alisinanoğlu Fatma, Ulutaş İlkay; Çocuklarda Kaygı ve Bunu Etkileyen Etmenler; http://dhgm.meb.gov.tr/yayimlar/dergiler/Milli_Egitim_Dergisi/145/alisinanoglu.htm

Alisinanoğlu Fatma, Ulutaş İlkay; Çocukların Kaygı Düzeyleri île Annelerinin Kaygı Düzeyleri Arasındaki İlişkinin İncelenmesi, Eğilim ve Bilim 2003, CİİI28, Sayı 128 (65-71) http://egitimvebilim.ted.org.tr/index.php/EB/article/download/5135/1217

Baldwin, D., McIntyre, A., & Hardaway, E. (2007). Perceived parenting styles on college students’ optimism. College Student Journal, 41, 550-557.

Baumrind, D. (1966). The effects of authoritative parental control on child behaviors. Child Development, 37, 887-907.

Baumrind, D. (1971). Current patterns of parental authority. Developmental Psychology, 4, 1-103.

Beck, A. T., Rush, A. J., Shaw, B. E., & Emery, G. (1979). Cognitive therapy of depression. New York: Guilford Press. Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Attachment (Vol. 1). New York: Basic Books.

Çağdaş, A. ve Seçer, Z. (2004). Anne Baba Eğitimi. Konya: Eğitim Kitabevi. Çakmak, S. Ş. (2006).

Çifter, İ. (1985). Psikiyatri I. Ankara: Gata EğitimYayınları. Dağ, İ. (1999). Psikolojinin Işığında Kaygı. Doğu Batı Dergisi, 6, 167-174.

Dayhoff, S. A. (2000). Diaggonally-parked in a paralel universe. Working through social anxiety. New Mexico: Effectiveness-Plus Publications.

Dökmen, Ü. (1996). İletişim Çatışmaları ve Empati (4. bs). İstanbul: Sistem Yayıncılık.

Erdoğan, Ö. ve Uçukoğlu, H. (2011). İlköğretim okulu öğrencilerinin anne-baba tutumu algıları ile atılganlık ve olumsuz değerlendirilmekten korkma düzeyleri arasındaki ilişkiler. Kastamonu Eğitim Dergisi, 1, 51-72.

Erözkan, A. (2009). İlköğretim sekizinci sınıf öğrencilerinde depresyonun yordayıcıları. İlköğretim Online, 8, 334-345.

Erözkan, A. (2011). Sosyal kaygının kaygı duyarlığı, benlik saygısı ve kişilerarası duyarlık açısından incelenmesi. İlköğretim Online, 10, 338-347.

Ertürk, S. (1994). Anksiyete bozukluklarında işlevsel olmayan tutumların ölçülmesi. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir.

Fromm, E. (1995). The art of loving (Classics of personal development). Re-issue Edition. London: Thorsons.

Geçtan, E. (2003). Psiko-dinamik psikiyatri ve normal dışı davranışlar. İstanbul: Metis Yayınları.

Gorman, J. M., Kent, J. M., Sullivan, G. M., & Coplan, J. D. (2000). Neuroanatomical hypothesis of panic disorder, revised. American Journal of Psychiatry, 157, 493-505. Green, S. B., & Salkind, N. J. (2008).

Kulaksızoğlu, A. (2005). Ergenlik Psikolojisi (7. bs). İstanbul: Remzi Kitabevi.

Spielberger, C. D., Gorsuch, R. L., & Lushene, R. E. (1970). Manual for the State-Trait Anxiety Inventory. Consulting Palo Alto, CA: Psychologists Press..

Tahiroğlu, A. Y., Avcı, A. ve Çekin, N. (2008). Çocuk İstismarı, Ruh Sağlığı ve Adlî Bildirim Zorunluluğu. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 9, 1-7.

Ulutaş, İ. (1999). İlköğretim Okullarına Devam Eden On Yaş Çocuklarının Denetim Odağı ve Kaygı Düzeylerinin İncelenmesi. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

Yavuzer, H. (2005). Ana-baba ve Çocuk. İstanbul: Remzi Kitabevi. Yıldırım, İ. (2006). Anne baba desteği ve başarı. Ankara: Anı Yayıncılık.