Büyük Özlem Üzerine

Sayı 47 - Nisan 2014

Ey ruhum, sana “bir zamanlar” ve “eskiden” dercesine “bugün” demeyi öğrettim ve bir de dansını tüm Burada, Şurada ve Oradakilerin üzerine etmeyi.

Ey ruhum, seni tüm köşelerden kurtardım, tozu, örümcekleri, bulanık ışıkları üstünden aldım.

Ey ruhum, seni küçük utançtan ve köşede kalmış erdemden temizledim ve güneşin gözleri önünde çıplak durmaya razı ettim.

Adı “tin” olan fırtınayla, dalgalanıp kabaran denizine estim; bütün bulutları üfleyip kovdum, adı “günah” olan o boğucuyu kendi ellerimle boğdum.

Ey ruhum, ben sana fırtınanın dediği gibi Hayır ve apaçık gökyüzünün Evet dediği gibi Evet deme hakkını verdim: sen ışık gibi dingin durmaktasın ve şimdi inkâr eden fırtınaların arasından geçmektesin.

Ey ruhum, sana yaratılmış ve yaratılmamış olan üzerindeki özgürlüğü geri verdim: ve kim, gelecekte olacakların şehvetini senin bildiğin kadar bilebilir?

Ey ruhum, sana aşağılamayı öğrettim, hani o tahtakurdu gibi gelmeyen, büyük, sevecen aşağılamayı; o ki, en çok aşağıladığı yerde en çok sevendir.

Ey ruhum, sana ikna etmeyi öğrettim ki, sen de kendini nedenler konusunda ikna edebilesin: denizi bile yükselmesi için ikna eden güneş gibi.

Ey ruhum, ben senden her türlü boyun eğişi, diz çöküşü ve efendim demeyi geri aldım; seni kendim “sıkıntının dönüm noktası” ve “yazgı” diye adlandırdım.

Ey ruhum, sana yeni adlar ve renkli oyuncaklar verdim, seni “yazgı” diye, “kapsayanların kapsayanı” diye adlandırdım.

Ey ruhum, içsin diye tüm bilgelikleri, tüm yeni şarapları ve ayrıca bilgeliğin düşünülmeyecek kadar eski tüm kuvvetli şaraplarını senin yer krallığına verdim.

Ey ruhum, her güneşi senin üzerine akıttım ve her geceyi ve her suskunluğu ve her özlemi: – şimdi içimde bir asma gibi dallanıp budaklanmaktasın.

Ey ruhum, şimdi dolgunlaşan memeleriyle ve sık, boz-altın üzüm salkımlarıyla, olağanüstü zengin ve yüklü bir asma gibi durmaktasın:-

– mutluluğunla yoğunlaşmış ve ezilmiş, fazlalıktan ötürü bekleyerek ve beklediğin için utangaç.

Ey ruhum, şimdi artık hiçbir yerde daha çok seven, daha çok kapsayan ve daha kapsamlı bir ruh yok! Gelecek ve geçmiş, birbirine sende olduğundan daha çok nerede yakınlaşabilirdi?

Ey ruhum, sana her şeyi verdim ve tüm ellerim sende boşaldı: – Peki ya şimdi? Şimdi bana gülümseyerek ve hüzün dolu, şöyle demektesin: “Hangimizin teşekkür etmesi gerekiyor? –

– Alan aldığı için verenin teşekkür etmesi gerekmez mi? Armağan etmek bir ihtiyaç değil midir? Almak – merhamet etmek değil midir? –

Ey ruhum, anlıyorum hüznündeki gülümsemeyi: senin olağanüstü zenginliğin şimdi özlem dolu ellerini uzatmakta!

Doluluğun kükreyen denizlerden öteye bakıyor, arıyor ve bekliyor: aşırı doluluğun özlemi bakmakta senin gözlerinin gülümseyen göğünden!

Ve gerçekten de, ey ruhum! Kim gülümsemeni görüp gözyaşları içinde eriyip gitmez ki? Melekler bile erir gözyaşları içinde, senin gülümsemendeki üstün-iyilik yüzünden.

Senin iyiliğin ve üstün-iyiliğindir ağlamak ve yakınmak istemeyen: ama yine de ey ruhum, gülümsemen gözyaşlarının, titreyen dudakların da hıçkırıkların özlemini çekmekte.

“Her ağlayış bir yakınma değil midir? Ve her yakınma da bir suçlama?” böyle konuştun kendinle ve bu yüzden, ey ruhum, acını dökmektense gülümsemeyi yeğlemektesin.

– doluluğundan duyduğun tüm acıyı ve asmanın bağcı ile bağcı bıçağına duyduğu tüm o tutkuyu bir gözyaşı seli halinde akıtmaktansa!

Ama ağlamak istemezsen eğer, erguvan rengi hüznünden gözyaşlarıyla kurtulmak istemezsen, o zaman şarkı söylemek zorunda kalacaksın, ey ruhum! – Bak, ben de gülümsemekteyim sana şu kehanette bulunurken:

– kükreyen bir şarkıyla şarkı söylemek, ta ki bütün denizler dinginleşene ve senin özlemine kulak verene kadar, –

-ta ki, dingin ve özlem içindeki denizlerin üstünde sandal, bütün iyilerin ve kötülerin altının çevresinde sıçradıkları altın bir mucize gibi dalgalanana kadar:-

– aynı zamanda da çok sayıda irili ufaklı hayvan ve menekşe mavisi patikalarda koşabilecek hafif, mucizevi ayakları olan her şey, –

– altın mucizeye, gönüllü sandala ve onun efendisine doğru: efendi ise elmas bağcı bıçağıyla beklemekte olan bağcıdır, –

– senin büyük kurtarıcın, ey ruhum, adsız olan – geleceğin şarkılarına önce adlar bulmak! Ve gerçekten de nefesin daha şimdiden geleceğin şarkılarının güzel kokusunu taşımakta, –

– daha şimdiden kor gibisin ve düşler kurmaktasın, daha şimdiden büyük bir susamışlıkla bütün derin ve yankılı teselli kuyularından içmektesin, hüznün, daha şimdiden geleceğin şarkılarının mutluluğunda dinlenmekte!

Ey ruhum, şimdi sana her şeyi ve elimde son kalanı da veriyorum ve bütün ellerim sende boşaldı: – senin şarkı söylemeni istemem, bak gör ki, bu, son elimde kalandı!

Senin şarkı söylemeni istedim, konuş şimdi, konuş: şimdi hangimizin teşekkür etmesi gerekiyor? – Ama en iyisi: şarkı söyle bana, şarkı söyle, ey ruhum!

Ve bırak da teşekkür eden ben olayım!

Böyle buyurdu Zerdüşt.