Büyük Umut / Homo Sapiensten Homo Logos’a

Umut - Kış 2017

“… Her şey bu Logos’a göre olup bittiği.

-Heraklitos (1. Fragman)

 

1- En büyük umut “Homo-Logos” boşlukta mıdır?

2- Özgürlüğün zemini ıssız boşluk mudur?

3- Özgürlüğün zemininde yürünebilir mi?

4- Özgürlüğün zemini yürünebilir hale getirilebilir mi?

Kavramsal (Logotik) düşünce özgür olmak için zorunludur, ama yaşamak için değil. Çünkü yaşamak için özgür olmak zorunlu olmadığı gibi gerekli bile değildir. Özgürlük istemi, çoğu zaman yaşamın önüne büyük bir engel olarak çıkar, yine de insanın ve insanlığın en asli ve asil umut konusu olmaktan çıkmaz. Her insan özgür olamaz, bununla beraber özgürlükle insanlaşma zorunlu olarak birbirine bağlıdır. Bu bir çelişki değil, insan kavramının ─bu aynı zamanda düşünce kavramı anlamına gelir- edimselleşmesi ve edimselleşememesi süreci ile ilgilidir. Düşünce yetisi her yeti gibi kendi kendini edimselleştirmeye hem yeter hem yetmez hem yetişir hem yetişmez. Düşüncenin özgürlük için yeti olarak yeterli hale gelmesi, düşüncenin kendi kendini düşünülebilmesi ya da düşüncenin nesnel öz-bilincinin elde edilmesidir. Düşüncenin nesnel öz-bilincinin elde edilmesi demek, insanın düşünmenin yapısını ve oluşunu bilen biri haline geldikten sonra, kendi düşündüğünü bu bilgisi ile denetleyen ve onu doğrulayan bir sürecin içinden geçmesi demektir ki bu düşünce kipine logostik düşünce diyebiliriz… Bu hareket logosun kendine dönmesi ya da kendi kendini bulması, insan ve nesne ya da özne ve nesne olarak bölünmüş halinin ortadan kalkması demektir. Bu sonuç ise ancak logosun kendi kendini bilmesi ile elde edilebilir. Logosun kendi kedini bilmesi demek öznedeki logosun kendini bilir hale geldiği için gene kendini her gördüğü yerde onunla birleşmesi demektir. Böylece düşünen ile düşünülen arasındaki karşıtlık ve sınır ortadan kalkar ve gerçeklik elde edilir. Özgürlük gerçekle bir olmak ya da gerçekle gerçek olmaktır. Ya da tersinden söylersek, gerçeksizliğin ortadan kaldırılmasıdır. Gerçeğin bizim için olması ve böylece bizim gerçek olmamız, düşünce yetisinin sihirli ya da tanrısal gücüdür. Bu beceri ancak düşünce yetisinde vardır. Öyleyse bu beceriyi kazanacak olan şey düşünce olacaktır. Ama en genelde her insan düşünür, peki düşünce yetisinin gerçek bir gelişmesinden söz etmek ne demektir; bilginin çoğalmasından mı? Hayır; gerçekliğin içindeki düşünce ne biçimde ise insanın da o aynı düşünce biçimi ve yöntemi ile düşünebilmesi, logosu işletebilmesi, ya da logostik düşünebilmesi.

Peki, bu süreci tek, tek bireyler olarak nasıl gerçekleştireceğiz? Bu sürecin bir bilimi var mıdır, varsa hangisidir ve neden tekil bilimler bu kadar gelişmişken hala böyle bir bilimi elimizin altında göremiyoruz, okullarda okutmuyor, okuyamıyor ve öğrenemiyoruz? Bu bilim niçin eğitimin ve dahası tüm toplumlarda sivil alanın dışında duruyor? Yok, eğer böyle bir bilim hiç yoksa insanoğlu niçin bilmeye başladığı zamandan bu yana O’nu aramakta ve onu oluşturmak için o kadar gereç biriktirmektedir.

Bu sorularla sorunlanmak için bu bilimi kurmayı çok istemiş ve bu konuda çok şey üretmiş Kant’ın tavsiyesini anımsayalım; Kant bütün çalışmalarından sonra ulaştığı yerin umduğu yer olmadığının itirafı olarak; yeni bir bilimi kurmayı amaçladığını, ama bu amaca ulaşamadığını, şimdi ise son yapması gerekenin, bu amacın boşta kalmaması için konu ile ilgilenenlere, bu yeni bilimi kurma ereğinin tamamlanması için bir çağrı olarak Prolegomena’yı yazmak olduğunu bildirir.

“Amacım, metafiziği (logos-lojiği) uğraşamaya değer bulan herkesi, çalışmasına ara vermenin, şimdiye dek olan biteni olmamış saymasının ve her şeyden önce “Acaba metafizik gibi bir şey (logos-lojik) olanaklı mıdır?” sorusunu sormasının kaçınılmazcasına zorunlu olduğu konusunda ikna etmektir”[1]

“Böyle bir amaç için bilginlerin çabalarını birleştirme yolunu bulmayı başkalarına bırakmam gerek. Bu arada niyetim, birinin çıkıp söylediklerimi sırf izlemesini beklemek ya da böyle bir şeyin umuduna kapılmak değildir; ama uygun düştüğü gibi, saldırıların, tekrarların, sınırlandırmaların, ya da onaylamalar, tamamlamalar ve geliştirmelerin buna katkıları olabilir; eğer konu temelden bir araştırılırsa, bundan, benim sistemim olmasa bile bir sistemin ortaya çıkması kaçınılmazdır; bu da gelecekteki insanlara, şükran duymaları için yeterli nedenlere sahip olacakları bir miras olabilir”[2]

Bütün felsefe tarihinin asli ereği, tinin toprağının altından en değerli hazineyi, Logos’u, Us’un açınımını, onun varlığa nasıl geçtiğini ve orada sürdüğünü, kavramlaştığını içerik alan mantık bilimini ortaya çıkarmaktır (Mantık bilimi kavramından, okullarda okutulan tasım ve simgesel mantığı değil, sadece Hegel’in Mantık bilimini anlıyoruz). O mantık bilimi ki, -biz onu logos-lojik olarak adlandıracağız- doğanın ve insan ilişkilerinin işleyiş yasalarının bilgisini “zorunlu dizgeselliği” altında bir araya getirir. Antik Yunan ve öncesi, Descartes, Hume, Spinoza, Leibniz, Kant; hepsinin tekil üretimleri ve hatta bütün bilim, öncelikle ve son-ucu, logos-lojik (mantık bilimi) için gereçten başka bir şey değildir. Bu gereç, Hegel tarafından ayıklanarak ve bir omurgaya kavuşturularak bilimin bilimi, logos-lojik (mantık bilimi) olarak, bir taslak halinde ve tekrar ve tekrar ve sonsuzca ayıklanmak, arılaştırılmak ve geliştirilmek ihtiyacı içinde tarihin o döneminde, insanın ve bilimin önüne konmuştur.

Logosun bilimini kullanıyor olabilmek “homologos” olmak demektir. Ancak logos ele geçirildiğinde doğru düşünmenin de garanti altına alındığı bir araç ya da tasım kalıpları değildir. Her yargıda özgün olarak bir kez daha işletilmesi gereken ve düşünme sürecinin hem yöntemi, hem gereci, hem amacı ve birliği olarak ruhudur.

Özgürlük, logos sahibi olmaktan, daha doğru ifade ile onu kendi doğasına göre işletiyor olmaktan başka bir anlama gelemez. Bu iki kavram arasında zorunlu bir ilişki vardır, zorunlu ilişki öteki ilişkileri, olanaksız ve olumsal ilişkileri imkânsız kılar. Özgürlüğü istiyorsan logos’u doğasına uygun kullanıyor olacaksın ya da yalnızca logosunu kullanabiliyor isen özgür olabilirsin, özgür isen logos logosu doğru işletiyorsundur. Her sağlıklı insan zekâ ve muhakeme yetisine sahiptir, ama zekâ ve muhakeme yetisi henüz logos değildir. Öyleyse logos, sıradan muhakeme yetisi ya da her insanın sahip olduğu bilinç türünden değildir. Onun için her insan Logosunu işletemez. Onu işletemeyen ise özgür olamaz. Öyleyse herkes özgür olamaz. Logos kazanılabilir, ama emekle, üstelik nitelikli emekle, üstelik bir yöne; logosun kendisine yönelik yoğun bir emekle.

Ama önümüzde şu ya da bu ölçüde bulunan bu yapıt neden henüz insanlığın hizmetinde değildir?

Sorunun yanıtı iki yanlı olabilir. Ya böyle bir bilim yoktur çünkü nesnesi yoktur, (dolayısı ile kendisi de), bu bilimle ilgili umutlarımız boş bir hayaldir, ya da bu bilimin nesnesi vardır, dolayısı ile kendisi de var olabilir ama henüz tamamlanmamış ve yararlanılamaz bir haldedir. Böyle bir bilim gerçekte yok da onu bulmanın boş uğraşı içinde isek şimdiye dek bu bilimin olmadığını anlayarak onu bulma boş uğraşından vazgeçmeli idik. Geriye tutarlı bir seçenek kalıyor, bu bilim en zor bilim olduğu için en son bulunan bilim olmalıdır, bulunmuştur ama henüz yararlanılacak açıklıkta değildir. En zor bilimdir çünkü, bilim varlıkta ortaya çıkıştan geriye doğru gidiş ise en geride bulunan alan logos alanıdır. Çalışmamız bu seçenek üzerinedir ve bu seçenek kabul edilince bu bilimin, bağımsızlaştırılmış ve son geliştirilmiş kipinin(halinin) Hegel’in mantık bilimi adlı çalışması olduğunu kabul etmek zorundayız.

Düşünsel alan kendini Hegel’den iki anlamda da kurtarabilmiş değildir. Onu anlayıp içine alarak ya da onu anlayıp dışarıda bırakarak. Her ikisi de onun anlaşılması ile mümkündür. Yapıtın anlaşılma güçlüğü nedeni ne olursa olsun verilidir. Yapıt bu hali ile önümüzdedir ve yazarının sorumluluğundan çıkmıştır. Ondan sonra sorumluluk bilimindir. Bir kez daha vurgularsak bu görev aynı zamanda tüm bilimsel alanın sorunudur. Çünkü eldeki yapıt bütün bilimlerin kendisine bağlı olduğu kök ile ilgilidir. Ve hiçbir bilim dalı doğduğu bu kökten bağımsız değildir, bu bilimleri uygulayanlar bu bağın farkında olmasalar da.

Özgürlüğün Zemini, Olanağı ve Töz ile Bağlanması

“Her insan ölümü tadacaktır, ama hayatı sadece bazıları tadacaktır”

-Mevlânâ

Homo Sapiens’in dışsal olanı dönüştürmeye ve kendinin kılmaya dönük erekselliği temelde yalındır ve varoluşu ile bağlıdır, ya da varlığını sürdürme amacı ile. Bu amacın edimselleşmesi için kullanılan yeti biçim olarak anlaktır ve hayvanla Homologos arasında orta terimdir. Öznenin, bu orta terimi, yani anlağı, anlama kabiliyetini, logosun sezgisinin farkına vararak dönüştürmeye ve hayvandan öteki uca doğru, Logosa ve onun yöntemi olan kurgul-diyalektik olana doğru edimselleştirmesidir ki, insanı Homologos ereğine ve umuduna ilerletir. Bu ilerleyiş içtedir, içten içedir, bir bilinç biçiminden bir bilinç biçimine, ya da daha doğrusu salt anlayış biçiminden kavrayış biçimine yükseliştir, öznenin kendi yapımıdır, öz malıdır. Nesne ile ilişkinin sonucu bakımından anlayış, anlak, nesneyi dışta bırakır, kavramak ise onu içe alır; nesneyi dışta bırakan anlayışın özneyi, paradoksal bir görüntü ile nasıl nesneye bağımlı kaldığını ve nesneyi içe alışın, kavrayışın, yine paradoksal bir görüntü ile özneyi nesne karşısında nasıl özgür kıldığını aşağıda irdeleyeceğiz.

Rousseau’nun, “İnsan özgür doğar” yargısında yüklemin öznede, yani özgür oluşun insanda dolaysız kapsandığı varsayılır. Burada kendinde kavramla onun edimselliği birlik içinde ve süreçte düşünülmek yerine birbirinden kopuk koyulur ve edimsellik Yargı dışında kalır ve böylece Yargı dışarıda bıraktığı edimselliğin boşluğu nedeniyle boş bir yargı olur. Hegel’in ‘tinin ereği özgürlüktür’ önermesinde ise öznenin özgürlük yüklemi ile bağı dolaysız değil, ereğe dolaylıdır, erekle bağlıdır. Özgürlük Tin’e verili, peşin olarak verili değil kazanılabilirlik olarak verili ve erektir. Bu kazanılabilirlik, olanak olarak, düşüncenin kendinde de kapsanır ve yalnızca kendinde düşüncede kapsanır. Edimsel (fiili) olarak ise kendinde düşüncede kapsanan şeyi ya da düşüncede kendinde olarak bulunanı bizim için kıldığımız zaman insanın özgürlüğü edimselleşmeye başlar.

Bu sürecin açınımı üzerine dönersek, ilkin özgürlüğün erek olarak konması yeterli değildir, bu erek edimselleşmelidir. Konu özgürlük olunca erek olarak konulan şey elde edilmeden bilinemez. Öyleyse özgürlüğü bilmek ile elde etmek aynı sürecin iki ayrı sonucudur. Asıl olan ereğin, içinde hedefe doğru gittiği bilinç tipinin, içine girdiği nesneleri yöneten ve yönlendiren bilinç tipi ile yani logos ile aynı tipte ve kipte olma zorunluluğudur. Özne ve nesnenin aynı tip ve kipte olması sonucu, başka bir deyişle töz’ün iki yandaki varlığının da aynı kipte olması dolayısı ile iki yanın ayrımının ortadan kalkması ve iç içe geçerek Bir’e dönüşmesi özgürlüğün zeminidir.

Özgürlük basmakalıp söylemlerde dile geldiği gibi; insanın düşündüğünü ve dilediğini yapabilmesi, istediğini düşünmesi ya da düşündüğünü söylemesi ya da insanın başkalarının haklarını çiğnemeden istediğini yapabilmesi vb. değildir. Öyle olsaydı insanın onu kazanma gibi bir sorunu olmaz ve her insan özgür olurdu, çünkü yukarıdaki koşullar herkes tarafından sahip olduğu doğal bilinç biçimi ile gerçekleştirilebilir şeylerdir.

İstediğini düşünme hiç kimsenin elinden alınabilir bir etkinlik değildir ve düşündüğünü söyleme özgürlüğü siyasal alan dışında çoğu zaman kısıtlanmış da değildir. Özgürlük siyasal alanla sınırlı bir kavram değildir, insanın dışında, karşısında var olan her şey ile ilgilidir. Siyasal alanda bile birçok zaman ve birçok insan için, istediğini düşünme ve düşündüğünü söyleme binlerce yıldır yapılan ve yapılabilir bir şeydir. En azında yönetici kesimler her zaman düşündüğünü söyleyebilme özgürlüğünü taşımalarına karşın özgür olmuş değildirler. Bu nedenle ne her düşünen özgürdür ne de her düşündüğünü söyleyebilen özgürdür. Bu tanımlar özgürlüğün dışsal yanı ile ilgilidir. Kuşkusuz bu dışsal yan önemsiz değildir ama kavramın içine kadar götürmez.

Özgürlüğün engelleyicisinin dış yetkeler olduğu savı özgürlüğün biçimi ile ilgilidir, özü ile değil. Dış yetke ortadan kaldırıldığı zaman özgürlük kendiliğinden doğan bir durum değildir. Öyle olsa idi özgürlüğü elde etmek pek kolay olurdu. Özgürlükte edimselliğin sınırlanması salt dışsal değil içseldir de çünkü özgür olmayan ve özgür olması hedeflenen o içtir, için belirlenimidir, düşüncesidir. Özgürlüğün içsel engelleyicisi yalnızca içgüdüler değildir. İçgüdülerin ve öteki kaba ihtiyaçların dürtüsünün egemenliği özgürlüğün esastaki engelleyicisi değildir. Özgürlüğe içsel gibi görünen kör güdüler gerçekte özgürlük kavramına dışsaldır ve özgürlük üzerinde öteki dışsallıklar kadar etkilidir. Asıl içsellik düşüncenin otonom etkinliğinde kendi kendini oluştururken gene kendi kendine çıkardığı engellerdir, bu engeller çok çeşitli biçimlerde sürece girebilir gerek önyargılar gerek kavramların yerine tasarım, istek, ve tüm duyguya batmış düşünceler gibi.

Özgürlük kavramının içine doğru ilerlemeden önce sözcüğün kapısı olarak adlandırabileceğimiz etimolojisini kısaca inceleyip oradan, kapıdan içeri girelim.

Ö sesi Türkçede düşünmek fiilinin köküdür ve ÖZ kavramı bu kökten türemiştir. Ö köküne iz ekinin bağlanması sırasında i düşer ve ö-iz sözcüğü, öz sözcüğüne dönüşür. Tekrarlarsak Ö, anlam olarak, düşünme eyleminin kök sesidir. Böylece, Öz sözcüğünün düşünce, idea anlamına gelmesi, yani bir şeyin Öz’ünün onun düşüncesi-ideası olması, Türkçenin düşünceye sunduğu olağanüstü bir üstünlüktür. Daha ilk adımda bilinecek nesne görgül kipten düşünsel kipe çevrilir ve bu çevirme işleminin ortaya çıkaracağı anlamayı engelleyecek birçok güçlük ortadan kalkar. Her dilde düşünmeyi kolaylaştıran sözcükler vardır, ama ister rastlantı olsun ister sözcüğün ortaya çıkışında parlak bir us işbaşında olsun herhangi bir sözcüğün değil, düşünce sözcüğünün bizzat kendisinin öz ile böyle kavramsal bir bağıntı içinde bulunması düşüncenin akışının önünü büyük ölçüde açar. (Bizim bu üstünlükten haberimizin olmaması ve bu nedenle, dilin kendinde üstünlüğünden yararlanamamamız, düşünce tembelliğinde ne derece ileri olduğumuzu gösterir). DÜŞÜNMEK, ÖZÜN BAŞKA ÖZLER İÇİNDE İLERLEMESİ. Özgürlük, insan düşüncesinin, yani insan özünün öteki şeylerin düşünceleri yani özleri içerisinde engelsizce ilerlemesi, “öz öze gelmek”.

 Bir şeyin düşüncesi onun özü, bir şeyin özü onun düşüncesidir. Bileşik sözcük olarak Özgürlük, etimolojisinden bellidir ki, özün gürlüğüdür (kuvvetidir). Özgürlük insanın karşısında var olan bir şey tarafından sınırlanmaması ve sınırın ötesine geçişi demektir (Elbette bu sınırlar sırf dışsal sınırlar değil, insanın oluşmuş düşünceleri olarak içsel birikiminin oluşturduğu kütleyi de kapsar). Sınır hem insanın verili halinin hem de karşısındaki nesnenin sınırıdır. Sınırlama insanın karşısındakinin karşısında var olarak devam etmesi demektir. Sınırın aşılması, birinin değil her ikisinin de sınırının aşılmasıdır. Bu nedenle sınırın aşılması sırf önde duranın sınırının değil insanın onun karşısında duran olarak kendi sınırının aşılması demektir. Çünkü sınır bir olsa da ona sınırı olan ikidir. Karşısında bulunan kendine karşı olmaktan çıktığı zaman, insanın kendisi de eski kendi olmaktan çıkmıştır. Karşı diye bir şey kalmadığı zaman iki karşıt birden yok olmuş ve ötekileri kapsayan bir oluşmuştur. Sınır ortadan kalkmıştır ve şimdi karşıda var olan insanın kendisidir. Ve insanın kendisi karşıda var olandır. Karşıda bulunan insanın içine alınmış ve insan kendi eski halini olumsuzlamış karşısında bulunanı da olumsuzlamış ve şimdi kendinin ve karşısının değişmiş ve bire indirgenmiş kipi olarak iki olan bire inmiş ve böylece sınır ortadan kalkmıştır. Oluşla ortaya çıkan belirli düşünce, iki başka belirlenimi belirli yokluk olarak taşıdığı ölçüde belirli varlıktır.

Bu oluş, düşüncenin kendi soyutluğunu yok ederek bir şeye belirlenmesi ve karşıtını da yok ederek içine alışı, karşıtının ideasını içine alması anlamına gelir, yoksa onu fizik olarak yok etmek anlamına değil. Ve sadece düşünce karşıtını kendine çevirebilir ve kendini karşıtına, (düşünce sonsuzluğu ya da sınırları yok etme yetisi, yeterliliği, ya da yeterli özelliği, özgürlüğün hem zemini hem aracı hem gereci hem ereğidir) bu, tözün iki kipinin, birbirine dönüşünün olanaklılığı ve düşüncenin bu olanağı edimselleştirebilme yeteneğinin becerisidir.

Ama bu çevirme işlemi doğal bilincin yeteneği içinde değildir. Öyleyse bu işlemin yapılabilmesi ve dolaysı ile özgürlüğün elde edilmesi için her insanın doğal olarak sahip olduğu bilincin yerine logosa uyumlu bilinç tipi, ya da logosun kendinde bilgisini içeren bilinç kipi geçirilmelidir. Bu bilinç biçimine diyalektik kurgul biçim, ya da köke bağlı kalarak adlandırırsak LOGOSTİK yöntem, yani logosun işleyiş biçimi, bu bilinç biçimini işletebilen insana ise HOMOLOGOS diyebiliriz.

İnsanın gerçekte içinde yaşadığı dünya fiziksel değil tinsel alandır. Fiziksel alanda yaşayan içgüdüsel yanımız ya da tinsel olmayan yanımızdır ki, bu doğal yanımız hayvandır ve bizim ilgimiz bu yan üzerine değildir. Kuşkusuz insan yanımız için fiziksel biçimler yok değildir, her ne kadar salt tinsel olan büyük bir kültür birikimi fiziksel değil tinsel olsa da. Bu yanı ile insanın güdüleri dışında hiçbir eylemi ve aktivitesi yoktur ki gereci tinsel olmasın. Kendisi farkında olmasa da insan kendi karşısında her şeyi tinsel bir biçime dönüştürerek onunla bağ kurar. Anne, baba, kardeş, komşu ve toplumsal ilişkilerin öteki boyutlarındaki gerek kişisel ilişkiler gerek kurumlarla ilişkilerin tümü tine çevirdiğimiz kişiler ve kurumlarla olan ilişkiler halini alır, bütün sosyal ilişkilerin tinsel olması demek, her öznenin kendi dışındaki toplumsal ilişkilerine giren, oraya alınan, oradan atılan ya da şu ya da bu ölçüde değiştirilen varlıkların tinsel halidir.

Düşünce Mi İnsanı Yönetir, İnsan Mı Düşünceyi?

Eğer insanın en değerli yanının, ya da özünün düşünce olduğu kabulü boş bir kabul olmayıp gerçekten kavramına uygun, bilinçli bir benimseme olmuş olsaydı, o zaman, herkesin en başta ve en fazla çabasını kendi özünü, düşünme yeteneğini geliştirmeye, iyileştirmeye harcaması gerekirdi. Çünkü insanın bütün tinsel eylemlerini yöneten yönetici kendi düşüncesi olunca; düşünme yeteneği gelişmemiş ise yöneticisi kötü olduğu için bu kötü yöneticinin yönettiği işlerin sonuçları da kötü olacak, yok eğer düşünme yeteneği gelişmiş ise, eylemlerini yöneten yönetici işleri iyi yöneteceği için, iyi yönetimden iyi sonuçlar elde edilecektir. Kısacası az düşünce az insan çok düşünce çok insan.

Düşüncenin bizi yönettiği gerçektir ama her gerçeklik gibi, gerçeğin yalnızca bir yanıdır. İkinci yan düşüncenin bizi yönettiği gibi bizim de düşünen olarak düşünceyi yine düşünce yolu ile yönettiğimizdir. Çünkü düşünce bize pratik bir uygulamayı yönetmek üzere hazırlanmış bir biçimde verili değildir. Düşünce önce gereçtir ki, örgütlenerek araç ve amaç rollerine de girer, ya da o rolleri kazanır. Bir kimse tarafından yönetilmediği zaman düşüncenin içeriği soyut bir boşluktur. Düşüncenin boş ve içeriksiz bir şey olmaktan çıkıp belli bir düşünce olabilmesi için bizim tarafımızdan soyut düşünce parçaları örülerek yapılandırılmalı, başkaları tarafından yapılandırılmış olsa bile bizim tarafımızdan anlaşılmalı ve onaylanmalıdır. Öyleyse düşüncenin bizi yönetmesi aynı zamanda bizim onu yönetmemiz demektir ki, ortaya çıkan ve etkinlikte uygulamaya giren düşünce, bu iki yanının tek bir yapıya dönüşmesinden oluşur. Düşünce bizi yönetmeden önce nasıl bir boşluk ise biz de düşünceyi yönetmeden önce düşünce bakımından yalnızca bir potansiyelizdir. Öyleyse düşünme iki yanlı bir eylemdir, bir yandan boş olan düşünce bir “ben” tarafından bir biçime sokulur, öte yandan belli bir düşünce bakımından belirlenimsiz olan “ben” de, düşünce tarafından bir biçime sokulur. Ortaya çıkan belli bir düşünce, belirsiz benin ve belirsiz düşüncenin ortadan kalkması ve şimdi belli bir düşünce ve aynı zamanda belli bir ben olmasıdır. Denilebilir ki, düşüncenin oluşunda düşünce ve insanın biri özne bir nesne değil her ikisi de hem özne hem nesne kılığına girer çıkarlar. Düşünce özne olarak insanın varsayımlarını, ilgilerini “nesne” olarak kabul ederken, ayını süreçte insanda düşünceyi nesne olarak kullanır ve onu bir şekle sokar. Bu rol değişimi süreklidir. İki yan da aktiftir, iki yan da değiştirici ve dolayısı ile oluşturucu ve aynı derecede değişen ve oluşandırlar. Ve ortaya çıkan her düşünce bu iki yanın değişmiş ve bire inmiş ama ikiyi kapsayan kipidir (hali).

Bu bire indirgeme işlemi, biz ve düşünce olarak ikiye bölünmüş kipin, bölünmezden önceki birliğine, kipine geriye doğru ilerleyişidir. Bu ilerleyiş bizim, sürece öznellik olarak başlayıp, süreçte öznelliğimizi nesnellik içinde yok edip kendimizi ortadan kaldırıp düşüncenin salt nesnellik kipine dönüşmesidir. Başlangıçta kendinde ve kendi için olan, şimdi bizim tarafımızdan bizim için kipine dönüştürülmüştür. Bu yeni birlik başlangıçta ereğimiz olan şeydir ki, kendinde ve kendi için logostur (tanrıdır).

Bizim düşünceyi yönettiğimiz gerçekse, yönettiğimiz şeyi bilmemiz gerekecektir. Bilinmeyen şeyi yönetmek olanaksızdır. Çünkü yönettiğimiz şey bilinmeyince yönetilebilir olmaktan çıkar ve konumlar yer değiştirir, yönettiğimiz bizi yönetir. Düşünceyi yönetebilmek için düşünceden başka bir şeye sahip değiliz. Başka bir deyişle nasıl düşünce bizi düşünce yolu ile yönetiyorsa biz de düşünceyi ancak düşünce yoluyla yönetebiliriz. Çünkü araya bizim tarafımızdan sokulan düşünce dışı bir şey (duygu, inanç, amaç ve başka kılıklarda ön yargı öğeleri) girdiği anda ortaya çıkan ve düşünce kılığına girmiş başka bir şey de bizi yönetecek ve bu arı (saf) olmayan düşünce biçimi sürecin ve dolayısı ile sonuçta ortaya çıkan saflığı bozacaktır.

Bizi yönetmesine onu yöneterek izin verdiğimiz ve insan olarak onsuz hiçbir şey yapamayacağımız ve o olmazsa bir insanda olmayacağımız ve böylece en değerli varlığımız haline gelen düşünce nedir? Bizim dışımızda nesnede iş başındayken, işini, oluşunu dışarıdan müdahale olmaksızın nasıl yürütür. Hiç kuşkusuz düşüncenin tekil bir nesnedeki diziliminden değil, düşünce olarak düşüncenin diziliminden söz ediyoruz. Çünkü herhangi tekil bir nesnenin ussal dizilimi kendine özgüdür ve öteki nesneleri kapsamaz, eğer tekil bir bilimin dizilimini kavramakla, düşüncenin genel dizilimini de kavrıyor olsaydık işimiz çok kolay olurdu. Tekil bilimle uğraşan herkes düşüncenin diziliminin yasalılığı olarak Logos-lojiği kavramış olurdu ve bilgelik kısa yoldan kazanılırdı. Böyle olmadığını o kadar açık görürüz ki, herkesin bir işi, mesleği, tekil bir alandaki uzmanlığı varken ve herkes yaptığı işin ussal olarak işlemesinin yasalarının eğitimini alıp onu usa uygun olarak uygularken, aynı kişiler bir tekil alanın değil, genel olarak düşüncenin kendisinin, usun yasalarının işleyişi konusunda bilgisizdirler. Eğer her tekil uğraş sahibi kişi, yani uzmanlaşmış kişi aynı zamanda düşüncenin kendinde yasalarının bilgisi demek olan logosun bilimini elde ediyor olsaydı, herkesin kendi kendine işleyen bir lojiğe, yani mantığa sahip olması gerekecekti ki, böylece herkesin bu konuda hiçbir çaba serf etmeden filozof olması gerekecekti ki; bu düşüncenin olgusal karşılığı olmadığı açıktır.

Bizim peşinde olduğumuz şey, kendinde Us olarak düşüncenin bilimidir; nesnel logosun bilimi. Bu bilim nedir ve onu nasıl elde ederiz? İnsan için bu bilimden daha değerli bir şey olmamasına karşın, yazık ki gene de insan ve toplumlar büyük bir çoğunlukla bu basit ve doğal sorunun ya fakına varamaz ve bu soruyu sormaz, sorsa da yanıtın peşi sıra gitmez. Bu sonuç; bütün bilmenin aracı, amacı ve sonucu olan usun kendisini yetkinleştirmek gibi, en yüksek amaçtan habersiz ve bu nedenle yoksun olma durumu insanın en dramatik yanlarından biridir.

“Mimarların ve hekimlerin kendi mesleklerinin ilkelerine, insanın yaşamını yöneten ilkeye, tanrılarla paylaştığı akla duyduğundan daha çok saygı duymaları şaşılacak bir şeydir.”[3]

Tekildeki Logostan Kendinde Logosa İlerleme

Bilginin konusu olabilecek nesneler öncelikle zorunlu olarak tekil nesnelerdir. Çünkü nesnelerle ilk bağımız duyu organları ile kurduğumuz bağlardır ve duyu organlarımız zaman ve mekânsal koşulların eşliğinde işlerler. Koşul eşlik eden, eşlik ise koşul demektir. Bir şeyi bir yerde ve bir anda görür, duyar, dokunur, koklarız vb. Nesne ile kurduğumuz bu görgül bağlantı açık ve seçik ve kuşkuya yer bırakmaz gibidir. Bu bağlantı biçimi bir yandan bizi, tekil, geçici, görgül nesneye bağımlı kılıp, gerçekliğin onda olduğu saplantısına sokarak dondurur, öte yandan ise tekildeki gerçekliğin ötesine geçip evrenselin sezilmesine olanak sunarak bizi uyandırır ve tekildeki donmuşluğumuzu çözer, dinamik kılar. Bizim gerçekle bağ kurmamız açısından iki momentin oluşu böyle görünür.

Logos açısından bakıldığında ise var olan bir şey kendini belirlenimlerinin oluş sürecinde belli eder. Öyleyse logos bize kendini değil, bir tekil içinde bulunuşunu, o tekilin ideasını sunar. Bu durumda biz logosa tekil yolu ile gitmek zorunda olduğumuz için ve logos kendini bize tekil olarak göstermek zorunda olduğu için onunla aramıza bir tekil kip zorunlu olarak girer. Tekil olan zaman ve uzamda kendini bize öteki tekillerden ayrı ve bağımsızmış gibi gösterir. Bu hali ile tekil kip, bizi, onun evrensel varoluşundan, evrik olarak onun evrensel var oluşunu bizden ayırır.

Bu ayrımın ortadan kaldırılmasının sezgisi için bile insanlık binlerce yıl olgunlaşmayı beklemiştir. Bu sezgi hem ad hem de içerik olarak, ilk kez Heraklitos’un bilincinde ışır. Artık doğanın ve toplumun varoluşunun ve hareketinin dayandığı zemin, töz logos adı ile sonsuz karanlıktan insan bilincinin içine kalıcı olarak girmiş ve insan bilinci ile kendinde loğos arasında köprü kurulmuştur.

Logos kavramı Heraklitos’un büyük keşfidir. Ondan önce; saltık evrensel olan, yani doğal olanın ve tinsel olanın, bir başka deyişle zamansal ve uzamsal olanın ‘o’na göre olduğu (o nedir), bu nedenle her belirli varoluşun zemini ve değişmez önceli olan, böylece ebedi, sonsuz bir varlık aranmıştır ama bu, kendi olduğu, içerik ve kipte bulunabilmiş değildir, ( dört elemen gibi.)

Hereklitos’a kadar genel olarak bilmenin tarihi, farkında olarak ya da farkında olmadan saltık varlığın ve onun kavramının henüz gizli olduğu tarihtir. Heraklitos bu varlığın özünü sezinlemiş ve logos olarak kavramlandırmış ve sadece logosun varlığını değil, “Her şeyin bu logos’a göre olup bittiği”, “Logos her şeyde ortak olan”, “Hiç batmayacak olan” (1, 2 ve 16. Fragmanlar) gibi tanımlarla en genelde Logos’un özünü de ortaya çıkarmıştır. Bu bilmenin tarihinde gerçek anlamda bir devrimdir ve devrilen temeli olmayan bilinçtir.

Bilim dünyası bütünüyle, yüzlerce yıldır Hareklitos’a karşı büyük bir vefasızlık içindedir. Bu vefasızlık bir kişiye karşı yapılan vefasızlıktan öte bilim dünyasının kendi kendine saygısızlığını da gösterir. Her bilim dalı işe Heraklitos’a teşekkür ve saygı ile başlamalıdır.

Bir uğraş hele bu bilim gibi bir uğraş ise, kendi kök kavramı (LOGOS, LOJİK) ve onun ortaya çıkış koşullarına nasıl duyarsız kalabilir? Hem her tekil nesneyi incelerken onda incelediğimiz, logostan başka bir şey olmayacak, hem de logos’un kendi bilimi, yani mantık bilimi, logos-lojik bütün lojikal alanın dışında kalacak. Bilim alanının, konforun sıradan ve değersiz bir aracı durumuna düşmesi, kökünden kopmuş olmasının bir sonucu değil midir?

Logosun Daha Anlaşılır Kılınması ve İnsan Usunun Yükseltilmesi

Bütün felsefe tarihinin asli ereği tinin toprağının altından en değerli hazineyi, Lagos’u, us ’un açınımını, varlığa nasıl geçtiğini ve onda oluştuğunu, kavramlaştığını ve bu süreçleri bir arada içerik alan mantık bilimini ortaya çıkarmaktır. O mantık bilimi ki, -biz onu logos-lojik olarak adlandıracağız- doğanın ve insan ilişkilerinin işleyiş yasalarının bilgisini “zorunlu dizgeselliği” altında bir araya getirir. Antik Yunan ve öncesi, Descartes, Hume, Spinoza, Leibniz, Kant; hepsinin tekil üretimleri ve hatta bütün bilim öncelikle ve son-ucu, logos-lojik için gereçten başka bir şey değildir. Bu gereç Hegel tarafından ayıklanarak ve bir omurgaya kavuşturularak bilimin bilimi, logos-lojik olarak, bir taslak halinde ve tekrar ve tekrar ve sonsuzca ayıklanmak ve arılaştırılmak ihtiyacı içinde tarihin o döneminde önümüze konmuştur.

Bilimlerin ayrımlarının içinde yer aldığı bir birlik olarak, ya da bilimler arasında akışkan geçiş süreçlerinin kapsandığı bir zemin olarak ortak bir bilimin var olması gerekliliğinin sezgisi, birçok başka felsefeciyi, onu bulma yönünde çabalara yöneltmiştir. 1900’lerin ilk yarısında Viyana çevresi olarak bilinen mantıksal görgücülüğün temsilcileri bile bu göreve duyarsız kalmamışlardır, her ne kadar bağlı oldukları analitik ilke bu birliği baştan dışlasa da.

Logos-lojiğin önümüzde bulunduğu biçimin arılaştırma ve daha anlaşılır kılınma ihtiyacının zorunluluğu kendini çeşitli biçimlerde gösteriyor.

Logosun kendisi her insanda bulunduğuna göre insan onu anlayabilmeli ve kavrayabilmelidir. Ama gene de her insan tarafından kavranılabilir biçimde değilse, sıradan bilinçle logos arasındaki bu açıklık her iki yanın birbirine yaklaştırılması yolu ile kapatılabilir. İnsanlık bir yandan logosu kavramak için bilinç biçimini öznellikten nesnelliğe doğru dönüştürürken, öte yandan bunu yapabilmek için logos lojiğin daha anlaşılır kılınmasını da başarmış olur.

İnsan logosu kazanmalıdır. Çünkü logos insana doğrudan değil, onu kazanma koşulu ile verilidir. Bu kazanımı, kendine doğrudan verili olanı, duyusal bilinci, doğal işleyen düşüncesini yenerek, olumsuzlayarak, aşarak, geride bırakarak, bu bilinç biçimini ikinci bir bilinç biçimi olan logosun eşlemine çevirerek yapabilir. Bu uzun ve karmaşık bir süreç gerektirir. Bu sürecin ilerlemesi gerilemeleri, karmaşayı da kapsar. Çünkü iş başındaki bilinç biçimi ile gerçeklik arasında uyumsuz bir kiplik vardır. Doğal bilinç gerçekliği ararken o hali ile aradığına ulaşamaz. Çünkü o hali ile ele geçirdiğinin aradığı olup olmadığından emin olamaz. Bu süreçte bulduğunun aradığı olduğu konusunda emin olabilmek için önce kendisinin gerçek bir ölçüt olup olmadığından emin olmalıdır. Kuşkusuz bu emin oluşun güvencesi kendini karşıtı olan nesnesinde denemede bulur. Böylece insan düşüncesi ile logos arasındaki bu diyalektik gel-git her iki yanın birbirine uygunsuz olan öğelerinin temizlenmesi yönünde kurgula değişir. Değişimin konusu olan her iki yan, değiştirmeye ve değişmeye yetenekli orta terim tarafından sürekli bozulup yeniden düzülür.

Bu süreç yalnızca tekil insan düşüncesinde yer almaz. Logosun tarih içinde toplumsal alandaki ilerlemesi ve kendini arılaştırması aynı yolu izler. İnsana olduğu gibi toplumlara da logos hazır verili değildir. Bu yüzden toplumların logosu ele geçirme süreçleri birçok bozup düzme deneyimi ile olanaklıdır. Öyleyse süreçte düzenleme ne kadarsa ondan çok daha fazla gerçekliği bozma ve bu bozuk gerçekliği düzene girmiş gerçeklik olarak onaylamalar bizzat bizim tarafımızdan çarpıtılmış gerçekliğin gene bizim tarafımızdan gerçeklik olarak kabulünü içerir.

Bu anlamı ile felsefe tarihi logosun düzeninin bulma uğraşı olarak aynı zamanda onun kendinde düzenini bozma tarihidir ve bu logosun ele geçirilmesinin zorunlu yoludur.

Doğanın düzeni olarak logos kurgul kiptedir ama kendinde ve kendi için böyledir, insan için değil. Bu kurgul kipin eşlemi insan düşünme yetisinin kendisi tarafından kazanılmalıdır. Bu kazanım için duyusal bilinçten başlamak bir zorunluluktur. Duyusal bilinç; tikeli ya da evrenseli tek başına anlama yetisinden daha ötesi olmayan analitik bilinçtir. Bu haldeyken logosun bütün biçimleri ve uygulanmaları onun işleyişine en yabancı olan yöntemle baş başa gelişir. Böylece alanın bütününde kurgul usun disiplinli ayrım ve birliğinin yerine her felsefe yapanın öznel kanılarının etrafa başıboşça yayıldığı kaotik bir felsefe alanı çıkar. Özellikle Hegel’den sonra, dünyayı ve insanı anlama amacı ile genişleyen felsefe, amacı yolunda kendi ekseninden bağını kopararak, anlaşılması gerekeni uzaklarda bırakıp kendini kendi yığdığı çer-çöp içinde kaybeder. Hegel’den sonra felsefenin gelişmesi denilebilecek üretimin durumu budur. Alanın kendisinin temizlenmesi ve parçaların zorunlu birlik altına alınması ya da tersinden birliğin zorunlu öğelere ayrılması ve böylece logosun zorunlu dizgesinin ortaya koyulması Hegel’in en büyük mirası olarak elimizdedir.

Ancak Hegel’den sonra her tür bilimsel ilgi kendini merkezden, lojikten o kadar uzaklaştırmış ve o kadar çok gereksiz bilgi üretmiştir ki, bu ilgiyi yeniden Lagos’a, merkeze döndürmek ve üretilmiş bilgiyi Logos’la bağlamak bir o kadar zaman, çaba ve emek isteyecektir.

Dizge; Bir Arayışın Sonu Ve Bu Sonun Anlaşılmasının Başlangıcı

Tüm bilimlerin dizgesinin ve onun içinde yer alan parçaların yapısının ortaya konulmasının kıyısına Kant’ın bilimlerin merkezine “Arı Usu” bir başka adı ile Logos’u alması ile ulaşılmıştır. Kant’ın felsefeyi getirdiği bu kıyı ile, sınırları belirsiz ve boş bulunan her alana yayılmaya imkânı veren ve yayıldığı her alanın netliğini grileştiren bir felsefe kavramından kurtuluş, bilenin ve bilinecek olanın birbirinden ayrılması ve bu ayrımdan, arı us ’un, yani logos ’un; bütün bilimlerin bağlandığı ve böylece doğduğu yerin bilimi olarak doğmayı beklediği kıyı olarak anlamak gerekir. Bir başka deyişle, dizgenin iskeleti iyice belirmiş ve onun biliminin ortaya çıkartılmasının zamanının gelmiş idi. Böylece, kendinde logos ve onun tikel ve tekildeki açınımları olarak ortaya çıkan varlığın ve bu nedenle bilimlerin ansiklopedisinin kurulma görevinin eşiğine varılmıştı. Bu ayrımda esas sorun logos’un kendi biliminin kurulması idi. Kant, son çalışması Prolegomena’da itiraf ettiği gibi tüm çalışmalarının sonunda, bu yeni bilimin kurulması amacını gerçekleştirememiş, geriye dönüp eksikliği gidermeye çalışmasına karşın bu eksiklik mirasının bir eklentisi olarak kendinden sonraya ve bu bilimi geliştirme görevini üslenecek olanların önüne bırakılmıştır.

Bu yeni bilimin kurulması için çabayı Kant sonrasının parlak bir kuşak, ─Fihte, Shelling, Hölderling ve Hegel- yüklendi. Bu kuşağın her bir üyesinin yeni bilimin kuruluşuna parça, parça katkılarını bir yana koyarak diyebiliriz ki; Hegel’e kadar felsefe en genel anlamda omurgasız bir parçalar yığınıdır, ya da omurga henüz belli değildir, ya da omurga ile parçalar birbirinden ayrılmış değildir. Diyalektik kurgul yöntem ve logosun açınımı idealist felsefede sezilse bile. Felsefe parçalarının diyalektik kurgul omurga etrafında birliğe dizinimi ve organik bir bütünselliğe kavuşturulması Hegel’in felsefedeki devrimidir. Bu devrim Kant’ınki gibi daha önce Platon tarafından çoktan gerçekleştirilmiş olan Kopernik devrimi gibi sahte bir devrim değildir. Gerçekte Kant’ın devrimi, felsefenin bütününde yapılmış değil, felsefeye bir parça, bir bölüm olarak girmiş olan Locke-Hume görgücülüğünü devirme amacıyla yapılmaya çalışılmış ama devirmeye çalıştığını kendi içine alarak olduğu gibi bırakmış ve bir bakıma kendi de onun içinde kaybolmaktan kendine rağmen kurtulmuş ya da daha doğrusu Hegel tarafından kurtarılmıştır. Hegel’in dizgesel devrimi ise felsefenin bir parçasına karşı yapılmış değil, varlık ve bilginin bütününün o zamana kadarki parçacılığına ve belirlenimsizliğine karşı yapılmış bütünsel bir devrimdir. Bu devrim, logosun kendi biliminin kurulması ve bunun açınımı olarak öteki bilimlerin dizgesinin kurulmasına yol açmış, ya da yol açtığı için devrim olmuştur. Kuşkusuz bu devriminde Hegel, gerecini tüm felsefe tarihinde ve kendi önceli olarak da Kant’ta (Arı Usun Eleştirisi) bulmuştur.

Hegel bütün felsefe tarihinin oğludur. Hegel’in, logosu ve dizgesini, mantık bilimi(logos-lojik) ve bilimin dizgesini üretmeyi başarması bir son ve aynı zamanda bir başlangıçtır. O güne kadar süregelen felsefeden, bir bilim ortaya çıkarma çabasının bir sonu ve ortaya çıkan logos-lojik biliminin geliştirilmesi ve anlaşılır kılınması sürecinin ise başlangıcı.

Hegel’den sonra, bilimlerin bilimi olarak ortak bir bilim arayışının cılız da olsa varlığından söz etmek mümkündür, ama bu çaba hiçbir zaman felsefi arayışın merkezinde olmamıştır. Felsefede yeni oluşların var olana bağlanarak onu tamamlama olduğunu; Descartes’te eksik kalanın Spinoza ve Lebiniz, onlarda eksik kalanın Kant, Kant’ta eksik kalanın Hegel ile bütünlüğe doğru ilerletildiğini pek açık olarak izleyebiliriz. Bu sürekliliğin neden Hegel’in bıraktığı yerden devam etmediğini ve Hegl’den sonra felsefenin neden “mantık bilimini” dışarda bırakarak sürdüğü, dolaysı ile ortak olanın, evrenselin, niçin tekilde ─dilde, fizikte, analitikte, var oluşta vb.- arandığını araştırmalıyız. Kuşkusuz var olanın ilerletilmesi için onun anlaşılması gerekir ve eğer bu sürekliliğin kesintiye uğramasının gerekçesi hegelin anlaşılamaması ise, bu tutum Nasrettin Hocanın samanlıkta yitirdiği yüzüğünü, dışarıda gün ışığı altında araması ile aynı şeydir. Hegel’in felsefeyi getirdiği yer karanlık o zaman ben aramayı dışarda yapayım, nasıl olsa dışarısı, tekil alanlar gün ışığındalar.

Bu konu üzerinde ciddi olarak durulmalıdır. Hegel’in Mantık Biliminin anlaşılmasını baştan engelleyen şey kitabın yöntemi ile onu okumaya kalkışanın bilincinin yöntemi arasındaki uyumsuzluktur. Kitap doğal bilinçle okunursa okuyucuya anlaşılmaz ve karanlık ve giderek saçma görünecektir. Okuyucuya önce bilinç biçimini değiştir sonra oku demek de bir başka olanaksızlığı önermek olacaktır ki hemen hiç kimse doğal olarak kurgul bilince sahip değildir. Okuyucunun kitabı okuyarak bilinç biçimi değiştirmesi ise hiçte kolay değildir. Çünkü bir bilinç biçiminden bir bilinç biçimine sıçrayış, iki bilinç biçimi arasındaki çelişkiden kurtulmak çoğu zaman onlarca yıla mal olan büyük entelektüel emekler gerektirmektedir.

Hegel’in Mantık Bilimi, çalışmasının antik Yunandan sonra düşüncenin en büyük devrimi olmasına karşın, kendi büyüklüğüne uygun bir etki yaratamaması, tüm felsefî çabayı kendine döndürecek çekicilikte bir merkez haline gelememesi, yalnızca anlaşılması için yüksek bir entelektüel birikim gerektiren logosun karşısında duran (Hegel’in mantık bilimi) doğal bilincin alçak düzeyi değil, biraz da, lojik olarak ortaya çıkan yapının, bu yeni bilimin binlerce yıldır süregelen felsefî kültürün, üst üste binmiş, uç uca eklenmiş, iç içe girmiş ana kavramları arasındaki sınırların yeniden belirlenmeyip eskisi gibi bırakılması ile ilgilidir.

Bu bilimin ortaya çıkmasından önceki bölümleme; sanat, din ve felsefe biçiminde idi. Felsefe kavramı bütün tekil bilimleri kapsadığı gibi, öteki ana bölümlerle arasındaki sınır belirgin olarak ortaya koyulabilmiş değildi. Bu yarı kaotik ve dizgesiz kütleden birçok tekil bilim doğacak, felsefe ile din ve sanat arasındaki ilişkilerde sınırlar daha belirgin hale gelecek ve sonuçta varlığın ve bilgisinin kaotik kütlesinden, bütün kütleyi bütünlüğüne göre bölen ve bu bölümleye uygun birliğe geri getiren bir sistem-dizge ortaya çıkacak, ama bu yapının temellerini oluşturan ana kavramların anlam alanında ki konumlanmaları değişmeden aynı kalacak! Bu sonuç ortaya çıkanın, anlaşılmaz olarak çıkmasını zorunlu kılar. Yeni sistem-dizge, bağların yeniden oluşması ve yeni bağlar oluşması demektir. Kavram bağlarının değişmesi ise kavramların yeni ilişkilerdeki anlamlarının ortaya koyulmasını gerektirir. Bu yapılamaz ise bilimin kütlesi bulanık halini sürdürür, aradan uzun yıllar geçse de.

Bu bulanık görüntünün belki de en önemli nedeni; dizgenin kuruluşu öncesi, felsefe, mantık, metafizik kavramlarının kendi aralarındaki sınırların her birinin netliğini ortadan kaldıracak ölçüde yitmiş olması idi. O güne kadarki felsefî yazınsal kütle için felsefe mi, metafizik mi, tekil ya da tikel bir alanın felsefesi ya da mantık mı, bunların hepsi söylenebilir ya da aynı haklılıkla söylenmeyebilirdi. Hegel’e bakarsak Kantın Arı Usçalışması mantık çalışmasıdır, Kant gözünden bakılırsa Hegel’in lojik çalışması metafizik bir çalışmadır ve tabii hepsine birden felsefe demek her ikisi açısından da sakıncalı görünmez (Bu karmaşık kullanım birçok filozof için de geçerlidir). Ama bu kavramların böyle birbiri içinde özerkliklerini kaybetmiş hallerinin özensiz kullanımları pek çok sakıncasının ortaya çıkmasına yol açmaz mı?

Mantık biliminde Hegel’den bu kavramlar arasındaki karışık ilişkilerin ortadan kaldırılmış olmasını beklemek haksızlık mıdır? Mantık bilimi kitabında bu karmaşanın sürmesinin, Hegel’in devriminden beklenebilecek etkinin sönük kalmasında rolü yok mudur? Ayrıca mantık biliminin bu halinin, felsefeye ilgi duyanları, daha kolay anlaşılır ama logosun özünden uzak temaların araştırılmasına doğru ittiğini düşünemez miyiz? Kuşkusuz felsefeye ilgi duyanların, logosun ilineksel yanlarına doğru yönelmeleri ve kolayın çekiciliğine direnememeleri, logosun ortaya çıkış sürecinde içinden geçmek zorunda olduğu bulanık aşamanın suçu değil ama sonucudur. Her türlü pozitivizm, her türlü analitik ve her türlü soyut metafiziğin, bu ölçüde felsefî ilginin geniş alanlarına yayılması, mantık biliminin içine girilememesi ve zor anlaşılır olması ile de ilgilidir. Anlaşılmada zorluğun itici etkisinin yaygınlığı ve çekiciliğinin azlığı, mantık biliminin henüz bulanık halinin bu güne dek değişmeden kalması sonucunu doğurmuştur.

Nedeni ne olursa olsun mantık biliminden bu kaçış, 1850’lerden bu yana yirminci yüzyıl ve sonrasında felsefî uğraşı logosun merkezinden uzaklaştırıp, kıyıda köşedeki birçok konunun merkeze taşınmasına ve öznel düşüncelerin ürünü olmaktan öte bir anlam taşımayan bir sürü felsefe türünün ortaya çıkmasına, gerçek felsefe olarak ortaya sürümesine ve yazık ki benimsenmesine yol açmıştır. Böylece logosunun biliminin bu en gerekli bilimin yerine, öznel felsefeler doluşmuş ve nerede ise tüm alan ikinciler tarafından işgal altına alınmıştır. Bir kavramın herkese göre anlamı değişiyorsa bu kavramdan daha değersiz bir kavram olmaz ve gerçekte böyle bir kavram olmaz. Ve bütün dünya akademik felsefesi bu anlamda saçmalığın içinde yüzerken bilim yaptığını sanacak kadar kendinde habersizdir. Böyle bir çıkarım hadsizlik, ukalalık, kendini bilmezlik, saygısızlık gibi görülecektir. Ama zamansal olanın, pozitif olanın popüler baskısı altında ne kadar çok basit gerçekler yıllarca yitik kalmıştır, tinin geçmişinde bundan daha çok ne vardır? Bütün orta çağ boyunca, ya da ondan önceki çağların bilinci ne çok yalın gerçekliği boğup öldürmüştür ve bu basit gerçekliklerin dirilmesi için popüler olanın etkisinin geçmesi ne kadar çok beklenmiş ve belki de ukalalık etme çekincesi ile gerçeklik ne kadar çok ukalalara bırakılmıştır.

Bugün felsefe kavramının herkese göre farklı bir anlamı var görünüyor. Herkese göre anlamı farklı olan bir kavram olamaz, çünkü her kavramın bir varlığı temsil etmesi zorunludur ve bir varlık herkese göre başkalaşan bir varlık olamaz. Binlerce ayrı anlamı olan aynı kavram binlerce ayrı varlığı gerektirir, bu ise saçmadır.

Herkese göre anlamı farklı olan bir kavram olmaz çünkü bir kavram bir varlığa denk gelir. Herkese göre farklı olan bir varlık olama, ama bugün felsefe kavramının herkese ve disipline göre bir farklı anlamı vardır. Bu iki yargının uylaşımını aramak usdışı değimlidir, ya da ussal mıdır? Yoksa us diye bir şey yok mudur?

Hem değişmez saltık bir bilimden söz edeceğiz ─logos-lojik- ve bu bilimi felsefe olarak adlandırmaktan kaçınmayacağız, hem de bu mutlak kavramı bin bir tür öznel görüşe açık bırakacağız. Bu tutumun sonucu her şeyin ayrımlarını ortadan kaldıracak ölçüde birbirine karıştırılmasıdır.

Varlığın dizgesi kavramsal dizgeye, kavramın dizgesi varlıksal dizgeye dayanmalıdır ve dizge bilgi olarak, ikisinin birliği olmalıdır. Çünkü “Düşünce ile şeylerin düzeni ve bağıntıları aynıdır” Ya da “Ussal olan gerçektir ve gerçek olan ussal olandır”, bunun başka bir ifade ile gerçek olan vardır ve var olan gerçektir”. Hangi kavramın nerede durduğunu çıkardığımız yer varlığın ve onun eşlemi olarak düşüncenin dizgesi olmalıdır. Dizge içine girmeyen her kavramı şüphe ile karşılamak zorunludur ve bir kavramdan şüphemiz varsa ya o kavramın dizge içinde yerini göstermeli, o kavram dizge içinde zorunlu bir yeri olmamasına karşın dizgeye sokulmuşsa, onu dizgeden çıkarıp yerine yollamalı ya da boş kavramsa onu boşluğa bırakmalıdır.

Mantık biliminde ki bu sorunu daha yakından görmek için Hegel’in dizgesinin kök yapısını ele alalım ve sözünü ettiğimiz kavram kargaşasının nasıl daha orada başladığını görmeye çalışalım.

Küçük Mantık ’tan dizgeye ilişkin bölümü aktaralım.

“Böylece bilim üç bölüme ayrılır:

1- Mantık (yani lojik), kendinde ve kendi için ideanın bilimi.

2- Doğa felsefesi, başkalığı içindeki ideanın bilimi,

3- Tin felsefesi, başkalığından kendi içine geri dönen İdeanın bilimi.”

“Böylece bilim üç bölüme ayrılır” cümlesinde Türkçe bilim sözcüğünün eş anlamlı Yunancası olan Logos sözcüğünü kullanırsak cümle şu hale gelecektir. ‘Böylece logos üç bölüme ayrılır’. Çünkü üçe ayrılan bilgiden önce varlıktır, varlık logostur ve varlık olarak farklı kiplerdedir.

1- Mantık, (logos- lojik) yani bilimin bilimi. (Biz bu adı, temsil ettiği kavram olarak şimdiye kadar kullanımının nesnesine uygun olmaması nedeniyle yerine Logos-lojik öneriyoruz)

2- Logosun doğada açınımı olarak doğa bilimleri.

3- Logosun insani ve toplumsal alandaki açınımı olarak tin bilimleri.

Burada bölümlere ayrılanın bütün olması ve en evrensel olması zorunlu olduğu için ─yoksa bölünemezdi- bölünen Logostur. Logosun en evrensel ve Bir olduğu tanımından ortaya konmuştu. Logos tözdür. Kendini ortaya koyuşunda ideadır. İdea soyut logosun somut biçim kazanmış kipidir.

Şimdi bilim kavramının yerine onun orijinal Yunancasını yazalım.

İlkin Logos’ un kendinde ve kendi için hali koyulur.

Logos-lojik

Logosun tikele bölünümü aynı zamanda varlığın kip olarak ikiye bölünümüdür. Ama kendi kipinde kalmak şartı ile.

Doğada logos

Tinde logos.

Hegel bu bölümlerin tikel nesnelerinin başına “felsefe” kavramını koyar. “Tin Felsefesi” ve “Doğa Felsefesi”. Bu tam bir koyuştur, nereden çıktığı, niye buraya girdiğinin hiç bir açıklaması yoktur. Tıpkı elamanları arasında zorunlu bir bağlantı olması gereğine karşın, bir yasanın ifadesi olan bir formül içine, öteki elemanlarla ilişkisi belli olmayan bir elamanın konması ve tüm formülü bozması gibi. Bölümlemede bölünenin olması zorunludur ve bölünen logostur. Öyleye tikel olarak bölünende doğal olarak bölünenin adı ve tikelin adı olmalıdır. Çünkü içerik ikisinin birliğidir. Ve kavram içeriği temsil ediyorsa bu birliğin ifadesi zorunludur. Öyleyse felsefe kavramı bu birliğe nasıl girer. Hangi ihtiyaçtan doğar, hangi boşluğu doldurur. Logos kavramının bir eksikliği vardır da o yüzden mi felsefe kavramı onun yerine tercih edilir. Hiç birisi değil. Logos kavramının tekil ile birleşimi zeminden gelir; ama daha derin zeminde ayrıca bir de felsefe kavramı mı vardır? Bu saçmadır, çünkü saltık zemin logostur.

Sorun salt bir adlandırma sorunu değildir. Logosun alanında adlandırma ile içerik arasındaki birlik, başka alanlara göre çok daha fazla gereklidir. Çünkü adlandırmada kullanılan kavramlar içeriğe girer ve içerik kavrama göre biçimlenir, yani kavram içeriği taşımıyorsa kendi içeriğini gerçekliğe katar ve gerçekliği o ölçüde, karıştırır, bozar.

Felsefe kavramının yüzlerce tanımı vardır bu yüzden bu çok belirlenimlilik -yüzlerce tanım aslında belirlenimsizliği gösterir- sabit öğelerden kurulu bir dizgenin içine sokularak dizgeye kendi belirlenimsizlik karakterini yerleştirir. Ve nesnel olması gereken dizge, felsefe kavramı yoluyla sonsuz öznelliğe açık hale getirilir.

Hegel felsefe kavramını kendine göre tanımlar ve bu tanımda görece olan bir tanım değildir. Ancak Hegel’in felsefe kavramını tanımlarken ona yüklediği aynı içeriği logosa da yükler. Felsefe tanımına yüklediği aynı içerik bazen felsefe, bazen logos ve hatta bazen metafizik kavramına da yüklenir. Böylece felsefe kavramının Hegel’e özgü tanımının değeri kalmaz.

Burada Kullanımına bakıldığında felsefe kavramı dizgedeki bu üç bilim türünün (lojik, doğa bilimleri ve tin bilimleri) üstünde ve sanki onların çatısıymış gibi bir anlam kazanır. O zaman logosun yanında ikinci bir saltık çıkar ki, saltık özü gereği iki olamaz. Felsefe kavramı bu konuma koyulduğu zaman, bilimlerin bilimi olmalıdır ki, bu çekici özellik kavramın nesnesi sorgulandığında ki; içerik nesnededir- karşımıza bir şey çıkmaz. Çünkü felsefe kavramının nesnesi bilgi sevgisi olması dışında somut olarak gösterilmez.

Böylece felsefe kavramı dizgenin ortaya çıkmasından önce, yani Hegel’in dizgesinin ortaya çıkmasından önce logos-lojik yerine kullanılmıştır ki, bu kullanımın yersizliği dizgenin kurulumundan sonra ortaya apaçık çıkmıştır. Çünkü dizgede onun yer alabileceği ona ait açık bir yer yoktur. Öyleyse felsefe kavramının içeriğinin, Mantık bilimi ve dizgenin tamamlanma aşamasında hiç değiştirilmeden öylece bırakılması yer yer Hegel’de bile devam edebilen dizgesiz düşünmenin, ya da alışkanlıkların kendini saklama huyunun bir sonucu olsa gerek.

Felsefe kavramının anlamı açı seçik ortaya konmadan bu kavramın bilgi dünyasına yararından fazla zararı vardır. Önerimiz şudur: felsefe kavramı bilim sevgisi olan etimolojik anlamına yeniden kavuşmalıdır.

‘Tekil Bilimlerin Felsefesi’ Kavramı, Logos ile Tekil Bilimler İlişkisinin Doğasıra Uygun Değildir. (Tartışılmalı)

Bir başka dizge dışı kullanım tekil bilimlerin felsefesi kavramıdır. Dil felsefesi, hukuk felsefesi, matematik felsefesi, kavram felsefesi, insan felsefesi. Bu adlandırmalar bu kadarla sınırlı değildir. Mantıksal çıkarıma uygun olarak tekil bilimlerin felsefesi sonsuz olmalıdır, çünkü tekil bilimlerin nesnesi sonsuza doğru gider ve bilimlerin kendisi kadar onun felsefesi de ortaya çıkacaktır.

Bir bilgi, bir şeyin, bir nesnenin bilgisidir. Ve bu nesne varlık alanında bulunmalıdır ister doğa alanında ister toplumsal (tinsel) alanda olsun. Doğada ya da Tinsel varlık alanında bulunan bir nesne ayrıca bu alanların belli bir yerinde olmalıdır. Bu bilimler dizgesinde de böyledir. Tekil bilimlerin felsefesi söz konusu edildiğinde bu alan logos ile tekil bilimin nesnesi arasında olmalıdır. Logos-Lojik ile tekil bilimler arasında orta terim var mıdır? Varlık açısından bu ikisi arasında orta alan var mıdır? Böyle bir alan varsa adı nedir? Çünkü her bilim bir alanın bilimidir. Böyle bir alan varsa iki yan ile nasıl bağlıdır ve bağlanır? Varsa, bu alan Logos-Lojiğin mi, tekil bilimlerin mi alanına girer ve nereye girerse girsin o alana özgün bilim dalları ikame edilebilir mi?

Tekil bilimlerin felsefesi ne demektir. Hukuk felsefesi, din felsefesi, fizik felsefesi, tıp felsefesi. İktisat felsefesi vb. eğer her tekil nesnesinin arkasına bir felsefe adı yapıştıracaksak sonuç nereye varacaktır? Tekil bilimlerin sayısı sonsuzdur, o zaman sonsuz sayıda tekil bilimin felsefesi ortaya çıkacaktır. Bunun yaratacağı karmaşa bir yana, felsefe kavramını kullanımda esas alırsak hemen şu sonuç ortaya çıkacaktır. Birçok felsefe türü vardır ama tekil bilime uyguladığımız felsefe bunlardan hangisi olacaktır. Eğer her biri de olabilirse ki, olmalıdır, yüzlerce tüze felsefesi, yüzlerce iktisat felsefesi ve yüzlerce sosyoloji felsefesi olacaktır. Bu çokluluk altında gerçeğin, yani bilimin, yani yasanın elde edilmesi mümkün müdür?

Evrensel olan logos, tekil olan herhangi bir bilim nesnesi dersek; Evrenselden kopma olarak tekilin evrensel ile ayrımını ifade ederken, ayrım momentini evrenselin kendisi ile mi tanımlayacağız, yoksa tekilin kendisi ile mi? Yani sosyoloji felsefesi mi diyeceğiz, yoksa felsefenin sosyolojisi mi? Ya da daha tam ifade ile Sosyo-loji mi, yoksa Loji-sosyo mu? Ya da evrensel olan mı özne olacak yoksa tikel veya tekil olan mı?

Tekil bir nesnenin evrenselden ayrımında, tekil nesne evrenseli taşıdığı için o tekil nesnenin adının yanına evrenseli de yerleştirme, yani tekil ve evrenselin birliğini oluşta, daha baştan var kabul eden ve tekili özne olarak koyan adlandırma gerçekliğin eksiksiz ifadesidir. Çünkü evrensel olan yani logos, tekilde edimsel olarak vardır. Biyo-loji, Sosyo-lojiv.b. Ancak kendinde evrenselde, yani soyut bilimde, yani logos-lojikte, yani mantıkta, tekil bilim nesnesi ya da kavramı edimsel olarak kapsanmaz, çünkü bu bilim soyuttur. Ama edimselleşmelidir ve edimselleşmesi ancak tekil bir nesne dolayımı ile olur. Âmâ şimdi tekil nesne tekil bir bilimin konusudur. Tekil, logos-lojikte potansiyel olarak kapsanır denilebilir ki, potansiyel olan edimsel değildir ve edimsel olmayan şeyin bilimi olmaz. Ama o zaman tekilin felsefesi nereden ortaya çıkıyor. Tekilin kendisinde zaten evrensel var ve bu varlık tekile eklenmiş logos kavramı ile ifade edilmiştir. Ve bu yüzden örneğin tekil bilim nesnesi olarak Biyo’nun kendisi lojiğini de kendi içinde taşıyordur.

Tekil bilimlerin felsefesi uygulamasının amacı iki alanı birbirine doğasına uygun bir biçimde bağlama olmalıdır. Oysa tekil bilimlerin felsefesi soyut kalır ve tekil bilimlerin uygulayıcılarının umurunda bile değildir. Böylece lojiksiz bilim yapılır, yani mantıksız bilim.

Oysa durum tersine çevrilir, iki yan yer değiştirirse, tekil bilimlerin felsefesi yerine, “logosun tekil bilimleri” ortaya çıkar ki, o zaman her bilim kendi nesnesini logosun bir açılımı olarak kavrar. Bu biçim de özne yerine logos, nesne yerine tekil olan geçer ki, tam da incelenen ya da biliminin konusu olan şey şey kavramına uygun bir biçimde anlatılmış olur. Çünkü her bilim dalında özne logos nesne tekil olan şeydir, çünkü tekil olana da kalıcı olan, edimsel olan logostur

Bu tekil bilimlerin felsefesi adlandırmasının kullanılması, dizgenin henüz oluş aşamasında kavramların yerlerinin zorunluluklarına göre kurulamadığı ve henüz dizgenin netleştirilemediği durumların doğal sonuçları olarak görülmeli ve tartışılmalıdır.

Bütün klasik felsefe tarihi son-uçta, Logosun Lojiğinin oluşumundaki ilerlemenin tarihi ve aynı zamanda bütün felsefe tarihi logos lojiğin dönemsel gerilemelerinin tarihidir. Bu diyalektik kurgul ilişkide ileri atılımlar kısa dönemlere sığarken, gerilemeler çok uzun dönemlere yayılır. İçinde bulunduğumuz gerileme dönemi daha ne kadar sürecektir, bilemiyoruz, ama sürdüğünü biliyoruz. Son yüz elli yıldır felsefî çaba kendi merkezinden koparak, kendi sınırlarının dışına genleşerek iskeletsiz bir gereç yığını üretmekten ve bu yığının içinde kendi ana ereğini de yitirmekten öte gidememiştir. Erek, logosun lojiğini üretmektir ve Hegel’den sonra felsefî uğraş hemen, hemen hiçbir zaman bu ereğin merkezinde eğleşememiştir. Ve bu anlamı ile Logos’tan kaçış, ya da uzaklaşma süreci olmuştur. Nedeni ise ister anlaşılmaz olandan kaçma ve kolay olana ilgi olsun, ister doğal bilinç biçiminin kendi eriminin kısıtlılığı olsun, 1850’lerden sonra bütün tinsel evreni kapsamış olan görgücülük, varoluşçuluk, pozitivizm, analitikçilik, Postmodernizm vb. adeta kendini logosa karşı konumlandırmıştır. Bu akımlıların felsefi merkezin üretimleri merkezden çepere kaçtıkça Son-uçta gerçekliği açığa çıkarma çabası olan felsefe, merkezden dışarı doğru kaçtıkça üretimi nesnel olarak gerçeklikten kaçma ya da gerçekliğin üstünü örtme çabasına dönmüş gibidir.

Logosun biliminin bizim için olmasını beklemeye devam mı edeceğiz, yoksa onu bizim için yapmak mirasını yerine getirmek için ileri mi atılacağız?

Not: Homologos sözcügü, biyolojide kullanılan homolog kromozom ile karıştırılmamalıdır. Homo Logos terimini Samuel Beckett gerçek hayatta asla var olamayacak roman kahramanları için kullanmaktadır. Bu kişiler özgündür ve gerçekliği ancak romancının kendi zihnindedir. Bu yazı bağlamında ise homologos sözcüğü; özü logostan oluşan insan, insanileşmiş logos ya da tasavvuftaki anlamı ile tamamıyla kelamı giyinmiş kişi olarak kullanılmaktadır.

Bu yazıda, logos-lojik kavramı logosun bilimi olarak kullanılmakta ve önerilmektedir. Bu anlamı ile bu kavram Hegel’in mantık bilimi diye bildiğimiz eserden, ya da aynı tür içerikten başka karşılığı içermez. Türkçede mantık kavramının yerine önerilmemiştir. Türkçede ya da başka dillerde mantık kavramı çeşitliliği içerir ve anlatır, çeşitli mantık türleri vardır, ama logosun mantığı tektir ve tek olmalıdır, kendinde logosun mantığını ötekilerden ayırmak için başka bir kavram zorunludur. Çünkü kendinde logos vardır ve varsa kendi öz bilimi ve bu bilimin kendi kavramsallığına uygun adı olmalıdır. Logos-lojik sözcüğü logosun bilinç kipi için kullanılmıştır.

 


Dipnotlar:

[1]Immanuel Kant, Prolegomena, s 3

[2] Immanuel Kant, Prolegomena, s 138

[3]M. Aurelius, Kendime Düşünceler, s 67