Buzlu Camlar Cenneti

Sayı 8 - Tarih Bilinci ve Kimlik Sorunu

Nebula’nın tatile çıkarken, doğum-yaşam-ölüm üçgen’inde somut bir varlık olarak yeryüzüne gönderdiği ve yerini bulup doldurmasını öngördüğü insanoğlu, bu öngörüye en güzel ve en tutarlı karşılığı, ilişkiler zincirinde buluyor. Bu zincirin kendi açısından en önemli halkası, dirimsel ve eytişimsel sorunlara açılması ile insanoğlunun yaşamının, “dirimsel sonlanış”a kadar bu sorunsallarla didişmesi. Daha sonra ise, bu sorunsallar yeşerip meyva verince, içiçe girip sezaryenlik bir sorunun tohumunu atıyor: Toplumsallık.

Oluşumunun ilk dönemlerinde (katmanlaşmamış aşamalarında) toplumsallık, dışa vurumu olmayan, ancak, kendi içinde, taşlarının sabitleşmesi için devinen bir denge arayışıydı. Bir akışta yaşamak: Vahşi bir ırmak gibi akıyordu kimi kez; insan korkunun karanlık saraylarında dirimini savunma, korunma savaşı vermeye itekliyordu. Öyle ki, aranılan denge, bir dayatmanın, doğal dirimsel bütünlüğe bağlı bir dayatmanın sonucuydu ve bu dengenin de akışa katılması gerekiyordu.

Bu akış (yaşantı) içinde dirim, direnmenin de özüydü oluşumundaki kaçınılmazlık kadar. Bununla bağıntılı olarak, dirimsel gerekirliklerle örülü bir temele oturan ve ilişkisel biçimlenme doğrultusunda gelişme eğilimi gösteren, içkin ve bir o denli yaşamsal önemi olan bir bulanıklık çıktı ortaya: Cinsel karışıklık. Başlı başına bir sorunsalı tanımlayan bu yanyanalık, doğanın zorlamalarının hemen ardından insanlığa egemen olan en çetrefil baskı öğesi haline gelmiştir giderek..

Cinsel karışıklığın ortaya çıktığı bağlamda biraz duraksamak gerekiyor. Türlerin ayrışması (farklılık nedeniyle kutuplara çekilime) sırasında, dirimsel ortaklık bozulmadı. Hatta bu kutuplaşma, insanlığın süreğenliğini sağlayan ve eksikliğin üretici bir etkene dönüşmesini tetikleyen bir olaydır; insan, özneleşme yolundaki ilk adımını atmıştır artık: Burası, toplumsal kurdeşenin başlama, yaygınlaşma sürecinin başlama noktasıdır. Bireyin topluluk ya da doğanın saldırısına karşı, savunma düzeneklerinin bir biçim alışıdır bu. Türsel ayrışma düzeyinde parçalanmaya uğrayan canlı varlık, doğal kendiliğindenliği ile yaşamsal eylem etkinliğinden kaynaklanan dayanışma ve bildirişme ağını kurarak hayatın ve insanın, aynalarında kendini aradığı tarihin ilk ayak seslerini yansıtmaya başlamıştır.

İnsan dünyaya başaşağı düştüğü andan itibaren, özünü korkuyla kuşatan yaşa karşı, dirimini düğümlenmeden ayakta tutma zorluğuna karşı savaşım verirken, kendi bilinmezliğine, anlaşılmazlığına, nedenselliğine çözüm arayışındadır gerçeklikte. Bu yolda doğan ilkel bilinç, bilgi ve bilim olarak gösterdiği üretken ve sistematik sapmalarla uzun süre insanın gelişimine, sıçramalarına rehberlik yapacaktır. Böylelikle dallanıp budaklanmaya başlayan sapmalar, çeşitli uygarlıkların altına imza koyacaktır.

Uygarlıkların, dirimin ayakta kalışına katkısından sözedilir hep… Bir yanından, katkısının bulunduğu kabul edilebilirse de, cinsel karışıklıktan sonraki süreçte oluşan ilkel toplumsal konsensuslar, dirimin donanımını saklayan etkilerinden başka, tarihin ilk tanımlarından birini de oluşturmaktadır bir anlamda. Bu tanım insan psişesindeki ürkütücü derinliğe karşın, tarihsel bir sürece katkı sunabilmiştir. Bu aşamalar psişenin emekleyişleriydi belki ama gerek tarihin gerekse olup biteni yorumlama gücünün ve yorumlamaya araç-gereç sağlama yetisinin ilk basamağını oluşturdular.

Çevresel doğanın özgül gücü ile içerdiği kendiliğindenlik, canlı varlığın algılama düzeneğine darbe olarak indikçe, açlığın, korkunun, susuzluğun, kaygının, korunmanın ve savunmanın, şehvetin, kısaca, insansal durumu oluşturan dürtüsel öğelerin, tek hedef olan doyum uğruna bir arenaya dönüştürdüğü yaşamsal çerçeve içinde, varoluşun bütün kanalları devreye girdi ve böylece uyaran, uyarılan, uyarlanabilen bir varlık olup çıktı insan. Çevreyi içselleştirme, grup içindeki ilişkileri içselleştirme, doyumsal gecikmeleri içselleştirme, özel tepki düzeneklerine temel oluşturdu. Ancak, grupları oluşturan ilk bireyler, içinde bulundukları ilişkiler yumağının aynı zamanda öğelerinden, ayrıntılarından biri olduklarını algılama ve ayrımsama becerisini gösterebilmişlerdir.

Elbette doyum sorununun ilk çözümlemeleri, yine erteleme işlemlerinden geçerek gelmiş ve belki de bugünün doymak bilmeyen, kimliksizliğe uğratılmış, içdürtülerinin kışkırtması altında devinen robot-insan modelinin oluşumunda önemli rollerden birini oynamıştır. Özet olarak, kendini toparlama evrelerini oluşturacakken çevresel bütünlük ilişkileri içinde tökezlemeye başlayan özünün yaşama zorunluluğu duyduğunu yakından görebilmiştir.

Hızla gelişen ve sınırları büyüyen BEN, aşırılıklara uğrayarak kendi açısından tehlike boyutlarına tırmandıkça, tanrılaşma sarhoşluğuna kapılmış ve ikinci bir yüz edinme gereksinmesinin yaratıcılığı eşliğinde, taş devirlerini de aşarak iç aynasında bir bulanıklığın oturmakta olduğunu sezmiştir. İlişkisel her türlü etkirlik gözden geçirildiyse de tanımsız ve açıklamasız bırakılmıştır.

Oysa, ilişkilerde alış-veriş, değiş-tokuş işlemleri arttıkça, BEN’ler çatışması maskelenerek KİM’liksel takılarla donanım sağlanmıştır. Dirimsel türdeşliği görünmeyen ve hatta hiç olmayan, çizgileri bile belirsiz, bu tanımsız bulanıklık identity’dir.

Açımlamak adıyla kurmaca kişilik olarak da anabileceğimiz bu örgü, birarada yaşama zorunluluğunun ulaştırdığı sonuç olarak, pratik hayata güdümlenmiş, varlığın dışa dönük savunmalarını ve saldırılarını üstlenmiş, soyutlamasız, kendiliğindenlik içermeyen ama somut, nitel çeşitlemeler bütünü olarak can bulmuştur. Daha da öteye giderek düzenleme girişimciliği yapmaktadır bugün bile.

Ancak, identity, bir misyonerdir. Misyonerliği, çevresel ilişkilerden şiddetle sorumluluk duymasına yaslanır. Dışsallığıyla bir korugan gibi durmaktadır dirimin sunduğu kişiliğin önünde, paravandır. Ne var ki, koruma işini zaman zaman aşırılığa taşıdığında, önüne geçtiği kişiliği yıpratır; eksiltir onu, kimi yanlarını yontar, yokeder. Onun yaşama amaçlarından en önemlisi simetri (bakışım) kazanmaktır. Aynı düzlemde aynı yüklerle örtüşmek, onanmak. Kimliğin bu tutumu, içerideki mahpusa (BEN’e) yükselti kazandırır, önemini anımsatır; varlığının dünyaya bir armağan olarak gönderdiğine inandırır onu.

Hayatın içindeki yoğun etkileşim Gerçek Ben (Kişiliğin çekirdeği) ile kimlik’in BİR’leşmelerine yol açmıştır sonunda. Eşdeyişle, kişilik, üzerindeki ağır doğal yükün büyük bir bölümünü kimliğe devretmiştir.

İlkel klan dönemlerinde kimliğin barışçı girişimlerini görüyoruz: Hayatı zenginleştiren, onu süsleyip çekici kılan ekler üretiyor. Bunlar dil aracılığıyla sesletime aktardığımız ve değer dediğimiz, diyebildiğimiz birçok eylem, tutum ve davranış parçacıklarının yorumlanışıdır, üzerine işlevler yüklenebilmiş ayrıntılardır.

Kişiliğin kendi tarihini oluşturmak ya da kendinden önceki kişiliklerin tarihini arama kaygısı bulunmamaktadır ve üretken özünü, onu biçimlendirmek ve kullanmak üzere Kimlik’e devretmiştir. O nedenle, tarihi yapan yapma kişilikler topluluğu, kimlikler bütünü, kısacası, toplumlardır.

Kimlik, çevrenin yaramaz çocuğudur: Çevresel etkenlerdir kimliği doğuran, besleyip büyüten. Kişiliğin, bildirişme, etkileşme, doyuma ulaşma türünden dışavuramadığı gereksinmeleri Kimlik karşılamış ve karşılamaktadır hala.

Kimlik, yalnız sesletim öğelerinin kullanılması konusunda işbirliği durumundadır kişilikle. O nedenle, geriye dönüşü olan bu alışverişte en etkili öğe, çevrenin sese-seslere gösterdiği duyarlığı kendine özgü araçlarla algılayıp özümleyen kişiliktir. Kimlik, kılıf biçer ona, biçimler verir kimi kez. Geri dönüşü olan birliktelikler, kişilik tarafından yaşanır ve yorumlanır. Bir sesletimin kışkırtılı ya da kışkırtısız olduğu konusunda tanı koymak, KİŞİLİK’in yetitisinde ve alanındadır.

Bu yetkinlik, toplumsallığın çeşitli boyutlarından biri sayılabilir. Ancak, onun yetersizliğinin verdiği; açısı kapatan KİMLİK, toplumsal oluşumun üretim süreçlerinden, hatta, tümüyle toplumsalın doğurganlığıyla ortaya çıkan bir üründür, O nedenle, KİMLİK için, salt, kişiliğin toplumla çatışması sonucunda oluşan ikincil kimlik adı verilebilir ve ne yazık ki, bugün çağdaş olmanın, çağdaşlık tanımının açılımında söz sahibi olan, değerlendirilen, kendisine yer aranan öğe, KİMLİK’tir.

Toplumsalın oluşumunda, kimlik ve kişilik ne denli içiçe geçmişse de, bu olgunun tarihten ayrı olarak yorumlanması, ve irdelenmesi gerekir. Tarih, oluşu doğrultusunda çerçevesinin genişlemesinden başka birşey değildir, içerdiğinde hiçbir kıpırtının olmadığı gözlemlenebilir. Onun var olu şundaki tek eğilimdir durağanlık çünkü. Ve toplumsalın içerisindeki devingenlik ve değişkenlikle beliren gelişmelerin korunduğu, barındırıldığı sandıktır Tarih. Toplumsal değişim ve dönüşümlerin, çatışma ve çakışmaların, ilişkilenmelerin, arayışların, çözümlerin ve kilitlenmelerin, her zaman yeni bir başlangıç noktası oluşturduğu toplanma alanıdır.

Dirimsel eksenli kişilerin yanısıra gelişen mistik kabuğunu çeşitli yolla açıklamaya çalışan insan, bunda başarı gösterememiş ve umarsızca kabullendiği bir sığınağa sürüklenmiştir. Tanrı ve DİN.

Geçmişin birikimiyle ŞİMDİ’nin anlamlandırılması, toplum-kimlik-kişilik çatışmasının ŞİMDİ’de tanımlanmasında ve yorumlanmasında (Tarihte) DİN, üstdüzeyde rol oynayarak, psikodinamik öğeleri kışkırtan, yerinden oynatan bir oluşum haline gelmiş; daha da ötelere uzanarak insanı geleceğe ulaştıracak köprüleri kurma becerisini gösterebilmiştir bir soyutlama biçiminde olsa da… O kadar ki, tarihin gelecekle olan ilintisini onun elinde kalmıştır bir dönem. Bütün bu toplama eşlemlerinde, tarih geleceği kapsayamıyor yine de öz’ünde an’ın yaşanılması olduğu için; nedir, göndermeler yapmaktan da geri durmuyor. Gelecek, ulaşılmaz olandır ve o nedenle oluşturulmuş komünal kültürlerden bu yana hayatı kucaklayan birikimin aşırı zamanlı tasarımı olarak kalacaktır. Taş devirlerinden bu yana gereksinmesi duyulan toplumsal konsensüsün amacı (sözde) da buydu: Geleceğin üzerindeki karanlığı kaldırmak.

Ancak, en kolay anlaşılabilen tanımıyla, kişiliğin devredilmesi ve böylelikle ağırlıktan kurtulunması işlemi olan kendine yabancılaşma olgusu, bir aldatma alışverişine dönüşen o toplumsal konsensüs sayesinde bugüne dek başarıyla getirilebilmiş ve tarihin sularında kalmış bütün yelkenliler batırılmaya girişilmiştir. Onun yeri (tarihin) parodiler almış bulunuyor şimdilerde: Sözgelimi, yüzeysel ayıklamalarla reylerin sayıklaması sağlanıyor. Günümüzde en geniş ve gelişkin aşamasına gelmiş olan bu tutum, bu işlem, bireyin kişiselliğindeki yırtıcı sorumluluğu da üzerinden sıyırıp aldığından, KİMLİK’in de önünü açarak onu bir alış-veriş, değiş-tokuş nesnesi düzeyine çekmiş bulunuyor. Eşdeyişle, devretme işleminin en yetkin sürecinde denenmekte insanoğlu ve özünü vareden “sorumlu olma” niteliğini yitirmiş durumda. Bunun tartışması da yapılamaz artık: insan tam anlamıyla toplumsal bir varlığa dönüşmüştür kesinlikle ve kendisine yabancılaşarak bir dizgenin elemanı olmuştur. Diriminin önüne serdiği hazlar, sevinçler, üzünçler, sıkıntılar, bunaltılar, gevşemeler kendi kaderlerini üretemez, bir başkalaşımın içine girmişlerdir. Bu elemanların yapayları hazır olarak sunulmaktadır dünya marketinde.

Cioran’ın dediği gibi, bilgi sevgiyi yıktı. Bilgilenme çağının ürettiği parodiler, hayat bilgisine dönüşmüş bulunuyor, yaşantınızın her an’ı bir parodinin ya sonu ya başlangıcı. Dirimsel enerji iyice kıstırılarak sıkı denetim altına alındı ve yaşamaya ilişkin soyutlamalar kısıtlandı. Katı bir hiyerarşi geleneği yaratılarak varoluş nedenimizin bütün kuytularına girmesi sağlanılan bilgi sevginin doğup beslendiği damarları tıkadı. İmgelemin salıncağı boş şimdi; yakın tarihte o da sökülecek kuşkusuz.

Mağaralar zincirinin mağazalar zincirine yükseldiği insanlık tarihine baktığımızda, tezgâhın başındaki tezgahtarı görmekteyiz yalnızca; tarihi onlar temsil ediyor.

Oysa, mutfaktaki kalabalığın esamesi bile, okunmuyor. Onlar devretmeye koşullanmış üretken bir kalabalık… çatıştıkça üretiyorlar, hayatla olan ilişkileri de bu ilke üzerinde yükselmekte! Çatışmaları durmamalı, yabancılaşmayı yoğun biçimde yaşamalılar!.. Ürettiğinden pay alma saplantısı yaşama biçimleridir. Oysa çalışma eylemi, pay almak için üretmek üstüne kurulmamış olmalıydı. Dayatılan görüş, benimsetilen yaşam öğretisi budur: Ürettiğinden pay alabilmek için ürettiğine bağımlı kalmalısın! Öyleyse, ürettiğin senin öznen, sen onun nesnesisin! Bu durumda, dizgesel bir gereçsin.

Kimliğin kurmaca cenneti karşısında, dirimsel kişiliğin tanrılaşma eğilimi “dumura” uğramıştır; kişiliğin kimyasıyla ortaya çıkan soyutlama gücü zayıflatılarak parodilerin saldırılarına terkedilmişlerdir. Neye uğradığını şaşıran dirim de bu kaçışa katılınca, meydan toplumsal oluşuma (Kimlik) kalmıştır. Böylece, tarihin donuk çerçevesi, bir takım kartvizitlerle çizilmiş olmaktadır.

Toplumsal yaşam, simetrik bir canlılık ister. Ancak, ayakta kalışı, hiyerarşik örgülenmeyle olanaklıdır. Bu nedenle de, yörüngesinde uydu-metalar arar. Ancak, arayışlar, bir eşitlik düzleminde yer alamazlar; çünkü, yabancılaşma olgusu toplumsal alana da sıçrar ve dolaylı olarak egemen olma dürtüsünü toplum geneline yaymaya girişir. Bu bağlamda kaçınılmaz biçimde oligarşik yapılanmanın modelleri görülür bir bir. Fiili istekler, olası isteklerin önünü keser ve hiyerarşi yozlaşarak, oligarşi gerçekleşir. Sosyal- siyasal konjonktürdeki oluşumlar da kurmacadır. Doğal gerçeklikle örtüşen kavramların arkasına ajan kavramlar takılarak, özgül içeriğe sahip kavramların içi boşaltılmıştır. Buna bağlı olarak da tarihin damarlarına by-pass uygulanmıştır.

Toplumsal devingenlik karşısında; bir liste gibi duruş gösteren tarihin ŞİMDİ’nin kavramsal boyutlarına kadar çıkışını sağlayan etken, geleneksel yapı içinde oluşan ve gelişen söz ile dil’dir. Ulusal ve yöresel dil olarak birtakım irdeleme konuları göstermiş olan bu olgudan burada sözedilmesinden nedeni, tarihe iletişim özelliğinin katkısındadır ve elbette ayrı bir inceleme, araştırma ve bilim dalıdır. Tarihin havuzundaki bütün ayrıntıların arasındaki bağlardan biridir ve doğduğu yerin özel içkinliklerini taşır. Ancak, üretim ve üretim araçlarının kullanımından sonra, nicel birikme evresini tümleyen hiyerarşi, kez oligarşik yapılanma biçiminin temeline oturmuştur. Dil de bu tutumdan payını almış ve bir yanını kentleşme sürecinde korumaya çalışırken, öbür yanını kırlara salmak zorunda kalmıştır. Bu ayrılış bile toplumsal örgütlenmeye ilginç bir biçimde katkıda bulunarak, hiyerarşinin yükselişini, oligarşinin de hayata geçmesini destekleyen önemli etmenlerden biri olmuştur.

Öne sürüldüğü ve gelişigüzel yorumlandığı ölçüde yalnızca toplumsal düzlemin kayganlığı değildir yönetim biçimlerinin oluşumunu saklayan. Bireydeki üstdüzey eğilimlerin, kişisel korkuların eşliğinde, denetim altına alınmasının yine bunalan birey tarafından istenmesidir. Doğal olarak ortaya bir güç çıkmıştır, bireyin fiziksel ufkunu aşan bir güç. Ve kişisel korkunun kendisinden daha büyük bir korku kitlesine teslim oluşudur toplumsallığın özünde yatan. Mistisizmin yüzyıllar boyunca insanın üzerinde kalmasının nedeni de simgesel bir dengeyi temsil etmesindendir. İnsan denilen canlının yetkinliğini sarmalayan psikodinamik öğeler, kendilerini aşan bir iç düzen biçiminin içinde buldular kendilerini bir anda. Ortak değerler üretiyor ve bunları etkin kılıyordu mistik öngörüler ve bu öngörüler doğrudan nesnel insanı hedefliyorlardı.

Kişilik ve kimlik arasındaki çatışmadan üstün çıkanın olmadığı zamansal aralıklarda başvurulan işbirliği içinde belirginleşme isteği, etnik sancılara dönüşegelmiştir. Doğası gereği tepkisel bir tutumla ortaya çıkan bu öbekleşmenin taşıdığı iç dinamizm, ulusallaşma sorunsalını açığa çıkarmıştır. Ortak kimlik edinme işleminin tamamlanmadığı durumlarda ulus olmak çıkarmıştır. Ortak kimlik edinme işleminin tamamlandığı durumlarda ulus olmak yerine sekter işlevler üslenen bir etkiye dönüşmüştür etkinlik. Elbette, etnikliğin etkinliği, uluslaşma süreci içinde düşünülmelidir.

Öte yandan, kişinin tanrılaşma sarhoşluğu, nesnel (toplumsal) yaşamın yoğunluğu içinde törpülenip aşınmaya uğrarken, bu aşamada etkin olan KİMLİK’in kişiliğin törpülenen yanını tümlemeye girişmesi, ona kendi özelliklerini yapıştırmasıyla olanaklı olduğundan, içdinamiklerin devretme etkinliği de hayat buldu. Bu durum, Zeus’un bütün toplumsal yükünü, çekinceli yükünü, Eros’a aktarmasına benziyor. İnsanın tanrılaşma sarhoşluğu içinde aldığı yara onarılmış bulunuyor böylelikle. KİMLİK’in (toplumsal kişiliğin) işlevlerinden biri olan bu onarım, süreç içinde gerçek bir yapıtaşı olarak bilimsel magmaya karıştırılmıştır artık.

Sonuç olarak; tarihin varoluşunu ayrımsamak, ona bakmak, bakabilmek için, varlığımızın dirimsel ve psişik sağlamlığı ve düzenliliği yetmiyor. Her oluşum çürümeye tutsak. “ÖZ” cephesinde verilen savaş, çürümeyi geciktirme savaşıdır ve her savaşta olduğu gibi, bu savaşta da kutuplar salt kendi yaşamlarını kurtarma, çürümeyi geciktirme uğruna barış yapmak zorunda kalmaktadırlar. Doğalıyla insan arasında yapılan geçici (erteleyici) barış süresince, bireysel BEN, aklın ilerlemesini de öngörür. Bu, doğal cephedeki en dışa dönük ilişkidir doğa ile insanın. Ancak, insanın deneysel yoğunluklarla harmanlanan arayışı, tarihin parmaklıkları arkasında değil, içinde yenilir ve tarihin ŞİMDİ’deki devinimsel özeliğinin kendisidir. Tarihin ve kişiliğin öznesi aynı tornadan çıkmıştır, ikisinin ilişkisinden. Ne var ki, bu ikilinin insan olan yanı, yabancılaşmanın sütüyle beslenerek, ÖTEKİ’nin, bir anlamda kendisini onaylayan makamın varlığını çıkarmıştır ortaya.

Yaşamanın ilişkiselliği kesin. Bu kesinliğin koşulları da etkileşim, bildirişme ve iletişim dalyanlarından geçmekte. Öyle ki, dışsal düzlemlerdeki değiş-tokuştur bu, alış ve veriştir, ortaklık eylemidir ve çıkarlarla varlık bulma eğilimidir. Ve o çıkarlar ki, en üst düzeye eriştiklerinde organik kalıtların köreltilmesine dayatır. Çünkü, toplumsal kimliğin dışarıdan emip yansıttığı ışık, kamaştıran bir ışıktır. Dışarının canalıcı aydınlığı, egosantrik yapılanma eğilimi taşıyan oluşumlar dışında, ölümün alfabesi sayılabilir. Kimliğin dayatmaları ve baskılarıyla kullanımdan kalkan kişilik, açımlamalarını da devretmek zorunda kaldığından, yarım yapıların türeme sürecine geçilmiştir. Bugün de o noktadayız.

Kimliğin aradığı ve yapıştırma umarlara yöneldiği arayış, bilimin kapılarına dayanarak, toplumsal yapılanmalarla doğrudan ilişkiye geçmiştir. Evrensel uygarlığın, biçim ve dizgelerin bütünsel kavrayıcılığı karşısında kimlik erimeleri ne denli doğalsa, kimlik erimelerinin salt bu yolla, eşdeyişle, bilimin somut donanımı olan teknolojinin sunduğu “hazır yaşam ve hazır yaşam biçimleri’yle erimesi de o denli toplu cinayete yöneliktir. Teknolojinin özündeki dokunun sunuşudur bu, başka türlü bir sunu beklenemez.

Bütün bu kargaşanın olup bittiği çerçevenin kırılmadan ve sırası geldikçe bakılan bir ayna gibi durması için, kayıt işlemine ve mumyalama işlemine gerek vardır. Bu kayıt, bir devingenliğin, bir canlılığın öncülüğünde işlevsellik gösterebilir ancak, öyleyse, bu aynaya bakmak, kendimizi (insanlığı), kendi’mizdeki değişimi (uygarlık düzeyine) ve dönüşümü (doğal çevre-canlı varlık ilişkisinde varılan yer) görmeyi istemek, o aynanın da oluşumunu bilmeyi zorunlu kılıyor. Bu zorunluluğu, bu dönüşümleri görmek, ayrıntılarını sezmek, bir bilinçtir. Birçok erdemin, eşitlik ilkesinin ve düşüncesinin, emeğin, üretimin, üretimin amacının, toplumsal düzeyi belirleme kaygısının ve bütün bunların bileşiminin, bu bileşimdeki ortak paydanın, etik dokunun varlığını duyumsamak, bilincin açılımlarında yer alan elemanlardır ve hiçbiri ötekinin dışında değildir.

Doğasındaki enerji yumağını üretime dönüştüren canlı, mekanize bir hayat istemezdi-herhalde. Ancak, çürümeye tabi tutulduğu andan başlayarak, çürümesini erteleme girişimine geçmiş ve yabancılaşmayı bulgulamıştır. Bu arada, dirimin cinsel ve türsel üretim alanının mekanik bir düzene bağlanışıyla yola çıkan uygarlık, teknolojinin kamçıları altında, estetize edilmek yerine, vb rasyonlar cennetine dönüşmüştür artık. Dönüşü olmayan bu çabaların, bu uğraşı çılgınlığının, bu gelişmenin tek ve büyük hedefi, EGEMEN olmaktır. Kimliklerin ve kimlikler topluluğunun sorumluluk ve yükümlülükten ve hatta suç işleme isteğinin baskısından kurtulma kaygısına yanıt veren bu soyutlama, kişisel devredişlerin de beşiğini oluşturmuş, giderek bir enjeksiyon ünitesi haline gelmiştir.

Doğal varlığın çeşitli boyutlanmalarla kendini gösterdiği ve taşıdığı haz duyusunun da damarı olan sevmek edimi, giydirilen KİMLİK aracılığıyla çıkar üreten bir santrala dönüştürülüp sanallaştırılmıştır.

Simülatif yaşama öğretisinin kalıpları da bu santralda dökülerek pratiğe devriye olarak gönderilmiştir. Bu tutum ve eylem, genel bir egemenlik yöntemi olarak hayata ve yönetim biçimlerine geçmiş; toplumların egemenliği için değil egemenliğin, egemen kalımı için bireylerin naylonlaşmasında kullanılagelmektedir.

Birey, naylonlaşırken içindeki cenazenin kaldırıldığını sanmakta, yoğun kişiliksel (doğal kişilik) bunaltının uyuşturmasıyla gevşemeyi birbirine karıştırdığında, göğsüne jilet atıp kendisine benzettiği özneye devrolmaya yönelmektedir, kendisinin özne olmasından korktuğu için.

Hayatın konuşlanma çeşitlerinden oluşuyorsa tarih, üstelik bu konuşlanmalar, histerinin öncülüğünde ve egemenliğinde etnosantrist bir biçimsellik sergiliyorsa, bir robot tarihinin yaratılmasında, zorlanılmamış olsa gerektir.

“Tarih, ayağa kalkılınca görülebilecek bir şey değildir,” diyen Ece AYHAN’a nasıl karşılık verirdi tarih bilemem, ama hayat bir oyuncak dükkânına dönüştü. Ağlamayı bilmiyor hiçbir bebek, yapma bebek olduğu için… Teknolojiyse, bütün bebeklere dilini çıkarıyor…

Bundan sonralarda da sancıyabilir mi acaba bir yanımız ve şarkılar söyleyebilir miyiz defter-i uşşaktan ve uşşak makamında?