Cemre

26 Ekim 2016
Sayı 11 - Nisan 2011

Cemre, Arapça bir sözcük olup ‘kor halindeki ateş’ anlamına gelmektedir. 

Eskiler 365 günlük yılı ‘Kasım’ ve ‘Hızır’ günleri olarak ikiye ayırmışlardı. Kasım 179, Hızır ise 186 gündü. Yılın Kasım kısmı yani kış devresi 8 Kasım’da başlar, 6 Mayıs’a kadar sürerdi. 6 Mayıs’ta da Hıdrellez ile birlikte yaz devresi, Hızır günleri başlardı. Kasım adı Arapça ‘bölen’ anlamındadır. Yılı böldüğü için bu ad verilmiş olma ihtimali vardır. 

Kasımın kırk altısında, kırk gün anlamına gelen ‘erbâin’, seksen altısında da elli gün anlamına gelen ‘hamsin’ başlar, böylece kışın en soğuk zamanları olan doksan günlük süre geçmiş olurdu. Kasım günlerinin ortasını geçip yüz gün arkada kalınca halk arasında zorlu kış günlerini arkada bırakmanın bir ifadesi olarak “geldik yüze, çıktık düze” denilirdi. 

Kasım’ın yüz beşinde (19–20 Şubat) birinci cemrenin havaya, yüz on ikisinde (26–27 Şubat) ikincisinin suya, yüz on dokuzunda da (5–6 Mart) üçüncü cemrenin toprağa düştüğüne ve yedi günlük aralıklarla buraları ısıttıklarına inanılırdı. 

Nevsal-i Ragıp’ta cemreler başlıklı yazıda, Ahmet Rasim’in Bulüg-ul-ereb’in üçüncü cildinden tercüme ettiği kayıtlarda şu şekilde ifade edilmektedir: Cemre ve dönemleri hakkındaki rivayetler üç kısma ayrılır. Bunun ikisi ananelere göre yapılmış. 

Bazı rivayetlere göre Arapların bir kısmı, çok soğuk dönemlerde mağaralara girerler ve kendileriyle birlikte koyun, inek, öküz ve sair hayvanları da yanlarına alıp kendilerine bir mevki tayin ettikleri gibi hayvanları için de yerler tahsis ederek ateş yakarlardı. Soğuğun azaldığını hissettikleri zaman sıra ile söndürürlerdi. İşte böylece ‘sükût-u cemerat’ tabir ettiler ve her birine de ‘sükût-u cemre’ dediler.

 
Diğer bir deyişe göre Çin zenginlerinden bazıları soğuğun şiddetli zamanlarında evlerinde üç soba ve ocak yakarlar, soğuk kırıldıkça sobaları birer birer söndürürlerdi. Buna da ‘sükût-u cemerat’ denirmiş. Bu tanımdan dolayı cemrelerin düşmesi tâbiri, hava, toprak ve suda soğukluk şiddetinin kırılmasını ifade etmektedir. Ancak bu uzak bir ihtimal, çünkü ‘sükût-u cemerat’ tâbiri bir Arap tâbiri olup Çinlilerin âdetleri o dönemde Araplar arasında bilinmiyordu.

Bazı eserlerde belirtildiği üzere cemre üç yıldızdan ibarettir. Bunlar sıra ile tarf, hen’a ve cephe yönündedir ve bunlara cemre denilmesinin sebebi parlak ve bir çeşit kırmızılığa meyilli olmalarıymış. ‘Cemre düştü’ denilmesi de guruba meyilleri anlamında kullanılıyordu. Şöyle ki Şubat’ın yedinci günü (Miladî 21 Şubat) güneşin doğumunda öğleye kadar olan vakitte guruba temayül edince suda ısınma meydana gelir. Şubat’ın on dördüncü (Miladî 28 Şubat) sabahında guruba başlayınca havada ısınma belirtileri görülür. Şubat’ın yirmi birinci (Miladî 7 Mart) burç vakti toprakta ısınma meydana gelirmiş. Bu nedenle ilkine ‘cemre-ül-ma’, ikinciye ‘cemre-ül-hava’, üçüncüsüne de ‘cemre-ütürab’ denilmiş. 

Cemreler Türk dünyasının kültür ve edebiyatına da konu olmuşlardır. Divan şairlerinin, cemre zamanlarında baharın gelmesi dolayısıyla, önemli kişilere yazdıkları övgü şiirleri de ‘Cemreviye’ olarak bilinmektedir.  

Bir de 4. cemre vardır, o da insanın yüreğine düşer. O cemre mevsim ayırt etmez. Girdiği gönlü kış soğuğundan kurtarıp ısıtabilecek kudrete sahiptir.

O 4. cemre; uyanıştır.